Tecridin rengi, Kumi’nin bahtı kara

Hatice Eroğlu Akdoğan |

Tecrit hücrelerine girmemek için direnirken vurulanların cenazeleri soğuk, karlı günlerde toprağın sıcak koynuna konuluvermişti. Yine de bir ana oğlu üşümesin diye mezarına battaniye ile koşmuştu.

Hayata_donus_kogus_yangin

Aslında salt siyasi tutsakları değil onlarla birlikte bütün toplumu tecride sürükleyen o kanlı süreç, Kumi’nin kederli yüzünü de iyicene solduran bir zaman olmuştu.

Yalanı yok! Kumi ya da sol siyasi şahsiyete sahip kişilerin Kumi Ana’sı acı ve keder yorgunuydu. Tanımadığı ya da az tanıdığı insanlarla hemen hemen hiç konuşmaz, diyaloğa girmezdi. Onun kim olduğunu, nasıl bir hayat geçirdiğini bilmeyenler Kumi’nin aynı gerginlikteki yüzünden, iç dünyasını ele veren bakışlarından, hep bir derdi olan yaslı ve acılı bir kadın olduğunu kolayca anlayabilirdi.

Kumi’nin torunlarından biri bahsetmişti; Dersim Katliamı‘nda Kumi küçük bir bebekmiş. Belki de o zamanlar söz konusu bebeğin “Kumru” olan adı, kestirmeden “Kumi”ye henüz evrilmemişti. Dersim toprağında ’37-38 can telaşında bir kaçış anı. Akrabalarıyla birlikte yollara düşen genç bir delikanlı Kumi’yi kucağına alarak nehirden karşıya geçirir ve kurtulurlar.

Gel zaman git zaman Kumi’yi kurtaran delikanlı evlenir, çocukları olur. Ve eşi hastalanarak ölür. Genç olduğu için ikinci evliliğini yapar. Kumi’nin torununun anlatımına göre adamın ikinci eşi Dersim kıyımında kendi kurtardığı o bebektir. Her halde kadercilere sorsanız, “Allah onu baştan yazmış ki bebeği sudan geçirmesi için eline vermiş” deyiverirler.

Neyse gerçek olan şey bu sefer birbirlerini eş olarak kucakladıklarıdır. Adamın Kumi’den de çocukları olur. Bunlardan Mazlum 12 Eylül sonrasında Elazığ’da gözaltına alınır ve işkencede katledilir. Kapısına yanaşıp tutuklusunu sormanın bile o dönem cesaret istediği Elazığ’da, aile büyük bir cesaret örneği göstererek Mazlum’u sahiplenir, cenazesini alır ve defneder. Her ana gibi çocuklarına çok düşkün olan Kumi’nin yüreği artık bir yangın yerinden farksızdır. Bir ayağı köydeki aile mezarlığında yatan tek oğlunun yanı başındadır. Kumi evine barkına bakar. Çocuklarını büyütür. Fabrikada iş bulup bir de dışarıda düzenli olarak çalışmaya da başlar ancak içinde oğlu Mazlum’a duyduğu özlem ve acı onu bir gün olsun bile terk etmez. Yüreğindeki sızı yüzüne ve bakışlarına hep kara bir gölge gibi vurur, durur.

Ve en küçük kızı, annesi için güllerden bir parça olan Yazgül’ün varlığı bile o kara gölgeyi silmeye yetmeyecektir. Yine de o her evladına, Mazlum’a duyduğu acı oranında sevgi ve şefkat besler. Her yavrusu bir diğerinin ağırlığını düşürmeden yürekte ayrı ayrı köşelerde kendi tahtında kuruludur.

Zaman anaların acısını dindirir ya da aşındırır mı ola? Aşındırsa de geriye ne bırakır, onu ancak yaşayan bilir. Kumi Ana’da keder hep baksın bir duygudur. Mazlum’un işkencede öldürülüşü içinde derin bir yaradır. Öyle ya da böyle acısının yanı başında çoğaltır çocuklarını. Abileri Mazlum’un yolundan giden kızları, annelerinin kaygılarını depreştirse de Kumi’nin katlanmaktan başka yolu yoktur.

