“Unutma Dersleri” üzerine

Funda Dörtkaş |

“unutmak istediğin tam olarak nedir; evvela bunu cevaplamalı, her şeyi tek tek hatırlamalısın. Zalim ama kolay vazgeçilemeyen sevgiliye veda busesi verir gibi, hatıralarını son kez, günahıyla sevabıyla kucaklamalısın…” Roman, son zamanlarda size verilen en derinlikli ve güzel bir ev ödevidir aslında içinde de sıkça anlatıldığı gibi. Sayfalarca anlatılan sen, ben, o, biz, siz, onlar…

92-750x400Unutmak: Taşlarla döşenmiş bir uzun yol

Unutmak için evvela hatırlamak şart!

Hangimiz sevmedik” diye başlar şarkı. Ömrü hayatında bu şarkıyı bir defa dinlememiş fani yoktur. Kâh bir rakı masasında azıcık demlenince eşlik edilir kâh kimselere söylemeden evin içinde ağlaya ağlaya dinlenir. Sanki hayatın en onulmaz aşk acısı sahibinindir. İkinci el satılığa çıkarılan arabalar gibi, herkesin aşkı sahibinden en temiz haliyle ilana çıkar gönül gazetesinde. Şarkının her bir sözünde daha da açılır ses; çünkü “herkesten bir anı saklar bu yollar, herkesin acısı sevgisi kadar.” Gözler buğulanır, konuşmak istense o an, insanın sesi kendinden utanır; rakıdaki buz soğukluğundan korkar. Kaç masada bırakılır “ah o vefasızlar kıymet bilmediler” deyişler hatıralarla mezelerin arasına.

Sonra duvarların dili yok olur. Hiç dile de gelmemişlerdir aslında. Bir noktasına sabitlenen bakışların arasından dökülenleri dinlerler sadece. O kesif sessizlikleri işe yarar sanılır. Kimseye anlatılamayanların öznesi oluverirler, “aramızda kalsın” demeye bile ihtiyaç duyulmaz. Uyumadan önce beyazlığının arasındaki gölgelerinde kaybolunan tavan, bakmaz ona yönelen gözlere. Hayat bazen bir şarkıdaki hayal kırığı kadar olur; kısa bir ses ama uzun bir zaman gibi. “Kimseye etmem şikayet” diye ağlanır o yitip gidenlerin ardından. Bu yüzden değil midir duvarların üstünün farklı renklerle boyanıp bildiklerinin örtülmesi, hayalin kırdığı şarkıda çıkmayan sesle susulması… Zira “titreriz mücrim gibi baktıkça istikbalimize.

Her şey olur, her şey geçer. Üzerine romanlar, şiirler, cümle duygular, üzüntüler, sevinçler yazılan “aşk”, yürüdüğümüz yollar kadar uzun, geri dönemediğimiz şehirler kadar yakın olur birden. Kızıllığında bir esrik zamanın, insan en çok gittiği ya da bırakıldığı aşklarının ardından, kendi zamanının sularına elleriyle dokunmak ister. Bölünmüş ama bir o kadar derin. Bir kökten çoğalan dalların arasından gördüğümüz dünya kadardır çoğu şey. Belki yarın olmaz; söylenmek istenenler, yutkunamadığımız bugüne düşüverir. Kısacık anların, anlatılacak o uzun hikayeleri sadece “hayat” diye tanımlayıverir olanı biteni. Reçetesi olmayan tek şeydir hayat. Reçete iyi bir şey olsaydı doktorların el yazısı okunaklı olurdu büyük ihtimal, okunaksız bir el yazısının bile tanımlayamadığı gerçeklik karşısında insan ne yapsın?

İnsan gündelik rutini içinde, yaşadıklarının aslında başlı başına bir öykü olduğunu fark etmez. Öyle sıradan ve olması gerekenler oluyormuş gibi yaşayıp gider; saatler koşar, günler devrilir, aylar yıllara döner. Oysa her yeni günün ne getireceği, sarsılmaz bir biçimde günün içinde sakladıklarıyla eş değer. Öngörülemeyen durumların içinde kalınca insan, sahip olduklarının değerini rüzgarda sönmesin istediği bir mum gibi eliyle koruyup kollayarak saklamaya çalışır. O mumun ışığından kopan ince bir ateş yakmaya yeter gözden sakınılanları. Göz görür, kalp biriktirir de yaşamakla hatırlamak birden birbirine sırtını dönüp “unutmak” denen o düşmanı, her yeni yaşı bıkmadan üflediğimiz pastaların üzerine mum diye diker. Unutmak mühim mesele. En zorlu havuz problemlerini, olasılık hesaplarını çözen; sıralamayı bozan cümlenin sırasını, diğer paragrafa anlamca en yakın olanını okula başladığı yıllardan itibaren öğrenen insan “unutma”yı cümle içinde öğelerine ayıramaz. “Unutmak” istediklerini hangi musluktan boşaltması gerektiğini, yüzde kaç olasılıkla başarılı olacağını bilemediği gibi yaşadıklarının çarpım tablosunu da ezberleyemez. Çünkü insan, unutma lisanı içinde varlığını emanet edecek bir noktalama işaretine sığınamaz.

