Türkiye’de göçmen işçilik

Erhan Acar |

Türkiye, Özellikle Suriye’deki savaşla birlikte ağırlıklı olarak Ortadoğu ülkelerinden göç alan bir ülke haline geldi. Bu bağlamda eski Doğu Bloku ülkelerinden, Afrika’dan ve Ortadoğu’dan Türkiye’ye olan göç hareketlerini doğru anlamak gerekliliği kendini dayatıyor.

suriyeli-isci-izmir

Göç, kısaca nüfusun yer değiştirmesi olarak ifade edilebilir. 19. yy ve sonrasında bilimsel tartışmalara konu olan göç konusu artık devlet politikalarının da vazgeçilmez bir unsuru haline gelmiş durumda. Bu bağlamda ekonomik, siyasal, kültürel ve sosyal nedenlerle ortaya çıktığını söyleyebileceğimiz göç hareketleri, Dünyanın Türkiye’sinde, Suriye göçü ile birlikte en fazla tartışılan konulardan birisi haline geldi.

Kuşkusuz Türkiye, Ortadoğu’daki emperyalist savaşlar öncesi de göç alan, aynı zamanda göç veren bir ülke konumundaydı. Özellikle Suriye’deki savaşla birlikte ağırlıklı olarak Ortadoğu ülkelerinden göç alan bir ülke haline geldi. Bu bağlamda eski Doğu Bloku ülkelerinden, Afrika’dan ve Ortadoğu’dan Türkiye’ye olan göç hareketlerini doğru anlamak gerekliliği kendini dayatıyor.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, Doğu Bloku ülkelerinden Türkiye’ye başlayan göç hareketleri genel olarak kadın nüfusunu içermektedir. Özellikle ekonomik kaygılarla Türkiye’ye çalışmaya gelen kadınlar, ev eksenli işlerde (hizmetçilik, bakıcılık vs.) istihdam edilmektedir. Bunun yanında işsizlikle yüz yüze kalan birçok kadının da fuhuş sektörüne yönlen(diril)diği bilinmektedir.

Yapılan anketlerde, eski Doğu Bloku ülkelerinden Türkiye’ye gelen kadınların ekonomik kaygılarla göç ettiği, fakat bu göç hareketinin genel olarak kalıcı bir göç olmadığı, belli sürelerle Türkiye’ye giriş çıkış yaptıkları, kazandıkları paraları kendi ülkelerindeki ailelerine gönderdikleri, genel olarak İstanbul, İzmir, Ankara gibi metropol şehirlerde çalıştıkları, evlerde ya da küçük otellerde yaşamlarını sürdürdükleri belirtilmiştir.

Aynı şekilde son yıllarda Afrika ülkelerinden Türkiye’ye de göçlerin arttığı bilinmektedir. Özellikle yine İstanbul, İzmir, Ankara gibi metropollerde yoğunlaşan siyahi nüfus genel olarak süs eşyaları, saat, parfüm vs. satarak yaşamlarını sürdürmektedirler. İşportacılığın dışında ise iş bulamadığı için uyuşturucu sektörüne yönlen(diril)en Afrikalı nüfus, metropollerin en alt gelir gruplarının yaşadığı yoksul mahallelerde, çok kötü şartlarda yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktadır. .

Özellikle AKP iktidarının devlet politikalarında gizli bir belirleyiciliği olan Suriyeli göçmenlerin çoğunluğu Türkiye’nin birçok şehrinde çadır ve konteyner kentlerde yaşamlarına devam etmeye çalışmaktadır.

Çaresizliğin çaresi

Öyle ki bir kişinin bile yaşamını sürdürmekte zorluk çektiği, havasız, boyasız badanasız, güneşin hiç girmediği bodrum katlarda 5-6 kişi yaşamak zorunda bırakılmıştır. Fakat Afrikalı nüfusun çoğunluğu Türkiye’yi, Avrupa ülkelerine göç için, geçiş bölgesi olarak görmektedirler. Yani göçe tabi Afrikalı nüfusun çoğunluğunun asıl amacı Avrupa ülkelerine göç etmektir.

