Volta

|

Bu duvarlar, nice uykuda güneş buğusu. Hayal! Nice uykusuz serabın dövüldüğü yer. Gel dokun onlara. Ertelenen sabah seslerine, toprağın kokusuna, önünde açan bahara

hapishane Çarşamba sonrası bir perşembe ilk defa havalandırmaya çıktı. Dikdörtgen alana açılan kapının sol tarafı. Dar. Duvar. Resim. Elinde silah, kadın camdan bağırıyordu. “varsa cesaretiniz gelin” Hemen karşısındaki uzun duvar. Çıplak. Sağ taraftaki dar duvara, dağ üzerinde halay çeken insanlar resmedilmişti. Kapının olduğu geniş duvar çıplak. Başını yukarıya kaldırdı. Gökyüzü. Taş sessizliğinde çıkmaz sokak. Havasız.

Seksek oynuyordu üçü, ikisi ip atlıyordu, dördü yakan top, ikisi hararetli konuşuyor, diğeri onları dinliyordu. Üçü leğendeki battaniyeleri ayaklarıyla çiğniyorlardı. Biri çömelmiş köşede kitap okuyordu.  İkişerli halde altısı sohbet ederek yürüyorlardı. Yüzleri bazen bir çivinin ucu gibi sivri. Sert. Bazen salıncakta ayaklarını havaya kaldırıp daha yukarı diyen bir çocuk gibi. Neşeli. Gecekondu sokağına benziyordu kadınlar. Her biri bahçesinde meyve ağacı olan, bereketli birer evdi.

Bir gülüşle açıldı gün. Yere çömelmiş kitap okuyan Zeynep, kapının eşiğinde bekleyen Eda’yı fark ettiğinde doğruldu yerinden.  Önünden geçenleri bekledi. Kanundur söze girersin ama yürüyenin önüne geçmezsin. Hoş geldin, girsene dedi tebessümle. Aslında hapishanede birini içeriye davet etmek kahkahayı hak ediyordu. Eda’nın gözbebeklerine Zeynep yerleşmişti ama yüzüne bir ifade oturmamıştı. Zeynep, elini kavrayıp çekti içeriye Edayı. Yeni doğmuş ceylan nasıl ilk defa ayaklarının üzerinde durmaya çalışıyorsa öyle duruyordu Eda. Titrek.

Bu duvarlar, nice uykuda güneş buğusu. Hayal! Nice uykusuz serabın dövüldüğü yer. Gel dokun onlara. Ertelenen sabah seslerine, toprağın kokusuna, önünde açan bahara, hamalların sırtına, bağışlanan gözlere, kapattığında gözlerini beliren düşlere, dokun. Zeynep, kapıdan bir adım attırdığı Eda’yı yine kapının olduğu uzun duvara dokundurttu.  Bak; yine de doğrulanmaktadır döşeğin düşü, kavrulan beden hayaldir. Etle tırnağı ayıranın aynası, hapishane. Hiç gölge yok, bu yüzden saçımızı uzatıyoruz. Ormanımızı da gölgesini de ötüşen kuşları da saçlarımızda taşıyoruz. Dokun saçlarıma. İnce uzun ömrüme. Anne ağıdı, kardeş vedalaşması, yoldaş acısı. Hepsi bu ormanın içinde.  Gel bak onlara, elini uzat,  dünyanın en güzel manzarasına. Dokun. Gülen kadınlarımıza. Yoldaşlarına.

Sırayla hepsi hoş geldin dedi. İsme isim, tene ten. Üstlerinde başlarında bir şey varmış da Eda’nın gövdesine emanet eder gibi sıkıca sarılıyorlardı. “Kucağında bir düş uykusu büyüyecek, iyi bak göğsüne” diyerek en son Zeynep sarıldı. Ben Zeynep. Yeşil yeleğinin cebinden bir toka çıkarıp cılız elleriyle Eda’ya uzattı. Hediye.  Kısa saçlarını yandan sıkıca arkaya gerip tokayı geçirdi. İnce dudakları gülümsedi. Serçe kadar göğsüne derin bir nefes çekti. Kelebek kanatları kadar hafif ellerini yuvarlak yüzüne sürdü. Başlıyorum!

Zeynep ona bisiklete binmeyi öğretiyor o da sanki bisiklete binmeyi öğreniyormuş gibi hissetti, bıraksa düşecekmiş gibi.

