Tütün yaprağı ve mağara gizlerinden geçerek

|

Yolculuk Küba’nın kırsalında devam ediyor. Tütün tarlaları ve puro atölyeleri, tabiat parkları, ev kadar adliye binası, İspanyol sömürgecilerin Küba yerlilerine işkence yaptığı mağaralar ve yaşanan tek sorunun yine Küba’ya Türkiye’den giden “hemşeriler” tarafından çıkarılması…

Tütün Tohumu

Tütün Tohumu

Sabahın tatlı uykusu içinde çiçek kokularının günaydını ile gözlerimizi hafifçe aralıyoruz. Doğanın sabah dinginliğinin sesini dinliyoruz. Günaydın. Sabah oldu. Vinales sabahı bizi kucaklıyor. Güneş bitkilerini okşayarak başlıyor Vinales’te güne. Bu ne sevgi ah!.. Bu doğa senfonisinin ortasında gel de uyu. Bir haftadır her gün erken uyandık, bugün sabah keyfi yapmak istiyoruz ama kalkmalı sokaklara çıkmalı, insanların arasına karışmalı.

Burası küçük bir kasaba, verimli toprakların işlendiği bir yer, sabahın bu saati herkes tarlalarda çalışıyordur. Sokaklardan geçip tarlalara gitmeliyiz belki de, çalışan işçilere “günaydın” demeliyiz.

Odamızın kapısını açtığımızda bahçedeki bitkilerin arasından sızan güneş doluyor her yere. Bundan sonra uyumak haram bize, kalkmalı bahçemizde kahvelerimizi içerek kendimize gelmeli. Odamız direkt bahçeye açıldığı için kalkıp pijamalarımızla bahçede biraz geriniyoruz. Ama güneş o kadar dik ki sanki öğle vakti olmuş. Bu kasaba öyle bir yer ki, gürültü yok, her yerde mutlu bir sessizlik var. Gece öyle rahat uyumuşuz ki sabah horoz seslerini bile duymamışız. Anita kahvaltı masasını gölgeye hazırlamış, hava çok sıcak güneşten kaçınmak lazım.

Kahvaltımız Havana’dakiler den çok farklı değil. Ama burada porsiyonlar daha büyük, meyveler daha çok gibi. Biz her zamanki gibi omlet istiyoruz yanına. Kahvaltıdan kalkıp ön verandaya geçiyoruz, burası sokağa bakıyor. İngilizce bilmemesine rağmen Anita’nın eşiyle sohbet etmeye çalışıyoruz. Kasaba meydanına gidersek orada bulacağımız taksilerle etrafı gezebileceğimizi anlatıyor. Bu arada dil sorununu kağıtlara çizerek çözmeye çalışıyoruz, çok işe yarıyor, resim yeteneğimiz gelişiyor.

Kasaba meydanına giderken ara sokaklardan gidiyoruz, evler çok güzel geneli tek katlı, tek tük iki katlı ev var. İstinasız hepsi verandalı. Verandaların olmazsa olmazı ise sallanan sandalyeler.

Kasaba meydanı hareketli, bizim ülkemizde olsaydık “bugün buranın pazarı var” derdik. Taksiciler arabalarının başında müşteri bekliyor. Beğendiğimiz bir arabanın yanına yaklaşıyoruz ama anlıyoruz ki burada durak görevlisi yada sahibiyle konuşmak lazım. Öyle “ben bu arabayı beğendim, ona binmek istiyorum” yok. Yakın çevrede bizi gezdirecek İngilizce bilen şoförlü bir araba istiyoruz. Sıkı pazarlıklıların sonucu yarım günlük bir araba kiralıyoruz.

İlk puroyu Küba yerlileri içmiş

Keyifliyiz, ayaklarımızı yerden kesen klasik model bir arabamız var. Ver elini Vinales Vadisi. Şoförümüz sempatik birisi, bizi her yere götüreceğini söylüyor. Siz karışmayın tarzından işaretler yapıyor. Kendimizi şoföre teslim ediyoruz, elimizdeki notları ve kitapları kapatıyoruz.

İlk durağımız tütün tarlaları. Bu bölge dünyada tütüncülük için en elverişli iklim koşullarına sahip bölgeymiş. Dünyadaki en pahalı puroların tütünleri bu tarlalarda yetişiyor. İlk puroyu Küba yerlileri içmiş. Kurumuş tütün yapraklarının dumanını bir çubukla içlerine çekiyorlarmış. İspanyol sömürgeciler bundan ilham alarak üretmişler puroyu. İspanyollar uyanık tabi bu çok tutar deyip 1580’lerde bu işi ticarete dökmüşler. O günden sonra da adanın en önemli ticari ürünü haline gelmiş.

Tütün Tarlası

Tütün Tarlası

Doğal olarak da Küba’nın en büyük puro fabrikası bu bölgede, Pınar Del Rio da. Okuduğumuz notlarda içeri girmek için uzun sıralar beklendiğini, izinler alınması gerektiği yazıyordu. Turistlerin çok yığıldığı yerlerden uzak durmak istediğimiz için oraya gitmiyoruz. Fabrikada puro saran işçilere kitap okunuyor klasik müzik dinletiliyormuş. Olsun biz Vinales’teki küçük atölyeleri görmek istiyoruz.

