Süreçsel Arkeoloji: Arkeolojide statik akıldan diyalektik akla geçiş

Serhat Halis |

Arkeoloji son 50 yılına kadar bu değişim süreçlerini açıklamaktan ziyade; kültür ve kap kacak arasında bir ilişki kurarak, insan topluluklarını neredeyse yaptıkları kap kacağın biçimine göre tasnifleyerek gelmiştir.

İnsanlığın gelişiminin belirli bir aşamasında ortaya çıkan bilim; kuşkusuz ki bin yılların deneyimi ve bu deneyimin tutarlı korelasyonlar haline getirilmesiyle mümkün oldu. Sadece bilim mi? Şüphesiz değil. İnsan (kafa ve kol) emeğinin tüm ürünleri bu şekilde kendini var oluşun bir parçası haline getirerek; insan yaşamının ergonomik ve estetik açlığını doyurmaya çalıştı. Bu anlamıyla bilim de; sanat, din, politika, mitoloji, kültür vb. gibi üst yapısal yaratımlarının bir bileşenidir.arkeo3

Bu üst yapısal yaratımlar ise; var oluşun en temel şartı ve belirleyeni olan hareket (diyalektik) yasasına bağlı olduğu için ve olduğu sürece; sürekli bir değişim ve gelişim halinde görüngülenmektedir. Bu anlamıyla “kültür”; insanın yerleşik yaşama geçişinin belirli bir evresinde; bireyin bireyle, bireyin toplumla ve toplumun toplumla kurduğu ilişkinin sürekli hareket eden halidir. “Kültür” nasıl ki aç yırtıcılar tarafından parçalanan bir gladyatörü toplu halde izlemek için yapılmış Arena‘dan, kültürel/sanatsal bir aktivite olarak gerçekleştirilen sinema filmini toplu halde izlemek için yapılmış sinema salonuna geçişi sağlayan bir sürecin işiyse; “bilim” de, hayatta kalabilmek için üretilmiş ilkel bir “el baltası“ndan; Güneş Sistemi’nin dışına çıkmak üzere olan “Voyeger 1” uzay aracına kadar değişim ve gelişim gösteren bir sürecin neticesidir.

Kültür de, bilim de sürekli bir değişim halindedir ve bu değişimin insan yaşamı üzerindeki etkilerinin hem sonucu ve hem de nedenleridir diyebiliriz. Şu halde özellikle kültürleri inceleyen bilim disiplinlerinin, bu değişimi (yani süreci) temel bir referans noktası olarak belirlememiş olması; o disiplinin belirli ölçülerde zayıflamasına neden olabilecek önemli bir etkendir.

Arkeoloji, kültürleri inceleyen bilim disiplinlerinden biri olarak; insan topluluklarının kültürel değişim süreçlerini ve bu değişimi yaratan nedenleri tanımlamak ve açıklamak işidir de aynı zamanda. Lakin arkeoloji son 50 yılına kadar bu değişim süreçlerini açıklamaktan ziyade; kültür ve kap kacak arasında bir ilişki kurarak, insan topluluklarını neredeyse yaptıkları kap kacağın biçimine göre tasnifleyerek gelmiştir.

Geleneksel Arkeoloji’nin aşılması

“Geleneksel Arkeoloji” adeta insanın bir sürecin şekillendirdiği “materyal” olduğu gerçeğini göz ardı ederek, olay ve olguyu statik materyaller biçiminde algılama ve tanımlama eğilimi göstermiştir. İnsanın yarattığı ürünleri, zaman ve mekân gibi iki boyutlu bir parametreden değerlendirerek; insan topluluklarının en büyük ürünü olan “kültür”ün diğer pek çok bileşenle kurduğu bağı görmezden gelmiştir. Tam da bu aşamada 20. yüzyılın ikinci yarısında, kültürel değişim süreçlerinin önemini ve bunun arkeolojinin temel meselesi olduğunu belirten görüşler gün yüzüne çıkmaya başladı. İlk kez 1962 yılında “Antropoloji olarak Arkeoloji” isimli makalesiyle Amerikalı arkeolog Lewis R. Binford’un literatüre soktuğu bu anlayış; 60’lı ve 70’li yıllarda içinden geçtiği tartışmalarla gelişti ve günümüze, arkeolojiye dair önemli bir perspektif sunan disiplin olarak ulaştı.antro

Binford ve devamında gelen “Yeni Arkeoloji” kuramının destekçileri; esasen tarih ve insan topluluklarını statik bir malzeme olarak değerlendiren ve insan yaratımlarını sadece zaman ve mekân zeminine hapseden “Geleneksel Arkeoloji”yi güçlü bir eleştiriye tutarak; zaman ve mekân zemininin katkılarını kabul etmekle beraber; insanı ve tarihini anlamak için, kültürü ve bu kültürlerdeki değişimi sağlayan nedenleri de öğrenmek gerekliliğinden bahsedeceklerdir. Bunun için ise; kültürü, bütün bileşenleriyle değerlendirmek; din, ideoloji, teknoloji, politika ve ekonomi gibi çok yönlü bileşenlerin bir ürünü olarak görmek gerektiğini vurguladılar.