Gelişip büyüyen kızları teker teker evleniyordu. Anasının evini en son Gülseren de dedikleri Yazgül terk etti. Ana, en küçük kızı Yazgül’e ayrı bir düşkündü. Kumi’nin ikinci bir Ahmet’i denilebilecek, -Kumi’nin ciğerini yakan ilk Ahmet’i kocasının ilk eşinden torunu olan Ahmet’ti. ‘92’de o Dersim’in dağlarında vurulup, düşmüştü- Yazgül’ün eşi Ahmet, Mersin’de katledilip kızı acıyla sarsıldığında ana bir kez daha perişan oldu. Yazgül’ün yüreğinin acısı anasını da dağlamıştı. Kızının üstüne daha bir titrer olmuştu. Yazgül için bu sefer Elazığ’dan kalkıp Adana ve Mersin’e gidip gelmeye başladı.

Morgda en sona kömürleşmiş kadınların cesetleri kalmıştı. Birini diğerinden ayırmak olanaksızdı. Bir yola baş koyup eriyen, eridikçe ellerini birbirine kenetleyen yoldaşlar olmuştular. Teşhis edilemediler. Birinin boynunda yine kömürleşmiş bir kolye bulunması cesedin Yazgül’e ait olabileceğine yoruldu, o kadar…
Yazgül İstanbul’a geldiğinde Kumi onu burada da bulmuştu. Şalvarı ve başına doladığı oyalı tülbendiyle kendine özgü dünyası olan bu kederli kadını İstanbul’a geldiğinde tanımıştım. Yazgül, “sağ-salim olup olmadığıma bakıyor anam” demişti.

Bundan aylar sonra kimimiz için Gülseren, kimimiz için Yazgül gözaltına alınıp tutuklanmıştı. Sanırım aile bireyleri bu tür gelişmeleri Kumi Ana’ya mutlaka alıştıra alıştıra ya da olağan bir durum gibi anlatmaktan öte çareleri yoktu. Böyle de olsa Yazgül’ün anasının kaygılanmaması mümkün olamaz tabi… Kızının tutukluluğuna da katlanarak, alıştı. Yıllarca arada bir de olsa görüşüne geldi gitti.

Yaşlanırken Mazlum’un mezarını yakınında istiyor, Elazığ’a uzak diye köyden şehir mezarlığına nakletme çalışması da yapıyordu. 2000 yılı, sonbaharın son günlerinde tecride karşı ölüm orucu başladığında Kumi Ana tam da o günlerde son gelişmelerden habersiz, Mazlum’un mezarını Elazığ’a getirtmiş olmanın buruk sevinci içindeydi. Sevinç dedimse, bunun karşılığı Kumi’de gülen bir yüz değildi tabi… Yüzü yine gergin, bakışları yine kaygılıydı ancak istediği bir şeyi elde etmiş olmanın rahatlığı sevinçse, evet öyleydi. Bu sonucun onun acısını bir nebze daha azaltmış olacağını düşünerek ondan habersiz bizler de sevinmiştik.

Tecride karşı ölümüne direnişe başlayanlardan biri olan Yazgül’ün görüşüne Kumi’yi büyük kızı özellikle İstanbul’a getirmişti. Görüş kabinleri, o gün her iki yanda da yoğun bir heyecan ve koşuşturma yaşıyordu. Zira aileler çocuklarının ölüm orucu kararını öğrenip ziyarete koşmuştu. İçeridekiler ise öylesine amansız direnişte ailelerinin desteğini sağlamanın, onları ikna etmenin sorumluluğu içindeydiler. Yalnız Kumi Ana, kendi kızının da ölüm orucunda olduğunun farkında değildi. Karşılıklı hoş-sohbet derken Yazgül dayısının ziyaretinden ve kendisine hediye olarak getirdiği boynundaki altın kolyeden de bahsetmişti. Annesi Mazlum’u yakınına aldığını Yazgül’e söylediğinde bir de birlikte buna sevindiler. Yazgül ölüm orucu kararının annesini çok sarsacağını bildiği için açıklama yapmamış, alnındaki yıldızlı kırmızı bant için “akşam eğlenceden kalma” türünden sözlerle geçiştirmişti. O görüşte günlerden cuma idi. Ee uzaktan gelmişlerdi. Birkaç gün İstanbul’da kalıp salı günü bir görüş daha yapacak ve sonra memleketine dönecekti. Onun için İstanbul’dan ayrılmamıştı.