Büyük kayalıkların aralarındaki geniş düzlüklerin içine giriyoruz. Her yer tütün tarlası. Mert ilk defa gördüğü için şaşkınlık içerisinde, tütünleri ellemek istiyor. Hemen durduruyoruz, malum apartman çocuğu, hiç ipe tütün dizmediği için bilmez ne kadar yapışkan yaprakları olduğunu. Bizim çocukluğumuzda anneannemin tütün tarlaları vardı, yardıma gidip büyük yassı şişler yardımıyla onları iplere dizerdik. Tütün yapraklarını ellediğinizde elinizde yapışkanımsı bir iz bırakır. Çok ellediğinizde elleriniz simsiyah olur, yıka yıka çıkmaz.

Tütün Hangarı

Tütün Hangarı

Pınar ziraatçı olduğu için daha bilimsel bir gözle inceliyor etrafı. Bizim ülkedekilere göre farklı türlermiş bunlar. Küba’da 8 tür tütün yetiştiriliyormuş. Hepsinin de ayrı özellikleri varmış. En iyi tütünler de bu bölgede yetişiyormuş. Yaprakları o kadar büyük ki daha önce hiç bu kadar büyük tütün yaprakları görmemiştim. Mert yapışkanlık hissini merak ettiğinden uyarılarımıza rağmen gidip elliyor tütünleri.  Ama elleyişi de çok komik sanki onu ısıracakmış gibi ucundan dokunuyor, gülmekten öldürüyor bizi, tarla sahibi de çok gülüyor. “korkma elle, ısırmaz” diye sesleniyoruz.

Tarlalardan çıkıp tütünlerin kurutuldukları “Casas del tabaco”lara gidiyoruz. Bunlar dün çiftçi amcanın orda gördüklerimizden çok farklı, kocaman hangarlar. Ama mantık olarak bizdeki tütün kuruluklarına benziyor. Çatılar üçgen, geniş ferah, tütünler yine iplere dizilmiş. Tavandan yere kadar birbirleri üzerine yığıntı oluşturmadan çamaşır ipi gibi sıralanmış. Buralar küçük işletmeler oldukları için aynı zamanda içeride sarımda yapılıyor puroyu saran işçiye “torcedor” deniyor. Bize nasıl sardıklarını gösteriyorlar. Tütünün çiçeğinden tohumuna kadar her şeyi görüyoruz. Sarımcılar fotoğraflarının çekilmesinden hoşlanmıyor.

Tütün Çiçeği

Tütün Çiçeği

Puro fiyatları arasındaki büyük farklılıkları da soruyoruz. Bir puro çok farklı yapraklardan sarılıyormuş. Öyle ver şuradan bir tutam sarayım falan değil. Bu farklılıklar türünden veya yetişme yerlerinden kaynaklanıyormuş. Örneğin bazı tütünler gölgede yetiştiriliyor, bazıların güneşin alnında, bazıları yarı gölge… bu yüzden aromaları farklı oluyormuş. Hatta bazı tütünler kahve ve kakao ağaçlarının arasına dikiliyormuş yapraklarında doğal kahve ve kakao aroması oluyormuş.

Biz Pınar’la birbirimize bakıyoruz, espri mi yaptılar diye? Biraz şakacılıkta var tabi kendilerinde. İnsan yabancı olunca hangisi espri hangisi gerçek anlamakta zorlanıyor. Bu ambarlarda kuruyan yapraklar daha sonra fermante ediliyormuş. İlk yıl muz yapraklarının arasına sarılıp bekletiliyor sonra fabrikalarda başka yöntemler uygulanıyormuş. Anlatılanlar uzadıkça neden bazılarının çok pahalı olduğunu anlıyoruz.

Sarımında da bir sürü incelik var, yok efendim çok sıkı veya çok gevşek olmayacak, yaprakların damarları alınacak, belli nemlilikteki ortamlarda sarılacak, sonrasında nemini kaybetmesin diye özel keselerde veya kutularda saklanacak vs. Purolar kadar özel kutuları da varmış, bu kutuları yapan ve resmeden, süsleyen kişiye de vista deniyor.

Bolca puro almaya niyetli olan Mert hemen bu kutuları nerede bulabileceğimizi soruyor. Yolculuk boyunca Mert bu kutulara yer açmak için valizinde ne varsa atmaya başlayacak gibi görünüyor.

Küba’da puro üretimi devlet tekelinde,  Habanos olarak üretiliyor ve en ünlü Habanos markaları ise Cohiba, Romeo y Julieta, Montecristo, ve Partagas. Hepsinin birbirinden farklı özellikleri var. İçlerinde en kalitelisi Cohiba, devrimden sonra, devlet girişimiyle ortaya çıkan yeni bir marka. 1980’lerin başında bir dünya markası olarak ticarileşmiş, dünyanın en iyisi olarak nitelendiriliyor. Cohiba, İspanyolların katlettiği Küba’da yaşayan Tainos yerlilerinin tütün yaprakları rulosuna verdikleri isim. Yapraklarının üçlü fermantasyondan geçirilerek puroya daha zengin bir aroma, hatta tatlılığın verildiği tek Habanos markası.

Purolar hakkında merak ettiğimiz her şeyi öğrendikten sonra arabamıza atlayıp yola devam ediyoruz. Nereye gideceğimizi şoförümüz biliyor, kendimizi ona bırakıyor pencereden etrafı izliyoruz. Her yer çok bakımlı, yollar kenarları çimlerle kaplı, ağaçlarda yolları kucaklar gibi sarmış.

