Tatilden dönüş dilekçesi

militan kedi |

Ara vermek için uzaklaştığınız sorunlu yıpratıcı ilişkinize geri dönmek gibi yaşadığınız şehre dönmek. Ki dönülen yer Ankara ise misal daha acıklı. Hatta bildiğin dram İmdb puan sıralamasında 9.8 alacak kadar…

Fotoğraf: Vladimir Nikulin

Fotoğraf: Vladimir Nikulin

Her tatil dönüşü eve girdiğim o ilk an aynı his aynı bakış… “Yine geldik”le “olsun ya gene de iyidir iyi” düşüncesi içerisinde kapının kilidini çevirdiğin o an elimde kolumda taşıdığım bavulları çantaları “lönk” diye yere atıştan sonra yorgunlukla çıkan “sonunda” cümlesi… Biraz hüzün biraz da güvende olduğun daha doğrusu her ayrıntısını bildiğin yere dönmenin rahatlığı…deniz kabuğu

Önce her eve has olan o koku çarpar yüzüne, annenin “evin gibisi yok” cümlesi çınlar kulaklarında, otobüs ile gidilmişse kendini önce yatağa atar, sessizliği dinler havada uçuşan tozları izlersin… Uçak ile gelinmişse bavulu açar, kirlilileri makineye atar tekrar uzanırsın. Aynı seremoniyi tekrar yaşarsın. Sahilden getirdiğin kumlara uzun uzun bakar. Buraya kadar eşlik ettikleri için teşekkür edip şehrin kanalizasyonlarına uğurlarsın… Denizden topladığın çakıl taşlarını ve deniz kabuklarını diğerlerinin yanına koyarsın.

Bekleyen faturalar, sulanacak çiçekler, havalanması gereken odalar, ütülenmesi gereken elbiseler, “vardım ben iyiyim” diye aranması gereken kişiler ile şemsiyeli sokak, çilingir sofrasında ki kabak çiçeği dolması, pansiyonun pofuduk kedileri, sahilde oynaşan çiftler hepsi ama hepsi birbirine karışır. Tatil ile gerçeklik arasında ki serapla mayışırsın…

Şimdi istemeyerek geldiğin kalabalıklar arasında bir süreliğine dolaba bıraktığın maskeyi gönülsüz olarak takma sırası…

Ara vermek için uzaklaştığınız sorunlu yıpratıcı ilişkinize geri dönmek gibi yaşadığınız şehre dönmek. Ki dönülen yer Ankara ise misal daha acıklı. Hatta bildiğin dram imdb puan sıralamasında 9.8 alacak kadar..

Rüzgarın ve güneşin vurduğu teninde uçuşan sarı tüylerine baktıkça masmavi denizi, anason ve kahve kokan daracık arnavut kaldırımlı sokakları hatırlarsın… Artık şehir hayatına senkronize olmanın vaktinin geldiğini bilirsin. Bir hüzün mevsimi olan sonbaharın arkasından gelmesi de cabası. Kafada tek soru olur. Buradaki mi gerçek benim, yoksa orada iskelede ayaklarını sallayarak küçük çocuklar gibi gülümseyerek bıraktığım mı? Denize düşen ay dedenin gölgesiyle konuşup, pansiyonun sallanan kırmızı sandalyesinde göğsünde kitapla uykuya daldığın o rahatlık burada var mı? Sahi en son ne zaman kafandaki tüm sorunlardan sıyrılıp sandalyede elinde kitapla uykuya daldın? Şimdi istemeyerek geldiğin kalabalıklar arasında bir süreliğine dolaba bıraktığın maskeyi gönülsüz olarak takma sırası… Tam takacakken tekneden kendini serin sulara bıraktığında mavi ile turuncu saçlarının sevişmesini görmek de neyin nesi… Fazla maviye mağruz kalmaktan işte bunlar…

Bu şehirde insan olacağıma bu sahil kasabasında kedi olsaydım ya…

Martıların bir çipura başı için çığlık çığlığa olan yemek yarışı yüzümü gülümsetmeye yetiyorken şimdi ofis masasında duran, aynaya yapıştırdığım “gülümse hadi!” post itini bile okumaya üşeniyorum.
Kendi kendimle konuştuğum ve eğlendiğim anlar gittikçe çoğalıyor sanki… Şu beyaz panjurlu mavi kapılı ev kimin acaba? Kiminse kimin öğrensen ne olacak? Ne şanslı insanlar ama! “Canım sürekli de burada yaşanmaz ki sıkılır insan” düşüncesi ile kendimi bir nebze rahatlatmanın tesellisiyle omuz silkiyorum.

