Uzaktaki

Sevtap Ayyıldız |

Sarıldım, birlikte ağladık. Aynı şeyleri hissetmem imkânsız, şimdi onun yanında ona sarılan, aynı acıları yaşamış bir kadın olsaydı dedim içimden

mardinPencereden baktığımda Mezopotamya Ovası’nı gördüm.

“Su savaşları çıktığında burası çok değerlenecek, bu toprakları ele geçiren tüm dünyaya hâkim olacak” dedi omzuma sarılıp. Topraklarını ne çok seviyor. Otelin konumundan dolayı benim gördüğüm, uçak yükselirken aşağılarda kalan manzara gibiydi; kare, dikdörtgen, yamuk şeklinde sarı ya da yeşil tarlalar. Dediği gibi bu topraklar önemliydi, tarih dersinden de bir şeyler hatırlıyordum ama o topraklarla yüz yüze gelmek bende yüce bir duygu uyandırmamıştı. Aynı yerlere farklı anlamlar katarak- ya da katmadan- baktık. Açık pencereden içeri giren küçük böcekler fazlasıyla ilgimi çekmişti; ısırır mıydı, neden tel takılı değildi, pencerelerde perde niyetine asılı desenli kilimler neden tozluydu, nasıl bir turistik oteldi bu?

“Gece tekrar bakarız manzaraya, belki o zaman hayran olursun?” dedi düşüncelerimi böldüğünü fark etmeden.

“Ben bu kente hayran olmak için gelmedim” dedim sıkıntılı bir sesle. Öyle ya denizimden yüzlerce kilometre uzaktaydım. “Neden geldin, benim için mi?” Gözleriyle gülüyordu. Onu gücendirmek istemedim. “Mademki geldim, beni gezdirmeyecek misin?”

O akşam daracık sokaklarında gezdik şehrin, el ele yürüdük yeni yetme âşıklar gibi biraz şaşkın biraz dağınık. Gümüşçü dükkânlarının birinde telkari işi Eiffel kulesi vardı; “Ne bu şimdi, bizim kültürümüzde Eiffel kulesi mi var?”dedi tüm gelenekselliğiyle. “İllaki kültürümüzde olması mı gerek, ne güzel yapmış adam.” Muhalefet olmazsam olmaz. “Beğendiysen alayım?” “İstemem, sağ ol.” Elini sıktım acısın diye. Bu defa o beni kolumdan çekti, dükkâna girdik, mavi taşlı bir yüzük denedim. “Yakıştı” dedi ama istemedim. Eli boş çıktık dükkândan. “Bu gece burada yaşanıp bitmeli, hiçbir hatırası kalmamalı” dedim. Üzüldüğünü belli etmeden sahte bir sevinçle, “Masrafsız bir kadınsın” dedi. Merdivenlerden çıktık, eski evlerin bir örnek kardeşliğini, abbaraları, şehrin tarihini bana göstermek istiyordu, bense ekmek, peynir ve şarabımızı alıp odamıza çıkalım diye mızmızlanıyordum. Avlulardan burnuma gelen közlenmiş patlıcan kokusuna çocuk sesleri karışıyor, yaşamın doludizgin geçtiği bu yerler içimi acıtıyordu.

Çıktığımız merdivenleri bu kez ben önde o arkada indik. Ana caddeyi geçip şehrin yeni bölümünde boş bir restorana girdik, saat epey ilerlemişti, nedense ona öfkeliydim, yöresel bir şeyler yeme ısrarına aldırmadan kaşarlı pide istedim. O da bana uydu, oysa et yemezse karnının doymayacağını biliyordum. Pidemi balkondan bizi seyreden yavru bir kediyle paylaştım. Kedileri sevdiğimi bilmiyormuş. Ömrü hayatında bir defacık bile kucağına kedi almayan ben, o anda, o sarı yavruyu kendime daha yakın hissettim. Neydi içime öfkeyi salan, beni huysuzlaştıran şey? Suskunluğuma bir şal gibi sarınıp serin geceyi dinlerken şehre geldiğim ilk andan itibaren olanları düşündüm, bir söz, bir bakış, ne? Yok, kötü olan bir şey yok. O, medet umarcasına gözlerime ulaşmaya çalışıyor, bense kediyle, pideyle, masanın örtüsüyle meşgul, oralı olmuyorum. Yeni yapılan iş merkezlerini, üniversiteyi kesik, kopuk cümlelerle inşa ediyor, yükselen yapılara bakmıyorum bile. Çayımızı da  sıkıntı bulutu içinde içtik. Bu gece böyle mi olmalıydı?

Gecenin ilerleyen saatlerinde kapanmak üzere olan bir şarap evinde Süryani şarabı içtik, karışık bir oğlanın sunumuyla. Karışık kelimesini o kullanmıştı, siyah parlak saçlarını atkuyruğu yapmış, dolgun dudaklı, dili peltek, tombul garsonu görünce. Kavga etmenin tam sırasıydı, insanlara bu şekilde yakıştırmalarda bulunamazdı, içimden başladığım cümleyi dile getiremedim. Üzerimdeki neyin yorgunluğuysa sustum. İki şişe şarabı bakır kâselerde son hızla içtik. Kapatmak zorundaydılar ve biz de nihayet otele gidecektik.