Vaay memleketimizden hemşerilerimiz gelmiş

Bir yol kenarı tesisini andıran yerde duruyoruz, küçük büfeler dereler, dinlenme alanları var, burada ne var diye bakınırken insanların bir mağara girişinde toplandığını görüyoruz. Mağaranın içi su dolu kayıklarla geziliyor. Herkes kayık sırası bekliyor. Biz de hemen yaklaşıp bir kayığa biniyoruz. Vinales Vadisindeki “Mojotes” denen bu kayalık tepelerin içinin mağaralarla dolu olduğunu duymuştuk ama içinde kayıklarla gezilenini görünce şaşırıyoruz. Küba’yı bugüne kadar sosyalist bir ülke olmasından dolayı merak etmiştik hep. Artık doğal güzellikleriyle de bir eşsiz bir dünyada olduğumuzu anlıyoruz. Burada keşfedilecekler yalnızca insana dair, yaşama dair değil, önümüzde bambaşka bir doğal yaşam var. Ve çok iyi korunmuş bir doğa var. Bunu gezimizin ilerleyen bölümlerinde daha ayrıntılarıyla anlatacağım.

Vinales Vadisi

Vinales Vadisi

Mağaranın içi ışıklandırılmış, kayıkla giderken oluşumları ayrıntılarıyla görebiliyoruz. Dışarıya göre hissedilir serinliğiyle rahatlıyoruz. Kısa süren kayık sefamızın ardından, tesisin etrafını dolaşırken bize Türkçe seslenenleri duyuyoruz. “Yok herhalde benzetiyoruz” derken “hey selam” diye bize seslenen 4 kişi görüyoruz. “Vaay memleketimizden hemşerilerimiz” diyerek gidip kucaklaşıyoruz, tanışıyoruz.

Daha on gün olmamış geleli bu kadar mı özlemişiz yurdum insanını. Kırk yıllık dostlarımızı görmüş gibi seviniyoruz. Onlar da bizim gibi bağımsız gelmişler, kafalarına göre takılıyorlarmış. Rus havayollarıyla Moskova üzerinden gelmişler. Uçuşlar arasındaki bekleme süresi uzun olduğu için Moskova’da gezmeye bile vakit bulmuşlar. Bir İzmirli çift, bir Erzincanlı ve bir Muşlu 4 arkadaş kalkıp gelmişler. Hemen “nerede kalıyorsunuz, buraya nasıl geldiniz” sohbeti yapıyoruz.   Onlar da bizim gibi önce Havana’ya gelip orada biraz gezmişler Havana’da bir taksiciyle anlaşıp gelmişler buraya. Taksici her yeri biliyormuş, aynı zamanda da bunlara rehberlik ediyormuş. Bizi Vinales’te kaldıkları eve davet ediyorlar, akşam hep birlikte olmak üzere anlaşıp ayrılıyoruz.

Dünya ne kadar küçük dünyanın öteki ucuna gitsen de yurdum insanı seni buluyor mutlaka. Biz şoförümüzün programını bozmayarak yolumuza devam ediyoruz. Bizi yine bir Mağara ağzına getiriyor, tamam bölge hep mağaralarla dolu da başka yer yok mu gidecek? Bu mağaranın başka bir özelliği varmış, İspanyol işgalcilerin Küba yerlilerine yaptıkları işkencelerle ünlüymüş. Burası da simgesel yerlerden biri.

Katledilen yerliler, köleleştirilen Afrikalılar… Kahrolsun kapitalizm!

Küba devleti Yerliler’e yapılan soykırım ve Afrikalıların köleleştirmesiyle hesaplaşıyor her yerde. Gittiğimiz yerlerde yapılanlar gözümüze sokuluyor, unutturulmuyor hiç kimseye.

Dönemi maketlerle anlatan kurgu

Dönemi maketlerle anlatan kurgu

Mağaranın girişi öyle çok geniş değil daha çok geniş bir tünele benziyor. Ucu kayalığın diğer tarafına çıkıyormuş, şoförümüz gidip orada bekleyecek. Ben biraz tedirgin olunca “güvenle girebileceğimizi” söylüyor, işaretlerle “gidin rahat olun” türünden hareketler yapıyor. Cesur Pınar önden atlıyor hemen, Mert bile peşinden gidince bana da başka alternatif kalmıyor. Tünel gibi bir mağara, yer yer çok daralıyor, zaman zaman bazı deliklerden gün ışığı sızıyor içeriye ama yürüyüş uzadıkça korkmaya başlıyorum; “bir labirente mi girdik, ucu görünmüyor bu mağaranın, hani hemen diğer ucuna çıkacaktık” diye söylenmeye başlıyorum. Pınar büyük bir kayalık olabileceğini, bu yüzden mağaranın uzun olduğunu, sorun olmadığını söylüyor ama tünelin ucundaki ışığı görene kadar tedirginliğim geçmiyor.  Tünel geniş bir mağara ağzına açılıyor. Burada, maketler ve mankenlerle,  birbirlerine zincirlenmiş siyahi kölelerin çalıştığı ve yaşadığı mekânlar oluşturularak o dönem yaşamını anlatmaya çalışan bir kurgu var.