Şu ağacın altında kitap okuyan çocuk da ne yakışıklıymış! Yunan tanrısı gibi alimallah. “Radyoda çalan parça sana gelsin ey tanrı!” diyorum içimden. Sezen’den kaçın kurası çıkıyor Ne isabet ama. “Yavrum baban nereli?  Nereden bu kaşın gözün temeli?  Sana neler demeli?” Ayyyy kısmını sesli diğer kısımları bilmediğimden uydurarak ve tanrıyı geride bırakarak saçımı savurarak eğlenerek yoluma devam ediyorum…

Kendimi kandırmanın ve eğlendirmenin haklı gururuyla gün batımını izliyorum. Hayalini kurduğumuz şeylerin diğer insanlar tarafından kolaylıkla yapılışını hatta yaşandığını görmek biraz canımı sıkıyor belki. Şehir hayatındaki başarımız buralarda pek bir şey ifade etmiyor gibi.

Bedenim sabah uyanmak için hırçınlıkla kahvesini karıştırırken ruhum teknenin üstünde yastıkla yüzümün arasında bir yerlere sıkışmış durumda. Yüzümün üstündeki yastık izi, damağımdaki balık ve biranın mayhoş tadı, martıların bir çipura başı için çığlık çığlığa olan yemek yarışı yüzümü gülümsetmeye yetiyorken şimdi ofis masasında duran, aynaya yapıştırdığım “gülümse hadi! “ post itini bile okumaya üşeniyorum.

Kaçamadığımız yerlere seferler düzenliyor hayallerimiz… Güneş düşer elbet yoluma diye umut ederek günlerimizi solduruyoruz bu gri kentlerde. Umut etmek işkence halini alıyor yavaştan. Ufak yeşillikler, minik su birikintileri arasında suni mutluluklarımızı fotoğraflandırıyoruz.

Oralarda daha bir cesaretleniyoruz sanki. Söylemeye çekindiklerimiz, itiraflarımız, aşk acılarımız daha hoyratça çıkıyor ağzımızdan…
Oralarda daha bir cesaretleniyoruz sanki. Söylemeye çekindiklerimiz, itiraflarımız, aşk acılarımız daha hoyratça çıkıyor ağzımızdan… Kelimelere daha bir can veriyor gibiyiz, mektuplar yazıyor şarkılara en içten ses tonumuzla eşlik ediyor ağız dolusu sövmek istediklerimize kırık bir gülümsemeyle boşver diyebiliyoruz. Daha bir hoyratlaşıyor sevgimiz, rahatça dile getiriyoruz istediklerimizi… Üç günlük dünya be metaforu daha güçleniyor oralarda..

Ters çıkarılan tişört gibi, makyajsız suratımız kadar rahatız. Kravatlı statü sahibi bir adamın içinden ıslık çalıp top koşturmak isteyen afacanın çıkması gibi, çillerini on milyon baloncuk kapatıcıyla kapatmadan gülümseyince daha da güzelleştiğini anlayan kadın gibi rahatız…

Giderken her şey bıraktığın gibiyse mi daha iyi, bir şeyler değiştiyse mi daha iyi? Karar veremiyorum…

Giderken efendi efendi bavula sığan kıyafetlerin dönüşte havaalanında tartılırken fazla gelmesi niye? Ben ruhumun tortularını atmaya çalışırken kıyafetlerimin isyan çıkarması neden? “Onlara bile ağır geliyorsa işte dönmek” deyişimi anlamsız bir surat ifadesi ve zoraki gülümsemesiyle savuşturmaya çalışan uçuş personeli seni de anlıyorum.