Türkiye’ye geldikten sonra ise çoğunluğu yasadışı yollarla Avrupa ülkelerine geçiş yapmak istemektedir. Bu durum da ortaya uyuşturucu ve fuhuş gibi sektörleşen insan kaçakçılığı şebekeleri devreye girmektedir. Bu şebekeler büyük paralar karşılığı özellikle deniz yolu ile göçmenlerin geçişini sağlamaktadır. Fakat bu geçiş girişimlerinin birçoğu ölümle sonuçlanmaktadır. Küçücük teknelere adeta eşya gibi istiflenen bu yoksul insanlar, umut hırsızlarının kurbanı olmaktadırlar. Geçtiğimiz günlerde Akdeniz’den İtalya’ya geçmek isterken batan teknede 600’den fazla göçmenin ölmesiyle sonuçlanan olay, durumun vahametini bizlere göstermektedir.

Türkiye’de göç, daha doğrusu göçmenler konusu, Suriye’de başlayan emperyalist savaşla birlikte gündeme geldi. Suriye’de ki emperyalist savaş öncesi aşağı yukarı 22 milyon olarak ifade edilen nüfusun yarısından fazlası emperyalist savaşlar yüzünden Suriye’yi terk etmek zorunda kalmıştır.

Göç edilen ülkeler; Türkiye, Lübnan, Irak, Mısır başta olmak üzere dünyanın birçok ülkesine doğru genişlemektedir. Bu bağlamda İçişleri Bakanlığı, 2014’te Türkiye’de ki Suriyeli göçmen sayısının 1 milyon 385 bin olduğunu açıklamıştı. Özellikle AKP iktidarının devlet politikalarında gizli bir belirleyiciliği olan Suriyeli göçmenlerin çoğunluğu Türkiye’nin birçok şehrinde çadır ve konteyner kentlerde yaşamlarına devam etmeye çalışmaktadır.

Çadır ve konteyner kentlerde yaşayan Suriyeli göçmenlerin çoğu emekçi, yoksul insanlardan oluşmaktadır. Bu yerleşim alanlarında yaşayan emekçi yoksul nüfus bugün aynı zamanda Türkiye’nin ucuz işgücünü temsil eder hale gelmiştir. İnşaat, maden, tarım, tekstil, kot kumlama vs. iş kollarında istihdam edilen Suriyeli göçmen işçilerin çalışma koşulları, 1800’lü yılların İngiltere işçi sınıfının koşullarına denk hatta daha kötüdür diyebiliriz. .

Afrikalı nüfusun çoğunluğu Türkiye’yi, Avrupa ülkelerine göç için, geçiş bölgesi olarak görmektedir. Yani göçe tabi Afrikalı nüfusun çoğunluğunun asıl amacı Avrupa ülkelerine göç etmektir.

Çoğunluğun kayıt dışı, çok düşük ücretlere, günde ortalama en az 13 saat, insani çalışma koşullarından uzak bir şeklide çalıştırıldığı Suriyeli emekçiler, aynı zamanda bugünün Türkiye’sinde oligarşinin resmi köleleri haline getirilmiştir. Bu yerleşim alanlarının dışındaki Suriyeli göçmenlerin, orta kesim alt gelir grubuna dahil olabilecek kısmı, yöresel ürünlerin satışını yaparak (esnaflık) hayatını devam ettirmeye çalışmaktadır. Aynı zamanda gözle görülür bir şekilde gittikçe artan dilencilikte, Suriyeli göçmenlerin yaşamlarını devam ettirebilmeleri için başvurdukları çaresizliğin çaresidir diyebiliriz.

Milliyetçiliğin yeni günah keçileri: Göçmen işçiler

Göçler, nüfusu ve sosyal yapıyı değiştirir, siyaset kurumlarını etkiler. Türkiye’de özellikle 90’lı yıllarda Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinden Batı bölgelerine doğru zorunlu iç göçler yaşanmıştır.