Muhtemelen bu vadideki tarlalarda çalıştırılan köleler bu mağaralarda yaşamak zorunda bırakılıyordu. Bazen de kölelikten kaçan siyahiler bu mağaralarda saklanıyorlarmış. Mağaradan çıktığımızda da maketler etrafta bizi bekliyor gibi. Her yere yerleştirilmişler; toprak işleyen, kahve döven, hasat yapan… oldukça iyi bir düzenleme var, kimse size bir şey anlatmadan her şeyi kavrayabiliyorsunuz. Yapılan düzenlemelerde ahşap malzeme kullanıldığı için her şey doğaya uyumlu.  Buradan çıkışta şoförümüzün bizi beklediğini görüyor rahatlıyoruz. Etrafta tarlalarda çalışan çiftçiler var halen karasaban kullanıyorlar. Makinalı tarım az miktarda yapılıyor çünkü ambargodan dolayı tarım makineleri alamıyorlar, ayrıca akaryakıt sorunları da var. Venezüella akaryakıt sorunlarını bayağı rahatlatmış durumda ama yine de istedikleri düzeyde değil.

Arabamızla vadinin derinliklerine gittikçe muhteşem manzaralarla karşılaşıyoruz. Kıpkırmızı topraklar, yemyeşil tarlalar, birdenbire karşımıza çıkan devasa kayalıklar, kayalıklara tutunmuş palmiye ormanları… her şey masal gibi.

Kayalık Resmi

Mural de Prehistoria

Sanat olmadan Devrim olmaz

Bu doğal güzelliklerin ortasında insan yapısı başka bir güzellik karşılıyor bizi. Daha önce birçok yerde fotoğrafını görmüştüm ama kendisi çok daha etkileyici; Mural de Prehistoria, kayalıklara çizilmiş bir duvar tablosu. Daha önce görmüştüm ama aklımda kalan bu tablonun devrim sırasında bu dağlarda saklanan gerillaların çizmiş olduğuydu. Pınar’la Mert’e de anlatıyorum. Hayranlıkla seyrediyoruz çünkü 120m ye, 180m boyutlarında olan bu kaya tablosunun yanında küçücük kalıyoruz. Etrafı ağaçlıklarla kaplı devasa bir kaya yüzeyine çizilmiş rengârenk bir tablo. Bunca yağmur yağan bir yerde renklerin bu denli canlı kalmasının nedeni ise sık sık onarım görmesi.

Kübalı Devrimcilere olan hayranlığımız daha da artıyor. “Sanat olmadan devrim olmaz, devrimcinin iyisi sanatçı olanıdır” gibi beylik laflar ediyoruz ama sonradan öğreniyoruz ki bu resim 1961 yılında Leovigildo Gonzalez tarafından yapılmış, anlattığı konu ise evrim teorisi. En sağda bir salyangoz resmiyle başlayıp en solda insan resmiyle bitiyor. Bunu öğrendiğimizde ikisi de bana kızıyorlar; “amma yazıyorsun”, ne yapayım ben yazarım, işim bu.

Vadi turumuzu bitirmiştik, şoför bizi kasabaya bırakacak derken kasabanın batı girişinde avlulu bir evin kapısında bırakıyor. Oradaki botanik bahçesini gezmemizi tavsiye edip, “buradan kasabaya yürüyerek dönebilirsiniz” diyor ve çekip gidiyor.

Birbirimize bakıp duruyoruz, hiç botanik bahçesine benzemiyor ama kapıyı çalıyoruz, güler yüzlü bir siyahi açıyor. Hemen içeri davet ediyor.  Burası aslında yaşadığı ev, ama botanik bahçesine çevirdiği kocaman bahçesini görüyoruz. Bahçe, hayatımızda hiç görmediğimiz çiçekler ve ağaçlarla dolu. Sosyal bilimci Mert bile hayranlıkla bakıyor etrafa. Ağaçların gövdelerinden çıkan devasa meyveler ve çiçekler bizi şaşırtıyor. Her şeye dokunuyor ve fotoğraflarını çekiyoruz.

Çıkmadan önce evin verandasındaki masaya konulmuş değişik meyvelerin tadına bakıyoruz. İlginç tohumlar da koymuşlar bir tanesini istiyorum, alabileceğimi söylüyor. Çıkmadan evini de geziyoruz. Bu bahçeyi büyükbabası kurmuş, salonda kocaman bir fotoğrafı var, belli ki hala büyük bir hürmet besliyor. Bu gezinin karşılığı olarak ne kadar istersek o kadar para vermemizi istiyor yani “gönlünüzden ne koparsa” olayı. Bu kasabadaki Kübalılar bizi şaşırtıyor, hiç birisi Havana’dakiler gibi paragöz değil.

Öğle vakti oluyor ve güneş her yeri kavuruyor. Bu sıcakta direkt evimize gidip biraz dinlenmeye karar veriyoruz. Biraz yürümemiz gerecek. Burada öğlen saatlerinde siesta var. Dükkânları kapatıp 15.00-16.00 saatlerinde açıyorlar ve akşam 20.00’a kadar açık kalıyor. Aslında Küba’nın birçok yerinde böyle ama Havana’da her şey turistlere yönelik olduğu için fark etmemişiz.

Eve gidene kadar bayağı kavruluyoruz sıcaktan. Burada insanlar sürekli şemsiyelerle geziyorlar, yağmurdan korunmak için değil güneşten korunmak için. Keşke bizimde bir şemsiyemiz olsun derken evdeki şeker kamışı suyunu anımsıyor mohito yapmak için malzeme alıyoruz.

Siz bunu mohito sanarak mı içiyorsunuz?

Ev ahalisi bu saatte evde, herkes bir serinlikte oturuyor. Bizde küçük bahçemizde gölgelik bir köşeye yerleşiyoruz. Mert mohito hazırlama işine girişiyor. Pınar günlük notlarını tutuyor bende çektiğim fotoğrafları bilgisayara atıyorum.