Unutma Dersleri: Ezber Tanımayan Saatler Bütünü

İşte, böyle anların içinde, o duvar senin bu tavan benim acısını soğutacak beton zeminler arasında dolanırken kalbin adımları, sayfaları arasında kaybolup “bu cümlenin öznesi benmişim aslında” dediği bir kitap raflarda yerini alır. Bir kitaba başlıca özelliğini veren kapağıdır nihayetinde, “ah onun hafızasına sahip olaydım her şeyi unutmak ne kolay olurdu” diye düşündürten güzel balık resminin ardındaki dünya, içinde yaşadığınız hayatı bütün kenarları ve köşeleriyle kitabın sayfaları arasına alıverir. Yapacak bir şey kalmaz; “Unutma Dersleri” bir roman olmaktan öte bizzat siz, bizzat biz, biraz da öteki olarak gelir kurulur orta yere.

Nermin Yıldırım, Unutma Dersleri romanında hayatın en zor sorusuna yanıt ararken temel soruyu size yöneltir. Herkes yaşadıklarının kendine özel olduğunu düşünürken, kitabın kahramanları zihninizdeki yerlerine yerleşmeye başladıkça yazarın sesini duyarsınız: Sen ne yaptın? Unutmak için. Yaşadıklarının aslında sadece sana ait olmadığını anladığında, sabah uyanıp aynaya baktığında yüzünün çizgileri arasında kendini bulmak için hatırladıkların gerçek miydi? Siz bu soruyla sayfalar arasını düşe kalka katederken “hayatta manalar hep aynıydı, geri kalan sadece üslup meselesiydi” diye seslenir o ses. O sesten kaçayım derken kapattığınız kapının ardından diğer sesi duyarsınız: “unutmak istediğin tam olarak nedir; evvela bunu cevaplamalı, her şeyi tek tek hatırlamalısın. Zalim ama kolay vazgeçilemeyen sevgiliye veda busesi verir gibi, hatıralarını son kez, günahıyla sevabıyla kucaklamalısın…” Roman, son zamanlarda size verilen en derinlikli ve güzel bir ev ödevidir aslında içinde de sıkça anlatıldığı gibi. Sayfalarca anlatılan sen, ben, o, biz, siz, onlar…

Mazi İmha Merkezi: Öznesi çoklu tek merkez

Böylece öğrendim işte;
bazı ipler haddinden fazla sağlam,
insanlar genellikle bahtsızdı.
Kaçacak yer lazımdı.

Bir kitabın derinliği, ele aldığı meseleyi sosyolojik ve psikolojik olarak katmanlarına ne derecede başarılı ayırdığı ve fakat gereken yerlerde ne kadar birleştirebildiği ile yakından ilintilidir. Unutma Dersleri’nin üslubu; kimi yerlerde eğlenceli, bazı bölümlerinde dokunaklı diliyle zihninizde güzel bir tat bırakırken evliliği, toplumsal yaşamın meta üzerinden anlamsızlaştırılma çabasına bireyi fark ettirmeden acımasızca nasıl ortak ettiğini, arkadaşlık ilişkilerinin çetrefilli yollarını, “kendi” olabilme çabasının bir kağıt kesiği kadar acı veren yönlerini birbirine kopmaz bağlarla eklemliyor. “Neden böyle mutsuzdum? Hayatımda eksik olan neydi?” sorusu kitabın izleği boyunca bu nedenle önemli, dönüp dönüp unutamadıklarımızın varoluşumuza ait yıkıntıların arasındaki taş parçaları olduğunu hatırlamamız için. Romanın o unutulmayan cümlesi de sırf bu eylemi tekrar tekrar anımsatmak için: unutmak için hatırla!

Nermin Yıldırım, Unutma Dersleri’nde önceki kitaplarından farklı bir bakış açısıyla yani daha bireysel bir yönelimle bellek üzerinden ilerliyor. Bir evliliğin içindeyken yasak bir aşka kalbini açan Feribe’nin, Mazi İmha Merkezi’nde üstüne para ödeyerek “kendi”yle verdiği sınav, bir iç döküşten ziyade bir karşı duruş da aynı zamanda. Diğer yandan hayatın içindeki ütopyaların o yeşil ve cazibeli bahçelerine ait çiçeklerin nasıl koparıldığı, geçmişle, acılarla, yüzleşmelerle, anılarla harmanlanıyor. Aslında “unutma” meselesi bu açıdan sadece Feribe’yi yoran bir şey değil, insanlar arası ilişkilerin özündeki “kötücüllüğün” de unutulmasına yönelik bir çaba. Birey olarak varolma meselesinin bilinci, “o aşure gibi olan mutsuzluğun çoklu bileşenlerinden biri” olmaktan nasıl kurtuluruz sorusunun imleyeni gibi…

