Tek bir renk, tek bir kokuyla büyüdük ama sonunda isyanı öğrendik!

Deniz Akdeniz |

Bu böyledir, insan bir kere isyanın güzelliğin tattı mı bir daha vazgeçemez ondan. Bir kere çatlattı mı kabuğunu, geri sinmez artık.

isyan1
Çocukluğuma dair ilk anılarım hep dört duvar arasında. En fazla bir beton yolda. Aksi olan var mı? Bir büyük kentte doğup da farklı cevap verecek olan var mı? Mahallenin ara sokaklarından, sağda soldaki ufacık çimlik alanlardan, içindeki yapay gölle Kuğulu Park‘tan öteye gidebilecek olan olamaz.

İlerleyen yaşlarda, evle okul/evle iş arasındaki caddeler, üst geçitler, arabalar, hafta sonları gidilen AVM’ler, lüks restoranlar, kafeler… Aslında bütününe bakıldığında, bir evin içine sıkıştırılmış hayatlar. Ya televizyonun karşısında geçen geceler, ya bilgisayar karşısında harcanan saatler. Düşünceler ise hep aynı “kariyer, tüketim, para, hırs, daha fazlası, daha daha fazlası.”

Aslında denklem çok basit; tüm gücünle çalışmak+hırs= mevki= para= mutluluk. Peki ya buradaki mutluluk tanımında bir sıkıntı varsa?

Çünkü asfalt sokaklarda başlayan çocukluk hep aynı telkinlerle devam eder: Çok çalışmak zorundasın, iyi bir üniversiteye girmezsen geleceğin mahvolur, müdür-patron-başkan ol, çok para kazan! Çok para kazan ‘iyi’ yerlere gel ki, evin-araban-son model eşyaların olabilsin. Bunları yapmadığında ise sitemler hep aynıdır: Neden takdir almadın? Ayşe üniversiteyi kazanmış ama, Ali terfi almış sen neden alamıyorsun? Bilmem kim senden daha “iyi,” daha “başarılı.” Kısacası kıyas, yarışma, rekabet. Hep bir yarış içinde olmalısın. Hep diğerinden daha çok çalışmalı, daha iyi olmalısın. Diğerini “yenmelisin.”

Hayatını tam olarak bu şekilde yaşa, yaşa ki mutlu olabilesin.

Çünkü mutluluk satın alınabilen bir şey.

Çünkü mutluluk, yaşam adı verilen yarışmada kazanılabilinen bir ödül.

Çünkü mutluluk ancak hak edersen sistemin sana sunacağı bir lütuf.

Aslında denklem çok basit; tüm gücünle çalışmak+hırs=mevki=para=mutluluk.

Peki ya buradaki mutluluk tanımında bir sıkıntı varsa?

Bu mutluluk aslında bizleri asla tatmin etmeyecek, hiçbir zaman içimize sinmeyecek, kalıcı olmayacak hatta ve hatta gerçek olmayan bir mutluluksa?

Ya da burada sevgi, emek, düşler, dostluk nereye oturuyor?

Bu yalnızca daha fazla tüketmek üzerine kurgulu bir yapı. Bundan öteye de asla gidemez.

Biz tek bir renkle, tek bir kokuyla büyüdük. İnsanın doğaya yabancılaşmasının somut örneğiydik.

Gri sokaklarda başlayan çocukluk, para ve statü hırsıyla harmanlanıp ortaya mutsuz bir hayat sunuyor. Her şeyin tüketilecek bir meta olduğu bir dünya. Çünkü bu, daha fazla kâr için ağaçların kesilebileceği, hayvanların sömürülebileceği, insanların evlerinden edilebileceği, derelerin kurutulabileceği bir düzen. Ve bizler, bu düzene uygun insanlar olmalıyız. Onun içinde eriyen, bencil, bireyci, bir o kadar da yalnız ve mutsuz insanlar olmalı ve tüm hayatımızı bilmem ne holdingin sahibi bilmem kim daha zengin olsun diye harcamalı ya da o bilmem kim olmalı ve daha çok zengin olmak için var olan herkesi ve her şeyi sömürmeliyiz.