Mert’in hazırladığı mohitolarla birlikte aldığımız puroları da içmeye çalışıyoruz ama beceremiyoruz. Eşeğin yemediği ot karnını ağrıtırmış misali sigara bile içmeyen bizleri puro fena öksürtüyor.

Günlerdir karşılaşıp sohbet etmeye fırsat bulamadığımız evin üniversiteye giden kızı da evde. Onu masamıza davet ediyor mohito ikram ediyoruz. Kız bir yudum alır almaz gülmeye başlıyor; “siz bunu mohito sanarak mı içiyorsunuz?” Pınarla ben keskin bakışlarımızı Mert’e çeviriyoruz, “hani çözmüştün sen bu işi?” Sonra hemen Anita giriyor araya, yanlış malzemeler kullanmışız meğer bize harika mohitolar yapıyor hep beraber içiyoruz.SallananSandalyeler

Mert fırsat bulmuşken evin kızını sohbet etmek için esir alıyor. İngilizce öğretmenliğinde okuyormuş, okulu buraya yakın bir yerdeymiş. Hayatından memnun kendiyle barışık bir genç. Evde bilgisayarı var, ödevlerini, araştırmalarını yapabiliyor rahatlıkla. Mert’e sesleniyoruz “söyle ona annesine de birkaç kelime İngilizce öğretsin”.

Pınar “saat 16.00 olmuş hadi çıkalım artık” diyor, apar topar kendimizi sokağa atıyoruz. Yine çiftçi amcanın oraya gitmeye karar veriyoruz. Sabahki puro fabrikalarını gezince çiftçi amcanın daha ucuza sattığını gördük, gidip oradan alalım diyoruz.

Bir gariplik var ortada, Pınar saatin 16.00 olduğunu söylemişti ama güneş hala tepede, mohitoları çok mu kaçırmıştık ne. Saate bakıyoruz bir yanlışlık yok, güneşe bakıyoruz tam tepede. Günlerdir fark etmemişiz. Güneş sabah 10 dan dan beri en tepede aslında. Burada güneş saatlerce en tepede asılı duruyor, buda ekvator kuşağına yakın olmamızdan kaynaklanıyor. Akşamüzeri de birden hoop diye 20.00 civarı batıyor. Yıl boyunca gece ve gündüz bir birbirine eşit, bizdeki gibi uzayan kısalan günler yok. Etrafımızı izlerken doğal döngüleri gözlemleyememişiz meğer.

Çiftçi amca neşeyle karşılıyor bizi, bizim memlekette olsa hemen bir çay söyleyecek ama bu memlekette kimse çay içmiyor. Bize hemen bir ananas doğruyor. Pınar ve Mert hemen puroların başına gidiyor, öğrendiler ya kutuları da olsun istiyorlar.

Bu sırada kayalıkların olduğu yerden bisikletleriyle bir çift geliyor, iki İspanyol. Mert hemen tanışıp sohbete başlıyor. İspanya’dan gelmişler ama uçak biletleri pahalı olduğu için Rus Havayolları’yla Moskova üzerinden gelmişler. Bu Rus Havayolları’nı biz neden zamanında keşfedemedik diye vahlanıyoruz.

Kırmızı yengeç göçünü görebilecek miyiz?

Küba adasının etrafını bisikletleriyle dolaşıyorlarmış. Batıdan doğru geliyorlar buraya, bütün kıyı şeridini bisikletle kat etmişler. Maceralarını hayranlıkla dinliyoruz. Pınar, bu gezileri boyunca onları en çok neyin etkilediğini soruyor. Cienfuegos kıyılarından geçerken kırmızı yengeçlerin göçüne rastlamışlar, her yer kıpkırmızı yengeçlerle doluymuş ama araba yollarında hepsi eziliyorlarmış, yollarda ezilmiş yüzlerce kırmızı yengeç görmüşler, onlara çok üzüldüklerini söylüyorlar.

Acaba bizde kırmızı yengeç göçünü görebilecek miyiz ki, Pınar’a bu şehri hemen kaydetmesini, programa dahil etmesini söylüyorum. İspanyol arkadaşlarımızla bu güzel çiftlikte akşamı ediyoruz. Bizim artık gitmemiz gerek akşama yurdum insanlarının kaldığı eve misafirliğe gideceğiz nede olsa.Yollar

Ama eve gidişimiz, “şu yoldan gidelim, şu tarladan geçelim” derken başka bir geziye dönüştüğü için saçlarımız ıslakken kapıda korna sesini duyuyoruz. Hemşerilerimiz bizi aldırmak için şoförlerini göndermişler. Çok etkileniyoruz bu jestten. Mert amma konformistlermiş diyor.

Kaldıkları ev biraz şehir dışı, tarif etselermiş bile buraya yürüyemeyeceğimizi anlıyoruz. Burası evden daha çok bir pansiyona benziyor. Küçük bir müzikli restoranı var. Çok güzel bir bahçe içerisinde harika bir mekân. Her şey hazırlanmış bir biz eksiğiz, şoför, şoförün kardeşi, restoran sahibi ve Türkiyeliler…  Sanki beklenen misafiriz ama hiçbir şeyden haberimiz yokmuş gibi bir halimiz var. Herkes şık giyinmiş saçlar yapılmış, bir davet pozisyonu alınmış. Bizse ayağımızda parmak arası terlikler şort ve tişört, hatta saçlarımız bile daha ıslak, o kadar paçozuz yani.