Feribe’nin kitap boyunca sizi yanında sürüklediği ve sizin de hiç itiraz etmeden her yola birlikte girdiğiniz labirent, günümüz dünyasını anlamlandırma adına çok katmanlı bir toplumsal eleştiriyi, kırık bir aşk hikayesinin ucunda görünen ışığa dönüştürüyor. Modern insanın, toplumsal yaşam ve insan ilişkilerinde yaşadığı zaman zaman cehennemi andıran deneyimlerinde “yalnız” olmadığınız hissini, romanın kahramanları ile kurduğunuz yakın ilişki sayesinde yaşamanıza olanak tanıyor. “Ayrılık sevdaya dahil” olmuyor; lakin cennet vaat edilmeyen her yer gibi, Feribe’nin geçmişinden itibaren yaşadıkları Mazi İmha Merkezi’nde verilen ev ödevleriyle bir aşkı unutmaktan çok yeni bir hayatın mümkünlüğü üzerine odaklanıyor.

Roman, katmanlı ve perspektifli yapısıyla günümüz dünyasının o bilindik maddi zemininin kayganlığına, insan ilişkilerindeki kopuşlar ve kırılmalarla ince bir serzenişte bulunuyor. Paranın meşru kıldığı bir olasılıklar dünyasının çerçevelediği ilişkiler ağının ortasındaki bireysel yalnızlığın kimi noktalardaki çaresizliği, hayata sunamadığımız “eyvallah”ın sesi gibi yükseliyor. Ki bu detay bir aşkın acısını unutabilmek adına, Feribe’nin mazinin dehlizlerinde dolaşacağı vaadiyle ikna edildiği bir merkeze nicel olarak ödenen bedelle de orantılı. Diğer yandan, mazi imha merkezinde bölümlendirilmiş bir binanın, bireye olanaklı bir kurtuluş dünyası sunma vaadi, gizli odaların ardındaki yüzleşmelerle cisimleşiyor. Nihayetinde insan, tıpkı Feribe gibi anlatmak, anlatırken yorulmak, yorulurken kendi anlattıklarının inandırıcılığından uzaklaşmak isterken düştüğü yollar boyu, tekrar ayağa kalkmak için sıkıca yapıştığı yerde ellerini kanatıp en güvendiğinin sesiyle aynanın sırrını öğreniyor. Mazi İmha Merkezi’nde “anne” olan o dış ses, hayatın içinde bizim belirlediğimiz bir özne çünkü. Unutma Sesleri gerçek bir “ifade”, “arayış”, “anlam”, “benlik”, “gerçeklik”, “nitelik” üzerine farklı soruları aralıklı olarak tekrarlıyor aslında. Tıpkı kişilik testlerinde, testin güvenirliğini ölçmek isteyen birbirinin aynı soruların değişmiş sıra numaraları gibi.

Kitabın dilindeki o mizahi kıvraklık yağmurdan sonra çıkan gökkuşağı gibi. Her renk var. İnsan gibi. Yaşananlar misali. Hem karmaşık hem güzel. Toplumsal yaşama ait, o her nedense kimin yazdığı belli olmayan kuralları, her nerede yazıldıysa çocuklukta boynumuza asılan silgilerimiz olmadığı için görülen yerde silinmiyor. Feribe anlattıkça, siz anlatamadıklarınızı o silginin ipini koparıp elinizle siliyorsunuz ki yaşam defterinin üstü kırıklarla dolmasın. Unutma Dersleri, teoride ve pratikte insan odaklı bir roman. İçinde sıkışılan toplum renksiz bir dekor. Kaçınılmaz olarak “bir şeyleri bazen, bir şeyleri de daima yanlış” yapıyorsak kendimize verdiğimiz ev ödevlerinin anlatım bozuklukları, devrik cümleler ve imla hataları ile dolu olması kaçınılmaz. Mazi İmha Merkezi’nin bireyin kendisine ait bir dünya olduğu ve gücünü ona sahip olandan aldığı vurgusu kitabın finalinde sizi kucaklıyor. “Unutma Dersleri”, verilen o bütün ev ödevlerini nefes nefese bitiren, güçlenmiş Feribe’nin hayaliyle cümleye noktayı koyuyor.

Nermin Yıldırım, yaşadığımız acılara, uğurladığımız aşklara, sevmediğimiz işlere, tahammül edemediğimiz insanlara nakaratını söylediğimiz şikayetsiz şarkılar gibi olan hayatın “hepimize” hediye edildiğini anlatıyor. Yormadan. Usulca. Romanın sadece bir roman olmadığını, sabah uyandığınızda Feribe seslendiğinde anlıyorsunuz: “insan tek ömürde, aynı bedende, birden fazla kişi olarak yaşıyor. Her kayıp, her acı tecrübe, her günbatımı ve gözyaşıyla biraz değişiyor. Her kazanım, tatlı deneyim, gündoğumu ve tebessümle değiştiği gibi…İnsan, tek kişi olarak doğup çok kişi olarak ölüyor. Kimileri buna çoklu kişilik bozukluğu diyor, ben insanlık hali demeyi tercih ederim”

Sonra tekrar o şarkı: “herkesten bir anı saklar bu yollar, herkesin acısı sevgisi kadar…

 



Yorum yok

Ekleyin