Dolayısıyla, “Geleneksel Arkeoloji”nin sorduğu; “ne, ne zaman, nerede” sorularına, “nasıl ve neden” gibi cevabı tanımlama yapmaktan çok açıklama yapmak olan soruları da ekleyerek, disipline bir yöntem olarak önerdiler. Bu yeni anlayışa göre; arkeologlar bundan böyle durum tespiti yapıp tanımlamakla beraber ve daha ziyade, kültürlerin neden ve nasıl değiştiklerine yönelik açıklamalarda bulunmak durumundadırlar. İşte bu kültürel değişim süreçlerini açıklamak gibi kendine temel bir amaç edinmiş “Yeni Arkeoloji”ye, “Süreçsel Arkeoloji” de denmektedir.

Süreçsel Arkeoloji

Süreçselci arkeologlar, kültürün “altsistemler”iyle oluşan, karmaşık bir organizma olduğunu ifade etmektedirler ki bu doğru bir yaklaşımdır. Birçok “altsistem”den oluşan bir bütün olarak kültürü doğru analiz edebilmek için, o kültürün tüm “altsistemler”ini ifade eden kültür kalıntılarına sahip olmak gerekir. Oysa arkeolojik kazılar, bir medeniyete ya da kültüre ait kalıntılar içerisinde sadece “altsistemler”den birine ya da bir kaçına ait detaylı kanıt ve kalıntılara ulaşabilmektedirler. Bu durum ise, o kültüre dair tutarlı bir fikir edinmek için yeterli bir zemin sunmamaktadır.arkeo1

Bu hususta “Süreçsel Arkeoloji” “ara bağlam” biçimde ifade ettiği bir yöntemi ileri sürmektedir. Bu yöntem, günümüz insan topluluklarının kültürel refleks ve değişimlerine bakarak, geçmişte yaşayan insan topluluklarına ait ürünleri değerlendirebileceğimizi ifade etmektedir. İnsanların davranış örgüleri; determine bir durum arz etmektedir. Dolayısıyla bugünkü insan topluluklarının olay, olgu ve devinim karşısındaki değişim ve pozisyonları ve ürünleri ile “eski insan”ın; olay, olgu, devinim karşısındaki pozisyonu ve ürünleri arasında tutarlı bir bağıntı kurulabilir. Herhangi bir kazıda bulunmuş, herhangi bir envanterin değerlendirilmesi de, bu “ara bağlam” kuramına göre yapılarak; esasında hem kalıntıya ve hem de o kalıntının ait olduğu kültürel formasyona dair daha tutarlı çıkarımlarda bulunulabilir.

Bununla birlikte “Süreçsel Arkeolojiyi” “Geleneksel Arkeoloji”den farklı kılan en temel özelliğinin; statik bir mantıktan kurtularak, diyalektik bir zemine oturması olduğunu belirtmek gerekir. Süreçselci arkeologların; insan topluluklarının değişim ve yaşamları üzerinde etki eden unsurlar arasında; çevresel etkenler ve maddi alt yapısal olgular olduğu gibi; din, ideoloji, teknoloji ve siyaset gibi çeşitli üst yapısal arenaya ait olguların da yer edindiğini belirtmiş olmaları, bu diyalektik yaklaşımı teşhir eden önemli bir örnektir.

Var oluşun kendisi statik olmayan ve sürekli bir hareket halinde olan “şeyler”le mümkündür. Bu hareket hali kimi “şeyler”de ve kimi zaman insanın algılayamayacağı kadar yavaş ya da sezdirmeden akabilmektedir. Bu durum ise duyu organlarıyla sadece belirli bir noktaya kadar çevreyi algılayabilen insanı, kimi durumları satatik bir şeymiş gibi değerlendirmeye itmektedir. Günlük hayatta sıradan bir ahşap masanın hareket halinde olup olmadığının, sıradan insanlar olarak bizlerin gündemini meşgul etmesi pek düşünülemez. Ancak mesele bilim ise ve bilim içerisinde de insan topluluklarının kültürlerini inceleyen bir disiplin ise; diyalektik ve hareketin döl yatağı olan değişim süreçlerinin temel bir gündem olması, olmazsa olmaz gibi görünmektedir. Süreçsel Arkeoloji de, Arkeoloji’de eksik kalmış bu temel boşluğu doldurmayı başarmış bir kuram ve akım olarak “bilim sahnesi”nde yerini almıştır.



Yorum yok

Ekleyin