Pınar’la ben İzmirlilere yakın otururken Mert, Muş ve Erzincan’dan gelen arkadaşların tarafına oturuyor. İzmirli çift bir takı dükkânı işletiyormuş. İnci hanımın şıklığından ve tavırlarından belli böyle işle uğraştığı. Kadın parlak janjanlı bir elbise, altına da kırmızı platform topuklu ayakkabı giymiş. Eşi eski bir devrimci, karısının egemenliği altında biraz ezilmiş gibi. Yemekler yeniyor, müzik başlıyor danslar ediliyor falan başlıyoruz sohbete.

Küba’da ki rom da Türkiye’yi kurtarmaya yetiyormuş

Pınar ve ben İzmirli ekiple, Mert ise diğerleriyle koyu sohbete dalıyor. İnci hanım İspanyolca biliyor bütün ayarlamaları o yapıyor. Taksiciyle Havana’da Malecon’da gezerken karşılaşmışlar, pazarlık etmişler, günlük fiyat karşılığında anlaşmışlar gezilerinin sonuna kadar onları her istedikleri yere götürecekmiş. Onlar 10 gün daha kalacaklar ve taksi bedelini dört kişi paylaşacakları için oldukça ekonomik bir anlaşma olmuş.

İnci Hanım şoförün bir arkadaşı olduğunu bize ayarlayabileceğini söylüyor. Biz daha uzun kalacağımız için gezimizin tamamını kiralayamayız “Trinidad’a gidene kadar 3- 5 günlüğüne olur mu?” diye soruyoruz, İnci Hanım çevirip onlara söylüyor sonra bize. Biz yarın dönmek istiyoruz ama arkadaşı yarın gelemezmiş, bir ertesi gün gelebilirmiş ancak, fiyat ne kadar olur falan derken İnci hanım sıkılıyor “aa sizde anlamıyorsunuz kaç kez söyledim, aynı şeyleri sorup duruyorsunuz” diyor. Pınar ve ben çok bozuluyoruz. Biliyorum dediği İspanyolca içinde seyahatten önceki 15 gün kursa gitmiş. Tadımızı kaçırmamak için meseleyi çok uzatmıyor, bir ertesi gün bizi gelip alması için anlaşıyoruz.

Ben önce Küba’daki sosyalizmi tartışıyorlar sandım ama bunlar bizim memleketi kurtarıyorlar.(…) Gece bitiyor, herkes eğlenip yoruluyor ama biz hala memleketimizi nasıl kurtaracağımız konusunda fikir birliğine varamıyoruz. Üçümüzün de eve giderken dediği tek şey var; “bir daha Türkçe konuşan birilerini duyarsak, duymamışız gibi davranalım”.

Bu arada şoför çok neşeli bir adam, -gerçi Kübalıların hepsi öyle- sürekli şarkı söylüyor ve dans ediyor. En sonunda Pınar’a bu gece onun odasında kalmasını teklif ediyor. Pınar kibarca olmayacağını söylüyor ama adam durup durup komik bir şeklide yalvarmaya, ısrar etmeye devam edince İnci Hanım sert bir şekilde bizim ülkemizde bu tip şeylerin hiç hoş karşılanmadığını söylüyor. Demek sadece bize kabalık etmiyor, bazen de işe yarıyor diye kaynatıyoruz Pınarla. Adamcağız pek bir anlam veremiyor buna ama bir daha da tekrarlamıyor.

Mert diğer tarafta hararetli bir tartışmaya girmiş, arkadaşımın üstüne kim geliyor böyle diyerek konuya dahil oluyorum hemen. Masada rakı da yok ama Küba’da ki rom da Türkiye’yi kurtarmaya yetiyormuş. Ben önce Küba’daki sosyalizmi tartışıyorlar sandım ama bunlar bizim memleketi kurtarıyorlar. E Küba’da sosyalizmi görünce bizim memleketi de nöyle kurtarsak derdine düştüler diye düşünerekten ben de dahil oluyorum konuya, dört devrimci bir türlü anlaşamıyoruz. Herkes müzik ve mohito ile keyifli bir akşam geçirirken bizim ne yaptığımızı soruyor, ben ara sıra tartışmadan kopup diğerlerine açıklama yapıyorum; “sizin yaptığınız Devrimi, Türkiye’de de yapmak istiyoruz ama yöntemlerinde anlaşamıyoruz” diyorum.

Gece bitiyor, herkes eğlenip yoruluyor ama biz hala memleketimizi nasıl kurtaracağımız konusunda fikir birliğine varamıyoruz. Üçümüzün de eve giderken dediği tek şey var; “bir daha Türkçe konuşan birilerini duyarsak, duymamışız gibi davranalım”.

Sabah kafamız davul gibi uyanıyoruz, tabi bütün gece birileri kafamızda davul çalmıştı. Kâbus gibi bir geceydi ama kâbusun daha bitmediğini bilmiyorduk o an.

Buradan ayrılışımızı bir gün ertelediğimiz için birden plansız kalıyoruz. Bir gece daha kalacağımıza Anita çok seviniyor. Çok tatlı bir aile biz de onları çok seviyoruz, açıkçası bir gece daha kalacağımız için bizde mutluyuz. Burada başka bir huzur var.