Otelin bahçesindeydik şimdi, bu defa ben odaya çıkmak istemedim. Bahçe duvarına oturup bacaklarımızı sarkıtarak şehri seyrettik. Şehir ayaklarımızın altında uzanıyor, kıpır kıpır ışık demetleri sonsuzluğu çağrıştıran bir gösteri sunuyordu. Benimse başım dönüyordu. Bu şehir zamanda yolculuk yaptırmak istiyordu besbelli ama ben o an her şeye gönülsüzdüm. Öyle zamanlar vardır ya, yaşam koskoca bir boşluktan ibarettir, içinde hiçbir anlam barındırmaz. İşte o anlarda gözün karadır, her şeyi yapabilirsin, ölebilirsin mesela. Yanındakinin elini tutup gecenin üzerine atlayalım dersin, o gidelim dese, nereye diye sormazsın. Ölüm dediğin nedir ki, elini tut ve atla. Karanlık kucaklar seni. Çaresiz bir anne gibi, ölüme bebeğiyle giden bir anne gibi ben de nedense yanı başımda, sımsıkı elimi tutan adamla gitmek istedim ölüme. Üşüyordum ve başım dönüyordu. Sarhoş değildim, sarhoş olabilmeyi isterdim, sarhoşlar düşünebilir mi? Düşünmek istemiyordum, elimde değildi; benim burada, onun yanında ne işim vardı?

Bir ağustos gecesinde Mezopotamya almıştı beni içine, geçmişim yoktu, belki geleceğim de. Sev beni dedi, seviyorum dedim. O ne dese ben öyleydim, biliyorum az sonra ağlayacaktım. Ağlarsam çözülecektim, çözülürsem daha bir insan olacaktım. Ona sokuldum, kokusunu duymaya ihtiyacım vardı. Başımı göğsüne yasladım, ilk defa bu denli yakın oluyordum ona. Susuyorduk. Aynı yöne bakıyorduk. Dünya umurumuzda değildi, ne onun ne de benim kimliğim vardı. Ne onlar ne de askerler dağlarda ölüyordu, biz vardık, salt insandık. Sev diyordu, seviyordum. O coşkuyla aynı anda kaç kişiyi severdim bilmem. Taze şaraptan değildi başımın dönmesi, coğrafya çarpmıştı beni. Bir yanda bereketli topraklar, bir yanda üst üste duran eski taş binalar. Yüzyıllar öncesine ışınlanmıştık, saf sevgi vardı, boyasız duvarlardan akıyor ve bizim gönlümüze doluyordu. İmbikten akar gibi damla damla çoğalıyordu.

“Burada kalalım, herkesten kaçalım.” Yüzüne baktım dalga geçmiyordu, yine de güldüm. “Ütopyalara merak saldın galiba” dedim olacak şey değil diyen iç sesime uyarak. “Sen bir tamam de, gör o zaman ütopyayı.” Ah benim kara bıyıklı, hayalperest sevdiğim, ne güzel konuşursun sen. Düşün ki burada kaldık, geride bıraktıklarımız birer gölge olarak aramıza girmeyecek mi? Geçmişini bir çırpıda unutabilir mi insan? Şimdi sana sorsam her şeye yeniden başlayabilirim dersin, ya yarın, ya ertesi gün? “Boş ver” dedim aldırmazmış gibi, “geceye bırakalım kendimizi.”

Sabah erkenden uyandım, uyuyordu, tekrar uyumaya çalıştım, sıcaktı, uyuyamadım. Sonra sıkıldım, omzundan ısırarak uyandırdım onu. Gözlerini açmadan sarıldı bana, sımsıkı sardı.

Aynı ülkenin ayrı anadiline sahip, yolları nasılsa çakışmış iki yalnız insanıydık. Yaşamaktan yorulmuştum, nefes almak bile angaryaydı, tekrarları seyretmekten bunalmış, kendimden bıkmıştım ki onu tanıdım. Belki bu denli ümitsiz olmasam dönüp adını dahi sormazdım. Önyargılıydım, okuduklarımdan, belki de onlar hakkında konuşulanlardan etkilendim, bilmiyorum. Şimdi ise yanımda uzanıyordu. Düşüncelerimden sıyrılıp konuşmasına döndüm. Teyze, amca çocuklarından, dağa çıkıp yiten hayatlardan bahsediyordu. Yaşıtıydılar, o okurken onlar okullarını yarım bırakıp gitmişlerdi. O kalmıştı, yaşıyordu. Şimdi her köye gidişinde onların anneleri, ablaları dağa çıkanların yerine onu koyup öpüyor, sarılıyor, evlatlarının kokusunu arıyorlardı. Düğün ya da cenaze olmadıkça köye gitmiyormuş, yaşasalardı aynı yaşta olacaktınız diyen teyzesinin, yengesinin dinmeyen ağıtını duymamak için. Anlatırken ağladı, şaşırdım, onun gibi paranın gücüne sahip bir erkek nasıl gerçek gözyaşlarını gösterir? Beni etkilemeye çalışmıyordu, kendiliğinden usul usul akıyordu yaşlar. Sarıldım, birlikte ağladık. Aynı şeyleri hissetmem imkânsız, şimdi onun yanında ona sarılan, aynı acıları yaşamış bir kadın olsaydı dedim içimden, ben ne çok uzağım. Konuştukça rahatlıyordu; teyzesinin oğlunu en son gördüğünde acelesi varmış, benzinlikte karşılaşmışlar, telaşlıymış, görüşürüz demiş, o gece gitmiş. Bir kez haberini almışlar; bir bacağını kaybetmiş, bir daha ne haberi ne de kendi gelmiş.

“Gitme” dedi, sen de gitme.

Dönerken uçakta hiçbir şey düşünmüyordum, yine bir boşluk. Elime iğne batırsam acımazdı, hislerim beni terk etmişti. Sevmeye gücüm yoktu. Taksiye bindiğimde cep telefonumu açtım, hemen mesajı geldi: “Gitti, canımın cananı.” Türkü dinliyor ve beni düşünüyor, dedim içimden.yazisonuikonu



Yorum yok

Ekleyin