Kızıyla birkaç gün içinde yeni bir görüş daha yapacak olması Kumi’yi heyecanlandırmış olmalıdır. Ana hasreti, ana kaygısıyla kim bilir uykusu nasıl rüyalara dolandı da o düşleri neye yordu. Kızını alevlerin ortasında görmüş müdür acep? Elini uzatıp karanlığı parçalamak için alevler içinde pervane olan yavrusunu çekecekken, tepeden inen bir el kendisini engellediğinde Kumi uykudan sıçramış mıdır? Ve ya rüyasında çok gülüp de bunun tersinin olacağını düşünmüş müdür? Daha neler, neler… Olur ya analara ayan olur derler de ondan işte. Kumi’nin ince yüreği neleri duyumsadı, günleri, saatleri nasıl saydı bilinmez ama ortalık 19 Aralık 2000 pazartesi sabahına devletin hapishanelerdeki siyasi tutsaklara saldırı başlattığı haberiyle uyandı. Önceden planlanmış, her haliyle teçhizatlandırılmış bir katliam gerçekleştiriliyordu. Hesabı henüz verilemeyen bir yangın sarmıştı Bayrampaşa Hapishanesi‘nde kadın bedenlerini. İçlerinde Yazgül’ün de olduğu yedi kadın dünyaya ilan olduğu üzere diri diri yakıldı. Cesetler yandıkça eriyen, eridikçe büzülen kapkara bir kömüre dönüşmüştü. Morgda kömür parçaları vardı ve bu parçalar özünde günümüzü, geleceğimizi köreltmek, yozlaştırmak isteyenlerin halka reva gördüğün hayata dair rengin ta kendisiydi.

Yokluk ve acılardan büzülerek incelmiş Kumi Ana’nın ne aklı, ne de kalbi bu manzarayı kaldırabilirdi. Herkes de zaten kömür parçası cesetler karşısında şoktaydı. Kimlikleri bile tespit edilemiyordu cesetlerin. Aksilik bu ya havalar tam da o günlerde kara, borana bürünmüştü. Sanki yangınlara su serpmek, içeride susuzluktan dudakları çatlayanlara gökten birer damla olmak istercesine gökyüzü ağlıyordu. Tecrit hücrelerine girmemek için direnirken vurulanların cenazeleri soğuk, karlı günlerde toprağın sıcak koynuna konuluvermişti. Yine de bir ana oğlu üşümesin diye mezarına battaniye ile koşmuştu.

Morgda en sona kömürleşmiş kadınların cesetleri kalmıştı. Birini diğerinden ayırmak olanaksızdı. Bir yola baş koyup eriyen, eridikçe ellerini birbirine kenetleyen yoldaşlar olmuştular. Teşhis edilemediler. Birinin boynunda yine kömürleşmiş bir kolye bulunması cesedin Yazgül’e ait olabileceğine yoruldu, o kadar…

Kumi, Yazgül’ün ölümünü anladı da yanıp kavrulduğunu asla bilmedi. Gerçeği köşe bucak kaçırdılar anadan. “ Tabutu açmak yasak” diye Kumi’yi daha büyük bir şoktan kurtardılar.

Diri diri yanıp karalardan en kara olan kadınların cesedi bu ülkenin sessizce öldürülmesine giden yolun başlangıcı olduğu kadar, Kumi Ana’nın karardıkça çöken yüreğiydi de. Dayanmak için Kumi’nin ömrü de gücü de yoktu artık. Gökyüzünde güneye doğru göçen kuşlara el sallayıp, ‘kızıma göz-kulak olun’ diyecekken yutkundu, ses içinde patladı. Kuşlar en son, noktaya dönüşüp belirsizleşti.yazisonuikonu



Yorum yok

Ekleyin