Elimizdeki kitapları karıştırıyoruz, “buralara yakın büyük tabiat parkları var onlardan birine gidebiliriz” diyor Pınar. Deniz kenarına plajlara mı gitsek yoksa Tabiat Parkı’na mı diye tartışıyor sonra nasıl olsa çok plaj var planımızda gidilecek Tabiat Parkı daha ilginç olabilir diyerek meydanda ki taksi durağının yolunu tutuyoruz. Burada devlet taksileri var daha yeni daha konforlu ama onların fiyatları sabit. Bizdeki gibi ticari taksiler ve korsan taksiler de var onlarla pazarlıkta sınır yok. Bizi bütün gezdirmesi şartıyla çok iyi fiyata bir taksiciyle anlaşıyoruz. Bütün gün istediğimiz yere gidebiliriz.

Gelin gelin sopalardan su çıkıyor

Gideceğimiz tabiat Parkı Vinales’in batısında, Pınar Del Rio’dan geçebilir, orayı da gezebiliriz. İyi ki bir gün kalmışız diyerek yola çıkıyoruz önce Parque Nacional La Güira’ya gideceğiz, şoförümüz İngilizce bilmiyor, taksi durağında başkaları yardımıyla her şeyi anlattık, birbirimizi anladığımızı umut ediyoruz.

Tabiat Parkı

Tabiat Parkı

Şoförümüz bizi kestirme yollardan götürüyor, ana yola pek girmiyoruz. Çok güzel köylerden geçiyoruz, irili ufaklı göller görüyoruz, arabamız çok konforlu olmasa da güzel bir yolculuk yapıyoruz. Şoförümüz yol kenarında alakasız bir yerde duruyor, eyvah diyoruz bu kafasına göre davranıyor galiba. Küçücük bir ahşap bir büfe var var işaretle bizi de çağırıyor.  Mert gidip bakıyor, “gelin gelin sopalardan su çıkıyor” diyor. Tahmin ediyoruz tabii, bu bir şeker kamışı sıkan mengene. Bende ilk defa böyle bir şey görüyordum. Bambu tarzı uzun kamışları mengeneye sokunca suyu çıkıyor. Makine ve altına koyduğu tas hiç hijyen görünmüyor ama taze sıkılan şeker kamışı sularından afiyetle içiyoruz. Üstelik şoförümüz ısmarlıyor, ödemek istediğimiz de bizim Türkler gibi elini kaldırıp “olmaz bende” işareti yapıyor. Kim demiş Kübalılar hep bir şey ister…

Parkın girişine gelince ağzımız açık kalıyor bizim Topkapı Sarayı’nın girişi gibi bir kapısı var. Vay ne havalı, bizde böyle kapıları ancak saraylara yaparlar. Araçla biraz gittikten sonra park ediyoruz çünkü parkı yürüyerek gezmemiz gerek.

Doğal sulak alanlar, nilüferlerle kaplı göller, bambular, palmiyeler, adını bilemediğimiz geniş yapraklı dev ağaçlar, mango bahçeleri, Hindistan cevizleri harika bir doğal ortam var. İçinde tarihi değeri olup olmadığını anlayamadığımız eski kalıntılar da vardı. Derelerin üzerlerine küçük ahşap köprüler, dinlenme alanları yapılmış. Burada hiçbir şey doğaya tezat değil, her şeyi doğaya uydurarak yapmışlar.

Tanrı buradaki çiçekleri yerden alıp ağaçların saçlarına takmış

“Pınar farkında mısın hiç yerde çiçek yok hepsi ağaçların dallarında, hem de kocaman kocaman, tanrı buradaki çiçekleri yerden alıp ağaçların saçlarına takmış sanki”. O da fark etmiş, yerlerde kır çiçekleri falan yok, ama ağaçlardaki çiçekler o kadar güzel ki. Ayrıca ağaçların gövdelerine, dallarına tutunmuş orkideler var. Orkide sandığımız gibi hiç de masum bir çiçek değil. Ağaçlara musallat olan bir bitki, bizdeki ökse otu gibi. Ağaca tutunarak kendi köklerini ağacın gövdesine saplıyor, ağacın özsuyundan besleniyor. Yani bir tür parazit.

Parkın her yerinde büfeler cafeler yok tek bir alanda toplamışlar. Küba’daki en ucuz yemeğimizi orada yiyoruz çünkü her şey Kübalıların kullandığı para birimi olan pesoyla satılıyor. Bizde orada peso harcayabiliyoruz. Yemek menüleri o kadar çeşitliydi ki et olarak kuş türleri bile vardı. Pınarla ben her zamanki gibi siyah fasulye ve pilava devam. Yemekten sonra da mango bahçelerine gidip yere düşmüş mangolardan yiyoruz. Mango dalında olgunlaşmıyor, toplayıp güneşte bir yerde bekletiyorsun öyle olgunlaşıyor. Bizde yere düşüp olgunlaşmışlarını afiyetle yiyip biraz da çantamıza dolduruyoruz.

Ağaçlarda garip bir durum var, aynı ağacın yarısı yeni çiçek açmışken yarısında meyve var, yada ağacın yarısı yaprak dökmüşken diğer tarafı yapraklı ve meyveli olabiliyor. Daha önce hiç duymadığım okumadığım bir şey, tropikal bölgelerde sıkça rastlanıyor.

Dönüş yolunda Pınar Del Rio’dan geçiyoruz ama pek cazip gelmiyor burada gezmek, çok farklı ve orijinal bir yer değil. Evimize geliyor son akşamımız da biraz da ev sahipleriyle vakit geçirmek istiyoruz.