Aslında en yalın haliyle bu sistemin devamlılığını sağlamalıyız. (Küçük ya da büyük) burjuva yaşantılara hapsolup sömürü çarkının bir parçası olmalı ya da tüm bunlara sessiz kalan akıllı, uslu sistem insanları olmalıyız.

Hiçbirimiz yeşilin içinde büyümedik. Sabaha nergis kokusuyla uyanmadık. Köy kahvesinde tavla atmadık, yazları tarlada çalışmadık, keçileri otlatmaya götürmedik.

Ya da, evimizin yanına yapılan RES’ler yüzünden keçilerimiz tozdan hasta olup otlayamayacak duruma gelince onları otlatmak için dağlara çıkarmak zorunda kalmadık. Tribünlerin gürültüsünden uykusuz geceler yaşamadık. HES’ler yüzünden tek su kaynağımız olan dereler kuruduğu için tarlalarımızı sulayamayıp, o yıl hasat olmadığından aç kalmadık. Yıllarca gözümüz gibi baktığımız zeytin ağaçlarımız kesilmedi. Yanı başımızda patlayan nükleer santral yüzünden çocuklarımız ölmedi, kanser doğmadı.

İşte belki de tam da bunlardan dolayı, HES’lere karşı kepçelerin önüne yatmadık, zeytin ağaçlarına sarılmadık, dozerlerin girişi için jandarma yolu kapattığında 3 saat boyunca ellerimizle taşları taşıyıp yol örmedik.

Biz tek bir renkle, tek bir kokuyla büyüdük. İnsanın doğaya yabancılaşmasının somut örneğiydik.

Hiçbir şey eskisi gibi değil

Ama artık her şey çok farklı. Hiçbir şey eskisi gibi değil. Biz artık sinmeyi kabul etmiyoruz. Susmayı, boyun eğmeyi, razı olmayı lûgatımızdan çıkardık. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” demeyi bıraktık çünkü Ahmet’e dokunan yılanın bana da dokunduğunu anladık. Ben değil biz olduk.

Yırca’da hepimizin içi cız etti. Onların öfkesi bizim de öfkemiz oldu.

Yeşile nasıl da hasret kaldığımızı hatırladık. Çizilen hayata mahkum olmadığımızı gördük. Zincirlerimizi kırabileceğimizi başka bir dünyanın mümkün olduğunu, seyretmek zorunda olmadığımızı anladık. Güzel günlerin tohumlarını Kıymet Teyze’de gördük. Berkin’de gördük. Metin Lokumcu’da, Remi’de…

Kazım’ın dizelerinde yeşerttik.

Bu böyledir, insan bir kere isyanın güzelliğin tattı mı bir daha vazgeçemez ondan. Bir kere çatlattı mı kabuğunu, geri sinmez artık.

Rüzgarı hissetmiştir. Rüzgar ondan yana esiyordur artık.

2013 31 Mayıs’ından beri bizden yana esiyor yel.

Artık fırtınayı koparma zamanı. Kabukları kırıp, küreklere asılma zamanı.

Artvin’in, Akkuyu’nun, Karadeniz’in çığlığı olma zamanı.

Gün isyan günü!

Gücümüzü büyütme, direnme, hesap sorma günü!yazisonuikonu

Ne gün batışı ölümlerin üzüncüne

ne tan atışı doğumların sevincine

ey bir elinde mezarcılar yaratan,

bir elinde ebeler koşturan doğa

bu seslenişimiz yalnızca sana

yaşamasına yaşıyoruz ya güzelliğini

bitmedi daha sürüyor o kavga

ve sürecek

yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!1

  1. Adnan Yücel, Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek


Bir yorum

Ekleyin
  1. turkpunk

    3 gün önce Cudi’de TSKnın top ateşi sayesinde yangın çktı ve halen devam ediyor. Doğa tahrip ediliyor. Maalesef burada duyulması gereken hassasiyeit Türkiye’nin diğer bölgelerinde oluştuğu kadar göremiyoruz. Kürdistan olduğu içinmi? sorusu aklımdan bir türlü çıkmıyor.


Yeni yorum ekleyin.