“Ulusal Egemenlik” palavrası

|

Ortada halkın iktidarda doğrudan söz sahibi olduğu bir “ulusal egemenlik” yok.
Tersine halkın gerçekten iktidarda olduğu bir ülke için verilmesi gereken mücadele var.

1402838647_tbmm-4

Başlığı okuyan AKPseverler varsa hemen “seçilmiş hükümet” edebiyatına sarılmasınlar. Bu devletin hükümetinde AKP değil de CHP, MHP veya herhangi başka bir parti de olsaydı bu başlık değişmezdi. Çünkü mevcut yönetim sistemi içinde egemenliğin ulusta olması, lafta ve kağıt üstünde kalmaya mecburdur.

Evet, Türkiye Cumhuriyeti’nin 1924’ten bugüne kadar 90 yıldır bütün anayasalarında “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” cümlesi yer alır. “Ulusal Egemenlik”in teminatı olarak da bu cümle gösterilir. Ancak yazılanlar ile yaşananlar aynı değil.

Elbette akla gelip de güzel söz olsun diye yazılmamış bu söz T.C. Anayasası’na. 95 yıl önce bugün, 23 Nisan 1920’de, belirlenmiş 337 milletvekilinden 115’inin katılımıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi ilk kez açılmıştı. Henüz Osmanlı İmparatorluğu’nun saltanat sistemi yürürlükteyken savaş koşullarında açılan bu ilk meclisle yeni bir cumhuriyetin kuruluşuna doğru belirleyici bir adım da atılmıştı. Meclis sisteminin saltanat sisteminden farkı, halkın temsil yoluyla devlet yönetimine katılabilecek olmasıydı.

Ulusal egemenlik (Hakimiyet-i Millliye veya Milli Hakimiyet diye de ifade edilir) halkın doğrudan devlet yönetiminde söz sahibi olması demektir. Bunun gerçekleşmesi için önce halkın demokratik seçimleriyle oluşan bir meclis, sonra da o meclisin devlet yönetimini tümüye belirleyebildiği bir yönetim sistemi gerekir.

Türkiye Cumhuriyeti’ne bakalım; var mı böyle bir şey?

Bir ülkeyi gerçekte kimin yönettiğini görmenin en basit yolu, o ülkenin kaderiyle ilgili ekonomik, sosyal, politik kararların kim tarafından alındığına bakmaktır. Biz mi alıyoruz bu kararları? Halkı temsil ettiği söylenen TBMM mi alıyor? Maalesef iki sorunun  cevabı da hayır.

Çünkü ekonomik ve politik olarak tümüyle emperyalizme bağımlı olan bir ülkede meclisler ve seçimler göstermeliktir. O ülkeyle ilgili kararlar uluslararası tekeller ve onların kolluk kuvveti halindeki emperyalist devletler tarafından alınır. O ülkenin topraklarında hangi ürünü yetiştireceğinden enerjisini nasıl sağlayacağına, hangi fabrikaların kurulacağından bölgesel politikalarda nasıl bir rol oynacağına kadar bütün kararlar bu tekellerin ve onların belirleyiciliğinde IMF, Dünya Bankası, G-8 gibi oluşumların kulislerinde belirlenir. Ülkedeki Meclis’e sadece önüne gelen bu kararları onaylamak kalır. Hükümette hangi parti olursa olsun, siyasetçiler, bu kararları halka açıklamak ve bu kararların doğru kararlar olduğuna halkı ikna etmek, ikna olmazlarsa zorla, ekonomik baskı ve devlet terörü yoluyla uygulamak için vardır.[Tweet “”Ekonomik ve politik olarak tümüyle emperyalizme bağımlı olan bir ülkede meclisler ve seçimler göstermeliktir.””]

Bizim ülkemizde, Türkiye Cumhuriyeti’nde de durum budur. Yıllardır bu kararların uygulanışıyla çocuklarımız daha doğarken borçlu doğuyor. Dünyanın en verimli topraklarından birinin üzerinde yaşarken buğdayı bile ithal eder hale geldik ve en son yerli tohum üretmek bile yasaklandı. Doğanın suyunu kesen HES projeleri ardı ardına uygulanmaya başlandı, en son daha fazla kâr etmek uğruna doğa ve insan yaşamına kastemek anlamına gelen Nükleer Enerji santrallerinin temeli atılmaya başlandı. Ortadoğu halklarını daha fazla sömürmeye ve katletmeye dönük Büyük Ortadoğu Projesi’nde ekonomik, sosyal ve askeri alanda uygulayıcı roller verildi.

Ekonomik yaşam, İMF ve Dünya Bankası’nın politikalarıyla belirleniyor. 1980 yılında 24 Ocak Kararları diye bilinen İMF programının uygulanabilmesi yönünde göstermelik meclis bile feshedilmiş, program 12 Eylül cuntasıyla askeri yönetim eliyle uygulanmıştı. Sonrasında devlet, yasama, yürütme, yargı organlarıyla bu yönde yeniden örgütlendi. Çiller’in “acı reçete” diye uyguladıkları, AKP’nın meşhur “torba yasaları” içinde geçirdiği ekonomik kararlar yine benzer emperyalist sömürü kararlarının devamıdır.

Bir ülkeyi gerçekte kimin yönettiğini görmenin en basit yolu, o ülkenin kaderiyle ilgili  kararların kim tarafından alındığına bakmaktır. Biz mi alıyoruz bu kararları? Halkı temsil ettiği söylenen TBMM mi alıyor? Maalesef iki sorunun  cevabı da hayır.

Biz sömürülmeye karşı çıktığımızda, ekmeğimize, suyumuza sahip çıktığımızda ise karşımıza çıkan yine bu devletin polisi, jandarması, mahkemesi oluyor. Bırakın devletin yönetimine doğrudan katılmayı, köyümüzün suyuna ağacına sahip çıkmamız, tarlamızda kendi tohumumuzu üretmemiz, meydanlarda türkü söylememiz bile yasaklanıyor. Hakkımızı aradığımızda, bu meclise verdiğimiz oylar bize TOMA’larla zehirli gaz olarak, yetmedi kurşun olarak geri dönüyor. AKP’yle büyüyen gençler bunun sadece AKP döneminde olduğunu düşünüyorsa yıllar önce Emekçi’nin söylediği türküyü hatırlatayım: “Oylar kurşun oldu bize” demişti ozan.

Emperyalist sisteme bu şekilde bağımlı kalındıkça yediğimiz ekmekten, içtiğimiz suya, soluduğumuz havaya kadar yine emperyalist tekeller belirlemeye devam edecek. Meclis ve seçimler, “demokrasicilik oyunu”nun gösterim sahneleri olmaya devam edecek.

Dolayısıyla ortada halkın iktidarda doğrudan söz sahibi olduğu bir “ulusal egemenlik” yok.

Tersine halkın gerçekten iktidarda olduğu bir ülke için verilmesi gereken mücadele var.yazisonuikonu

@mesutors

Hangi cumhuriyet? Neyin bayramı?



Yorum yok

Ekleyin