Bu ülkenin kadına tahammülü yok, direnen kadına asla tahammülü yok, hem kadınsa hem direniyorsa hem de kürtse ölmeli hatta çırılçıplak ifşa edilip önünde fotoğraf çektirilmeli.

Bir süre sonra kısa bir tatilden;  yılların yapamadığını beklediğim için hafif bir aptallık seziyorum kendimde. Aslında kafanın rahatladığı falan da yok; her şeyi beraberinde getirmişsin, dönerken de sırtında taşıyacaksın bunu çok iyi biliyorsun. Nerden mi? Bir gün haberlere bakmadın ikinci gün dayanmaz bakarsın… Sokak ortasında çırılçıplak bir kadın bedeni görürsün… İnsanoğlu ne garip… Bu ülkede yaşadığını sen hemen unutursun ama bu ülke unutturmaz. O zaman anlarsın bu sahil de  bu şehir de hatta Afrika da dahil bu acıklı şiire. Bu ülkenin kadına tahammülü yok, direnen kadına asla tahammülü yok, hem kadınsa hem direniyorsa hem de kürtse ölmeli hatta çırılçıplak ifşa edilip önünde fotoğraf çektirilmeli. Thomas Mann’ın dediği  geliyor aklıma...“Milliyetçi olmak için, belirli bir derecede zihinsel engelli olmak lazım”

Tüm sokağın dinleyeceği şekilde haberleri izleyen yaşlı teyzenin televizyonuna kulak veriyorum. Birkaç gün kötü haberlerden uzak durma isteğini başarıyla yerine getiremiyorum. Ve özlediğin hayali adama mektup yazarken tarihe tanıklık etsin diye şu satırları düşüyorum;

Sevgilim Doğu’daki olağanüstü halden isyandan yıkımdan burada batıdaki insanlar süslü spikerin söylediği birkaç ağdalı yalana hemen tavlar. Yaşlı teyze anlatılanlara anında inandı ve asla sorgulamadı ülkenin bölünmemesi için temennide bulundu televizyonu kapatıp balkondaki çiçeklerini suladı. Artık yarın sabah ki sahil yürüyüşünde arkadaşlarına gündem haberlerini kendinden emin bir şekilde verebilir. Balkonda ki çiçekleri Varto’da öldürülen Ekin’den daha önemli çünkü. Küçük bir kınamayı bile hak etmiyor bu devlet yaşlı teyzenin nazarında… Bir çiçeğin tomurcuğu kadar değerli değil Ekin… Çok acıklı değil mi sevgilim?

Bunları ve daha fazla kötü haberlerin hepsini okumak için gri dükkanıma dönmek üzere havalanıyoruz. Uçağın adını uyku uçağı koyuyorum.

bulutNe vakit İzmir’den Ankara’ya uçsam uykum gelir başka hiçbir uçuşta gelmeyen uykum bu şehirler üzerinde gelir. Aslında benim uykum hep gelir. Bir ara kendime uygun bir bulut seçtim, “müsait bir yerde inebilir miyim?” dedim pilota.  Ne pilot duydu ne de başka biri, zaten sonra tekrar dalmışım. Kar beyazı tombul bulut  içerisinde bir kedinin kendine yer yapması gibi yer aradım ve kalan uykuma orda devam etmeye karar verdim.

Hayatımın kararıydı o an. Uyandığımda Cemal Süreya’nın karısı Zuhal’e yazdığı mektupları okudum. Ne aşık adam… Belli ki o da çok seviyormuş naif insanlar ne olacak. Bize naif insanlar hep yamuk yapsın biz diğerlerini kitaplardan okuyalım. Ruh hastası ve kıskanç kız arkadaşlardan kendini bilmez tripsever kaba hadsiz densiz evli ama bekar gibi takılan erkeklerden uzak bulutlara yakın diyorum. Az insan, az eşya, az sorun, çok kedi, çok köpek, çok deniz, çok gezmek, çok gülüş ve özgürlük… Sorumluluklarımı sıfırlayıp bu buluta taşınmak istiyorum bu ülkeden, bu hükümetten, yukarıda bahsettiğim tüm insan tiplerinden uzak bu buluta taşınmak istiyorum efendim…

Arz ederim.yazisonuikonu



Yorum yok

Ekleyin