«Uzakların cevizi»

Ümran Düşünsel |

Aynı cümleyi yüzlerce kez duymuşluğun bezginliğiyle yüzlerce kez verdiği cevabı vermedi bu defa. Başka cevap da vermedi.

kafestekuş

CEVİZ (1)

Baş aşağı duran, beyaz, dantel desenli kâğıda sarılmış kırmızı gülleri gördü ilk olarak sol gözünü araladığında. Zorladı ama daha fazla açılmadı. Başını yukarıya kaldırıp baktığında gördü gülleri dişlerinin arasına sıkıştırmış olan eli. Dişlerini sıkarak konuşmaya başladı El.

“Anestezinin etkisiyle saçmalamadın değil mi?”

“Yok,” dedi güçlükle. “Merdivenlerden düştüm ya… Gözlüğümün camı kırılmış düşünce…O battı sanırım gözümün kıyısına…”

El rahatladı ve gevşedi. Güller de esaretten kurtulmuşçasına doğruldular, başlarını dimdik yukarı kaldırdılar. El’in dişlerinin arasından yatağın üzerine bıraktığı güllere hastane kokusu sinmişti yine.

Uyudu.

*

“Kolu sıkılarak sarsıldığı zaman ilk defa korkarak, çığlık atarak uyanmadığını fark etti ve   yatakta doğrulup oturdu. Adam, başıyla, “gel” diye işaret edip çıktı odadan. Terliklerini ararken gözü gardıroba ilişince aniden rüya gördüğünü hatırladı.

Gardırop… Evet ya, gardırobun üzerindeydi kesik el. Baştan kesik olduğunu anlamamıştı, biri var sanmıştı orada. El, bir süre parmaklarını kapağa ritmik hareketlerle vurduktan sonra aniden uçtu ve yatağın ortasına kondu. O zaman gördü ama kesikte kan falan yoktu, düzgün şekilde deriyle kaplıydı. Sanki öyle doğmuş gibiydi ve parmakları ayak gibi kullanarak yaklaşmaya başladı. Göğsüne ulaştığında boynunu işaret ve baş parmağıyla tuttu, sıktı. Bıraktı, yeniden, tüm parmaklarıyla daha sıkı kavradı. Hiçbir şey yapamıyor, korkuyla izliyordu. Bağırmaya başladı ama sesini kendisi bile duymuyordu. İki eliyle birden boğazını sıkan ele yapıştı sonra. İşaret ve başparmaklarından kavrayıp ters yöne doğru kıvırmayı başardığında diğer parmaklar gevşedi, boynunu bıraktı. O ara Nazlıcan çıkageldi. Oysa odanın kapısı kapalıydı. Böcek görmüşçesine dişlerini birbirine vurdu önce, sonra aniden elinden eli kaptı, açık olan balkon kapısından çıkıp geceye daldı.

Terliklerini giyip herşeyi göze almışlığın rahatlığıyla odadan çıkıp salona girdi.

“Geç otur, ayakta durma.”

“İyi böyle.”

Televizyonu kapattı… Şişeye uzandı, kapağını açtı ama vazgeçip kapattı yine… Sehpanın üzerine dökülen külleri sıvazlayarak kül tablasına döktü… Yapacak şey kalmamış olmalıydı ki parmaklarını birbirine geçirdiği ellerini dizlerinin arasına sokup, “Konuşalım istedim ama nerden başlayacağımı bilemiyorum açıkçası… Ben… Düşündüm de, yeniden başlayabiliriz.”

Aynı cümleyi yüzlerce kez duymuşluğun bezginliğiyle yüzlerce kez verdiği cevabı vermedi bu defa. Başka cevap da vermedi. Gözünü, perdenin örtemediği yerdeki bir tutam geceden ayırmadan dinledi. O sustuğunda gece de simsiyah örtüsünü çıkartmaya hazırlanıyordu. Yıllardır, içinden binlerce kere tekrarladığı cümle en sonunda çıktı ağzından: “Boşanmak istiyorum,” dedi. Onun şaşırmasına şaşırdı. Renginin önce açılmasını, sarıdan beyaza ağır ağır dönmesini, sonra da hızla kızarmasını izledi. Yanak kaslarının oynamasından dişlerini sıktığı anlaşılıyordu.