“Duvar tarafında sen yürü. Yürüme işi ayakla yapılmaz, ayaklar seni adı üzerinde ayakta tutar. Yürümek akılla yapılır. Denge! İpte yürüyen cambaz gibi olacaksın. Ayağının ucuna değil, ileriye bakacaksın. Nereye yürümen gerektiğini bileceksin. Yol, omuzlarının büyüklüğü kadar geniş. Omuzlarına ne kadar yük binerse o kadar sağlam basacaksın. İlk kural kimsenin voltası kesilmez. Hangi masaldı yollarını kaybetmemek için ekmek kırıntısı döküyorlardı, sonra ekmek kırıntısını kargalar yiyor filan yolu kaybediyorlar, masalda ki gibi gittiğin yoldan geri döneceksin, kimsenin kırıntısına el uzatmayacaksın. Yolunu kaybedersen, dengen şaştı mı, zılgıtı yersin. Artık o gün, gün boyu çay mı demlersin, bulaşık mı yıkarsın bilmem.” Eda voltanın başından beri duvara sürdüğü elini çekti. Dalından düşüp yüzünün ortasına iliklenen zeytin siyahı gözleri parladı. Dudaklarında gürledi gök, ince bir yağmur gibi sesiyle konuşmaya başladığında, doyamadı Zeynep. “Senin ağzının içinde bir Arp var. Ne hoş sesin. Benimki maşallah cinayet aleti. Burada herkes sesime karşı sigortalı. Koğuşa dönerken türkü söylersin.” Asma dalı gibi büktü ince boynunu. “Söylerim.” Bir an sessizlik. Zeynep bu sessizliği tanır. Soru sessizliği. “Sor.” Eda, içinden her şeyi de biliyor diye geçirdi, sonra başladı sormaya.

– Kaç yıldır buradasın
– Beş yıl
– Ne kadar daha yatacaksın
– Ömrüm yettiğince. Güldü
– Kaç adım burası
– Adımlarını sayma, çabuk biter diye olduğundan büyük atma. Karşında duvar olduğunu düşünürsen erken yorulursun. Volta atarken, aklını hür bırak. Kör biri için karanlık yoktur. Hayatının sonuna kadar ufacık bir ışık sızısı için gözlerini açıyor. Her sabah gözlerini açan biri hepimiz kadar hatta hepimizden fazlasını göreceğine inandığı için uyanır. Körler hep uykuda olabilir mi? O da bilmez mi güneşin ona da vurduğunu. Şairin de dediği gibi “O duvar duvarınız vız gelir.”

Adımlarını küçülttü. Kalbi göğüs kafesinin içine iyice kuruldu. Aklı dinginleşti. Ayağını soğuk betona ayağına tam olan ayakkabı gibi yerleştirdi. Başını eğip, içinden güzel oldular, rahatmış diye geçirdi. Doğrulur gibi oldu dizleri. Zeynep uzun saçlarını topladığı lastiği biraz daha sıkılaştırdı. Saçları gerilince keskin bir çığlığa benzeyen yüzü belirginleşti. İri elmacık kemikleri yüzünü koruyan iki kalkanlı askere benziyordu. Yüzü uzun. Dik. Sert dağ yamacı gibi. Kınından bir bakış çıkardı, Eda’nın yavaşlayan adımlarına. “Kanlı canlı yürüyeceksin, seni takip eden birine bilinmez bir yerin haritasını bırakır gibi. Durabilirsin, ayakların da derman kalmaz, uzayan yola dönüp bakabilirsin, geri dönmeyeceksin. Seni tanıyan yolda tanıyacak, gören elleriyle, dokunan gözleriyle bilecekler. İnsan burada dışarıdakinden daha çok yürüyor. Hapishanede yol daha uzun. Çünkü düşman hep burada, göğüs göğüsesindir. Havalandırmanın betonu, topraktan daha iyi iz tutar. Bu izler seni takip ediyor. Sen bu izlerle senden sonrasını takip edeceksin.” Eda, başını hafifçe geri çevirip göz ucuyla berisine baktı. Tam o esnada elinin üzerine bir tokat indi.

– Önce tırnaklarını yemeyi bırakmalısın. Burada en çok ihtiyacın olan şey kadın, tüm bu özelliklerini koruyacaksın. Her bir yerinden yeni Eda çıkaracaksın. Tırnaklarınla övüneceksin. Saçlarına evinin bahçesinde kurulmuş gül bahçesi gibi davranacaksın. İnsanın sindirim sistemi yanağında başlar. Tokat. Sonra ağzında. Sıkılı dişler. Soluk borundan inerken aşağıya, jilet gibi kesen. Onur. Midene yerleşen. Yumruk. Kadınların mahrem yeri saçlarıdır. Namus iki bacak arasında değil, iki dudak arasındadır.
Nereye varacağı Zeynep’in kafasında belli olan konuşma, komin nöbetçisinin yemek hazır demesiyle bölündü. Eda kapıya doğru yöneldiğinde bileğinde Zeynep’in elini hissetti, “ Bekle volta bitsin. Hem kapıya kadar bir türkü söyle.” Sonra havalandırmaya bağırıp “Eda yemek müziği yapacak bize” diye seslendi.
Eda;
“karşıda görünen ne güzel yayla
bir dem süremedim giderim böyle
ala gözlü pirim sen himmet eyle
ben de bu yayladan şah’a giderim

«Defter»

Havalandırma

 

 



Yorum yok

Ekleyin