To şiya… çu… / sen gittin

militan kedi |

Yarım kalan gülüşlerin hesabını hangi devlet verebilir? Hangi hukuk sistemi acımı hafifletebilir?

2

Ölüm haberlerini duyduğumuz o an dünya duruyor zannediyoruz ya hani, durmuyormuş. Tüm acımasızlığıyla dönüyormuş. Haberi aldığın o an yaşadığını veya kısa süreliğine öldüğünü hissettiren o an belleğinde onarılmayacak bir acı eşiği açıyor.

Hiçbirimiz canlı çıkamayacağız bu dünyadan biliyorum ama sıralı ölüm diye bir şey vardı. Ve senin anarşist bedenin bu kurala uymadı.

Bir sabahın serinliğinde bir ambulans girdi köy yoluna. Tozu dumana katarak ilerleyerek durdu tahta kapının önünde. Kadınlar başlarındaki tülbentlerini savurarak, dizlerine vurarak ağıtlarla koşmaya başladılar penceresi naylonla kapatılmış bu eve doğru. Uzaklardan duyulan lımîn lımîn daye sesleri, uyuyan bebeleri, uyuklayan yaşlıları korkuyla uyandırdı. Atlar huzursuz, köpekler durmadan havlıyordu…

Üst üste konmuş taşlarla bezenmiş iki üç odalı, sarı ışıklı bu evlerin karşısında ayrık otlarıyla dolu bakımsız bir köy mezarlığı var. Ağaçsız… Kuşsuz… Öylesine yalnız.

Bir çukur kazıyorlar senin için. Henüz 22 yıllık bedenini ve yaşanmamış bir ömrü gömmek için. Bunu düşünmeden kazıyorlar öylesine mağrur. Her ölüm duyulduğunda inanılmaz gelir. İnanmaz insanlar tanıdıklarının ölümlerine. İnanmıyoruz.

Yaşanmamış her düş tamamlanamadığı için genç ölümler daha bir acıtır…

Yarım kalan gülüşlerin hesabını hangi devlet verebilir?

Hangi hukuk sistemi acımı hafifletebilir?

Kurulan düşlerin tamamı sabahsız uykularda artık.

Otopsi kesiklerine bakmak bile canımı acıtmaya yeterken kalbinden vurulmuş olman çıldırtıyor beni. Su damlaları hafifçe süzülüp kirpiklerimden toprağa düşüyor. Ayaklarım varmıyor yanına geleyim. Biraz uzaktan izliyorum çaresizce. Elimi uzatsam kalkar mısın? Mucizelere inanmak istiyorum. Zaman dursun istiyorum. İstediklerim gerçekleşmiyor diğer tüm istediklerim gibi. Sanırım ruhum ilk defa bu kadar keskin bir acıyla karşılaşıyor.

Ölümün kokusu bu muymuş? Beyaz bir çiğdem açmış sanki saçlarında. Güneş vuruyor yüzüne. Parlıyor. Parladıkça gözlerim doluyor. Evin önüne öylece uzatmışlar seni. Benzin soluk. Tenin bembeyaz karlar yağmış sanki üstüne. Kanın çekilmiş. Yapraklarına çiğ düşmüş. Nisan ayında gidilmez be çocuk! Baharda gelinir, gidilmez.

Anlatamıyorum bunu sana. Doğduğum ayı artık sevmiyorum.

Çocukluğunun geçtiği evin içindesin. Son kez. Son olması mı yoksa bir daha olmayacak olman mı daha acı tahayyül edemiyorum. Acıları yarıştırmak beyninim hüzün defterine birkaç sayfa daha eklemesine neden oluyor. Her anason kokusunda seni hatırlayacağım ve asla unutmayacağım şimdiden belli.

Köy evinin dağınıklığı gibi ruhum. Yorganların döşeklerin alelacele toplanmış o köhne görüntüsü, yamalı bir örtünün üstünde her şeyden habersiz uyuyan sarı bir kedi. Birbirinden farklı desenli tabaklar tozlu rafta yoksulluğun o çaresiz yanını anlatırmış gibi dizilmişler. Saatini ve kareli kanlı gömleğini arka odaya koymuşlar bir poşetin içine. Kimse yanına yanaşamıyor poşetin. Hayatımızın bir bölümünü siyah naylon poşete koymuşlar sanki. Hiç unutamayacağım bir görüntüyü daha kaydediyorum bellek çekmeceme… Böyle acı hatıralar hiç olmadık yerlerde hiç olmadık zamanlarda aniden ortaya çıkar biliyorum.

Tüm cesaretimi toplayarak odaya geliyorum yanına. Son defa yüzünü görmem gerek. Biliyor musun güldüğümüz anlardan biri geliyor o an aklıma. Gülümsüyorum. Sen de gülümsüyor gibi duruyorsun. Aslında gülümsemiyorsun ama öyle duruyorsun. Dudağının kenarından hafif bir kan damlası var. Siliyorum mendille. Bir damla kan insanı ne kadar acıtabilir diye düşünüyorum. Bir mendil niye kanarmış şimdi daha iyi anlıyorum.