“Sen ne dediğini bilmiyorsun. Ağrı kesicinin etkisi sanırım. Yarın konuşalım.”

Sağ eli, kanepenin bej kadifeden uçuk mavi, pembe, sarı ve yeşil kurdelelerle işlenmiş kırlentini kavradı sımsıkı. El, dişleri arasında saten kurdeleleri ezerek konuşmaya çalıştı ama sesi çıkmadı.

“Git yat şimdi.”

Üstünden Nazlıcan’ı alıp kendi yatağının ayakucuna yatırdıktan sonra yuvarlak pufa kendisi oturdu. Aynadaki kadından gözünü ayırmadan, el yordamıyla bulup yaktığı sigaradan derin bir nefes çekip kül tablasına bıraktığı anda filtredeki kan ilişti gözüne; sigara da yaralanmıştı. Aynadaki kadına uzanıp dudağından akan kanı silmeye çalıştı ama durmadı, akmaya devam etti ılık ılık. Kan pijamasının dizine damlamaya başladığında ancak aklına geldi mendil… Şifonyerin çekmecesini çekti, el yordamıyla mendil ararken uzaklardan gelen ve kutsal bir emanet gibi sakladığı  ceviz dokundu eline de düşlerine de….

“Bu ceviz Değirmen’i sarıp sarmalayan ağaçlardan… Çarşaflar dallı güllü olduğundan beri silkelemiyorum cevizleri. Bir kısmı silkelenmekten umudu kesip kendiliğinden dökülüyor, bir kısmı da umutla beklerken kuruyup gidiyor dallarda… Cevizlerin yaşını bilmediğini söylemişti babam, tıpkı Değirmen’in yaşını bilmediği gibi. O kadar eski yani.”

Sanki çocuğundan, yârinden, annesinden söz ediyor gibi sevgi doluydu yüzü de sesi de.

“Ceviz de suyu sever değirmen de. Değirmen cevizin gölgesini de sever. Köylü, mevsime göre buğdayını getirmiş, susamını getirmiş atın sırtına vurup ama bakar ki kuyruk var.  Değirmende, sıra kolay beri kendisine gelecek gibi değil; işte o zaman cevizlerin geniş gölgesi yetişir Hızır gibi. Gündüz gölge olur sohbetlere, geceyse yorgan.”

Avucundaki cevizin düştüğü ağacın gölgesine uzandı.

Uyudu.

Serçelerden izin alarak yağmur başlattı sabahı. Uyandı. Avcundaki cevizi bırakmadan, uykusunda kararlaştırmışcasına doğruca salona geçti.

Önce Mahir’i çıkardı kafesten. Öptü uzun uzun kenesetinden 1, okşadı ve açık pencereden özgürlüğe salıverdi. Gözden kaybolana kadar izledi ardından. Sonra da İbo’yu aldı usulca. Zamansız tüy dökümüne girmişti nedense, üşüyebileceği geçti aklından ama alnını defalarca öptükten sonra onu da bıraktı. İbo, Mahir’ in aksine karşı binanın çatısına kondu önce. Minicik kafasını sağa sola çevirdi. Sanki hangi yöne gideceğine karar verememiş gibiydi. Bir süre sonra, ne sağa ne sola, Mahir gibi gökyüzüne doğru kanat çırpmaya başladı. Onu da gözden kaybolana kadar izledi.

Hazırdı.

  1. Bazı saka kuşlarının boyun kısmındaki beyaz tüylerin altında bulunan küçük altın sarısı beneğe verilen isimdir.


Yorum yok

Ekleyin