Akşamüzeri hep televizyon izliyorlar, haberlerde Chavez var, Anita’nın eşi Mert’i çağırıyor Chavez’i gösterip bir şeyler söylüyor ama Mert anlamıyor. Kızı çeviriyor, Chavez’i çok seviyorlarmış, tek dostumuz diyor. Genelde haber programları ve Venezüela dizileri izliyorlar.

Bende veranda da oturmuş, karşı verandada evcilik oynayan küçük kızlara laf atıyorum. Pınar yarın ayrılacağımızı söyleyerek yanımızda getirdiğimiz nazar boncuklarından Anita ve kızına veriyor. İlk defa nazar boncuğu görüyorlar, çok seviniyor hemen salonun duvarına asıyor. Biz de son akşam yemeğimizi yemek için kasabanın en iyi lokantasına gidiyoruz. Bu gece kendimize güzel bir ziyafet çekebiliriz. Çok güzel bir mekân, müzik de var. Yemeklerimiz geliyor ama ekmek de istiyoruz. Sözlüğümüz yanımızda yok, ekmeği anlatamıyoruz garsona, o gidiyor aşçı geliyor ama yok anlatamıyoruz, çiziyoruz falan, olacak gibi değil neyse bu akşam da böyle olsun diyoruz.

Arabasız ve plansızız

Hüzünlü bir sabaha uyanıyoruz, güzelim bahçemizden valizlerimizi sürükleyerek verandaya çıkıyoruz. Son kahvaltımızda Anita bize küçük şıklıklar yapmış. Duygusal bir vedalaşma yaşıyoruz. Bizim şoförün bizi alma saati geliyor verandada sallanan sandalyelerde bekliyoruz. Burada her şeyin gecikmesine alışığız o yüzden telaş etmiyoruz. Yan binanın kapısında adalet terazisi var, adliye binasıymış. Bizim kaldığımız evden daha büyük değil, kaç gündür burada kalıyoruz ama öyle kapısını aşındıran insanlar görmedik. Yani bizdeki gibi çok müşterisi yok. Giderayak önünde hatıra fotoğrafı çektiriyoruz. O sırada bizim yurdum insanlarının şoförü mobilette bir adamla geliyor. Onun arkadaşının işi çıkmış gelemeyecekmiş, bize yanında getirdiği o kişi yardımcı olacakmış. Haydaa, çok sinirleniyoruz tabii, bize böyle bir şey sunmasalar biz dün otobüse atlayıp Trinidad’a gitmiştik çoktan.

Yan binanın kapısında adalet terazisi var, adliye binasıymış. Bizim kaldığımız evden daha büyük değil, kaç gündür burada kalıyoruz ama öyle kapısını aşındıran insanlar görmedik. Yani bizdeki gibi çok müşterisi yok.

Mecburen peki deyip bekleyeme başlıyoruz. Ortalıkta gelen giden yok, o da ne bizim hemşeriler geliyor arabalarıyla, biz duracaklarını sanırken bize arabanın penceresinden el sallayıp gidiyorlar. Aynen selamsız bandosu gibi, birbirimize bakıp kalıyoruz. Anita’da bizimle, o da bize bakıyor acıyan gözlerle.

Mobiletteki adamın bir taksiyle gelip bizi almasını bekliyoruz uzun bir süre. Canımız çok sıkkın, Anita bize kahve yapıyor, teselli etmeye çalışıyor. Uzun bekleyişten sonra mobiletteki  adam geliyor ama istediği fiyat bizimkilerin şoförüyle aynı değil, çok para istiyor. Biz öyle anlaşmadığımızı söylüyoruz, tatsız bir tartışmaya giriyoruz. Bu fiyata arabasını kiralayamayacağımızı söylüyoruz, adam da söylenip duruyor. Biz vazgeçip kenara çekiliyoruz, Anita ve eşi adama İspanyolca bir şeyler söyleyip duruyor ama sonuç değişmiyor. Arabasız ve plansızız. Otobüs saati de geçti, dokunsalar ağlayacağız nerdeyse. Yurdum insanlarına söylenip duruyoruz, her yerde birbirimize kazık atmakta üstümüze yok.

Pınar ve Mert dün taksi kiraladığımız durağa gidelim diyorlar. Oradaki taksicilerle konuşuyoruz, 5 günlüğüne istediğimizi ve Trinidad’a kadar gideceğimizi söylüyoruz. Bunun için bakımlı bir araç ve İngilizce bilen şoför istiyoruz. Uzun pazarlıklar sonucu ortak bir fiyatta istediğimiz aracı ve İngilizce bilen şoförle anlaşıyoruz.

Kırmızı ve 1956 model bakımlı bir Ford marka arabayla evimize gidip valizleri alıyoruz, herkesle vedalaşıp ayrılıyoruz. Bu akşam Matanzas’ta olmalıyız ve yolumuzun üzerindeki bir çok yeri gezerek gideceğiz. Keyfimiz yerine geliyor ama yol ilerledikçe bir gariplik olduğunu fark ediyoruz. Ana yola çıkmıyoruz Pınar Del Rio’ya doğru gitmemiz gerek, nereden nasıl gidildiğini bildiğimiz için doğru yolda olmadığımızı anlamamız çok sürmüyor. Acaba nereye gidiyoruz?yazisonuikonu

Devam edecek…  @FilizTanya | filiztanya@gmail.com



Yorum yok

Ekleyin