Ağzının kenarından usulca kızıl kızıl karanfiller topluyorum mezarına koymak için. Seninle bu ülkenin özgürlüğü için mücadele edecektik. Bunu kimse bilmiyor(du). Son ve en ciddi konuşmamızda bu kararı vermiştik. Şimdi ise mezarındayım. Senin bir mezarın olacak ha? Hayretler olsun, diyorum.

Hafifçe eğilip öpüyorum yanağından. Buz gibisin. Sıcak elimi değdiriyorum yanağına biraz ısın diye. Uyansana diyorum kulağına. Uyanmıyorsun, çok sinirleniyorum. Dışarıya çıkıyorum. Gökyüzü üstüme çöküyor altında kalıyorum… Bulutlar üstüme düşüyor uyanmayacağını fısıldıyor.

Bizim buralarda yıldızlar da bulutlar da insana çok yakın… Elini uzatsan değecek gibi dururlar. Kendimize uygun bir bulut seçip üstünde oturup sigara içip özgürlük hayalleri kurardık seninle. Yıldızlara bakıp türküler söylerdik. Bulutlara küsüyorum. Sana da çok kızgınım. Yıldızlarda artık umurumda değil. Ben yeryüzünde, sen gökyüzünde içiyoruz sigaralarımızı.

Veda vakti.

Çıkıyorsun koşuşturduğun evinden eller üstünde… Son kez dönüp bakıyorsun evinin yanındaki okuluna, bahçesine… Kargacık burgacık yazılarla yazdığın defterler, yokluktan gazete kağıdıyla kapladığın kitaplar pencerenin önünde duruyor öylece öksüz. Rüzgâr vurdukça kapakları havalanıyor, sayfaları uçuşuyor. Su getirdiğin, etrafı yosunlarla kaplanmış çeşmenin önünden geçiyoruz şimdi. Sevdiğin kızı görmek için sayısız kez başında beklediğin çeşme uğurluyor seni. Su yürüyor bizimle.

Yürüyoruz beyaz taşlarla kaplanmış ölüler diyarına.

Yürüyoruz…

Yürüdükçe kolum kanadım kırılıyor.

Yürüdükçe, yürüyenler seninle ölüyor sanki.

Gözyaşımın bittiğini düşünüyorum yer yer… Sonraki yıllar anlayacağım ki bitmiyormuş gözyaşı. Yanaklarım tuzlu suyun etkisinden gergin. Bir an geliyor anlayamıyorum nereye yürüdüğümüzü. Çok kısa bir an sonra dehşetle hatırlıyorum. Bastığın yeşillikler, terini akıttığın tarla, ineklerini getirdiğin yaşlı amca, sütünü taşıdığın teyze, birlikte oyunlar oynadığın çocuklar, gülüştüğün arkadaşların, yalnız bıraktığın kardeşlerin, annen baban, çok sevdiğin hala diye seslendiğin teyzen…

Hepimiz arkadan yürüyoruz. Bizi arkandan sürüklüyorsun o çukura doğru.

Son anlar.

Arapça dualar, Türkçe haykırışlar ve Zazaca ağıtlar… Dünyanın bütün dilleri toplanıp gelse anlatamazlar acımızı.

Beyaz çok yakışırdı sana. “Çok yakışıklı oldum di mi?” derdin takılırdın bana. “Yakışmış” derdim. Beyaz bir örtüyle sarmalamışlar şimdi seni. Bu sefer hiç yakışmamıştı işte. Apaçık ortadaydı yakışmadığı. “Hiç yakışmadı bu yaptığın!” diyorum. Duyuyorsun biliyorum. Kapatıyorlar üstünü kara toprakla. Birazdan bırakıp gideceğiz seni. Bu düşünce insanı kahrediyor. Üzerine sayamayacağımız kadar yağmur, kar, dolu yağacak. Su yürüyecek bedenine…

Bırakıyoruz.

Bir daha bu topraklara adım atmayacağım diyorum. Direniyorum. 7 yıl sonra gidebiliyorum. Adım atar atmaz mezarına gidiyorum. Mezar taşının rengi solmuş. Toprağına su veriyorum. Ulaşır mı çürümüş bedenine, bilmiyorum. İçimdeki acı dinmemiş, anlıyorum. Acılar genelde dinmezmiş, daha iyi anlıyorum. Ayaklarımı ve burnumu çekerek ayrılıyorum beyaz taşlı ölüler diyarından…

Mezarlıktan çıkarken dönüp arkama bakıyorum ve Kafka’nın ölüm hakkında söylediği şu cümle geliyor aklıma;

“Ölümün olduğu bu dünyada hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında.” yazisonuikonu



Yorum yok

Ekleyin