Kürt Hareketinin, Kürt halkıyla olan bağını koparmak, Kürt halkının gittikçe yükselen savaşının önünü kesmek ve halkın üzerindeki etkisini kırmak amacıyla, birçok Kürt köyü devlet eliyle boşaltılmış, yakılmış, yıkılmıştır. Bu durum aynı zamanda bölge nüfusunun zorla işçileşme sürecine sokulduğu anlamını da taşımaktadır. Çünkü nüfusun büyük çoğunluğunun geleneksel, toprağa bağlı üretim ve hayvancılık yaptığı Kürt nüfusunun zorunlu göçü, aynı zamanda geç kapitalistleşen Türkiye’nin inşaat, tekstil, maden, metal vs. iş kollarında ucuz işgücünü temsil eder hale gelmiştir.

Türkiye düzen partilerinin, özellikle resmi ideoloji (tek dil, tek din, tek bayrak) eksenli siyaset politikaları, Türkiye emekçi halklarını birbirine kırdırma, yani emek piyasalarında bir yandan rekabet yaratarak emekçi sınıfların birbirlerine düşmanlaşmasını sağlamak, bir yandan da kitlelere ezen ulus milliyetçiliği pompalayarak, emekçi halkların birleşik örgütlü mücadelesinin önüne geçmeye yönelik olmuştur.

Son zamanlarda, uzun süredir Kürt emekçi halklarının üzerindeki bu milliyetçilik namlusu gittikçe hızını artırarak göçmen işçilere dönmeye başlıyor. Özellikle Suriye göçüyle birlikte, Türkiye’de artan Suriyeli ve genel olarak, bu göçmen nüfusu üzerinden yaratılan Arap düşmanlığı, Türkiye emekçi sınıfları içerisinde kendisini iyice hissettirmeye başladı. Düzen partilerinin ve sermayenin, ucuz işgücü dışında hiçbir anlam ifade etmediği bu göçmen nüfus, emek piyasalarında da artık Kürt, Türk ve diğer Türkiyeli emekçi sınıflar için tehlikeli bir rakip olarak görülüyor.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, Doğu Bloku ülkelerinden Türkiye’ye çalışmaya gelen ve işsizlikle yüz yüze kalan birçok kadının “fuhuş sektörüne” yönlen(diril)diği bilinmektedir.

Çok düşük ücretlere çalıştırıldıkları için, zaten düşük olan ücretleri aşağı çektikleri görüşü Türkiyeli emekçi sınıflar açısından en yaygın görüş.

Gazi, Okmeydanı gibi diğer mahallelere göre daha politik olarak ifade edebileceğimiz emekçi mahallelerde, ülkelerindeki emperyalist işgale karşı direnmedikleri, kaçtıkları için onursuz, haysiyetsiz olarak da nitelendirilebiliyorlar.

Bu bağlamda egemen sınıfların yıllardan beri Kürt emekçi sınıflara karşı kullandığı milliyetçilik silahı, ileri zamanlarda azımsanmayacak bir nüfusa sahip olan göçmen işçiler üzerinden emekçileri birbirine kırdıracakmış gibi gözüküyor.

Sendikalar ve emek örgütlerinin tutumu

Emekçi sınıfların, egemen sınıflara karşı en büyük silahlarından biri diye nitelediğimiz sendikalar, göçmen işçiler konusunda yeterli hassasiyeti gösterememektedir. Devlet yedekli sendikaların ağızlarını açmamaları zaten tahmin edebileceğimiz bir durum. Fakat sol sendikalar da bu konuda deyim yerindeyse tepkisiz kalmaktadır. Bu durum emekçi sınıfların enternasyonal dayanışma ruhunu zedeleyen bir tutumdur.

İşçi sınıfının dininin, dilinin, bayrağının olmadığı, hatta illa da bayrak denecekse, tek bir bayrağının olduğu ve o bayrağında dünyanın her tarafında özgürce dalgalanabilecek kızıl bayrak olduğu bilinirken, sendikaların ve emek örgütlerinin göçmen işçiler konusuna karşı tutumu, ezen ulus milliyetçiliğinin ve paralelinde egemen sınıfların ekmeğine yağ sürmektedir.

Bu bağlamda Türkiye’deki bütün emekçileri din, dil, kültür, cinsiyet ayrımı gözetmeksizin birleşik bir örgütlülük mücadelesinde var edebilmek ve bunun için çalışmak kuşkusuz egemen sınıflara en büyük darbeyi vuracak kozlarımızdan biri olacaktır. yazisonuikonu



Yorum yok

Ekleyin