Son kozlarını oynayan çılgın düzenbazlar

Şaban Tüysüz |

Allayıp pullayıp önümüze sürdükleri o büyük (!) “davayı” kaybettiklerini, treni çoktan kaçırdıklarını, göle çaldıkları ekşi mayanın tutmadığını onlar da biliyor.

son kozlar
Çoğunluğu oluşturan hatırı sayılır muhalif damar üzerinden yüksele yüksele en tepedeki iktidar nimetlerine kavuşarak, adeta bir “güç zehirlenmesi” içerisinde ülkeyi yangın yerine çeviren İslamcı siyaset erbapları, artık son kozlarını oynayan çılgın düzenbazlara dönüştüler.

Devletin kurumlarını “ele geçirerek”, değişmez ve değiştirilmesi sağlam bir iradeye bağlı eski kurallar ışığında icrayı faaliyette bulunan düzenin yeni sahipleri; gelenin gideni mumla arattığı siyasi, hukuki, ekonomik, toplumsal çözülmelere, bozulma ve eşitsizliklere neden oldular.Toplumun beklenti ve taleplerine bütüncül bir yaklaşımla çareler üretmekten yoksun, kendi “mutlu azınlıklarını” oluşturan tipik vesayetçi bir yapının palazlanmasını sağladılar.

“Çağdaş uygarlık düzeyini” yakalamak için “milli kalkınma hamlesi” başlatan“muhafazakâr tosuncuklar”, gelir adaletsizliğinde başı çeken ülkeler arasına girmemize vesile oluverdiler. “Mücahitlikten” “müteahhitliğe” terfi eden zamane fırsatçıları boş durmadı; emek sömürüsüne dayalı, yeşile düşman yağma ve talana koyuldular.

Devr-i iktidarlarının son dönemlerinde ise, bu kadarına da pes dedirten ve yangından mal kaçırırcasına ülkenin başına bela olan icraatlarda bulunuyorlar.

“Kapitalizme abdest aldıran” haramiler çetesinin pespayelikleri sınır tanımaz hale geldi. İkbal basamaklarını koşar adım tırmandıkça, hırstan başları döndü, geçmişlerini unutarak kibre kapıldılar. Devr-i iktidarlarının son dönemlerinde ise, bu kadarına da pes dedirten ve yangından mal kaçırırcasına ülkenin başına bela olan icraatlarda bulunuyorlar.

“Demokrasinin vazgeçilmez kurum ve kurallarını” tersyüz ederek, kendi hegemonyalarını kurmakta -ilâmaşallah-hiç durmadan bayağı bir yol alan zat-ı muhteremler; bu meyanda, özellikle “çok sesli medya”yı büyük bir engel olarak görüp, tek sesli hale getirme savaşı veriyorlar.

Demokratik siyasetin kazanımlarıyla alternatif, özgün ve özgür muhalefet geliştirenlerin önü, düne kadar “postal korkusuyla” yaşayan “ileri demokrasi” havarilerinin darbeci mantık ve yöntemleriyle kesiliyor. Yıllar yılı “çevreyi” oluşturan ve “merkezi bürokratik sistemin” dışına itilenler, kutuplaşmayı artıran “ötekileştirici” egemen bir siyaset dili kullanarak geniş halk kesimleri ile arasına mesafe koymayı sürdürüyor.

Devletin baskı ve zulüm aracına dönüşen “resmi ideolojisine” karşı gayri resmi tezler ortaya koyarak kendilerine demokratik hak ve mücadele zemini yaratanlar; bugün aynı meşru çizgide, “tek adam”ın “sivil vesayet rejimi”ne karşı çoğulcu, özgürlükçü, adil, şeffaf siyaset anlayışının tahkim edilmesini savunanlara hayatı zehir ediyor.

Gidişattan rahatsız olanların sayısı çoğaldıkça,“kırmızı çizgilerle” üzeri çizilen “hain” yelpazesi genişliyor.

“Eski Türkiye”nin kuvvet ve kudret sahibi muktedirlerinin postmodern darbe ile alaşağı etmeye çalıştığı “mürteci” kökenliler; “Yeni Türkiye”nin eşitlik, barış ve kardeşlik hedefini benimseyen yurttaşlarını 28 Şubat’ın o zulümkâr ve tehditkâr usulleriyle bertaraf etmeyi kafasına koymuş bulunuyor. Yalnızca aktörlerin değiştiği iktidar kavgalarında her daim altta kalan ve ezilen ülkenin gerçek “zencileri” yeni bir kıyım, aşağılama ve tasfiye sürecinden geçiyor.

Farklı inanç ve yaşam tarzlarına sahip kimi kesimler, mezhebi/ideolojik egemenliğin aşağılayıcı, küstah baskılarına maruz kalıyor.

Yolsuzluk ve usulsüzlükleri gündeme getirerek, keyfi yönetim şekline muhalefet bayrağı açanlar, ekonomik/siyasi linçe tabi tutuluyor.

Muarızlara yönelik fişleme ve sürek avı başlatılıyor.

Hukukun gücü değil, “gücün hukuku” işletiliyor.

Büyük yaralar alan “yargı bağımsızlığı”, can çekişir hale getiriliyor.

“Kırmızı Kitap”ı yeniden ele alanlar;çıraklık, kalfalık derken, nihayet büyük bir ”ustalıkla” demokrasiye “balans ayarı” veriyor.

Gidişattan rahatsız olanların sayısı çoğaldıkça,“kırmızı çizgilerle” üzeri çizilen “hain” yelpazesi genişliyor.

Ve ne yazık ki, karanlık işlerden başını kaldıramayan devlet aygıtı, şiddet ve silah zoruyla insanları hizaya sokmakta kullanılıyor.

Milliyetçi/faşizan eğilimlerin adeta bir yol haritası olarak benimsendiği kaos ortamı, nice canların yitirilmesine ve Türkiye’nin karanlık geçmişine bir yenisinin daha eklenmesine zemin hazırlıyor. Resmi/egemen dilin sık sık kullandığı meşhur klişesi “devletin milletiyle bölünmez bütünlüğünü” zedeleyen ve yalnızca garibanların bedelini ödediği kritik süreçlerden birini daha yaşıyoruz.

Velhasıl, “zulüm ile abad olunmayacağına” dair tarihi gerçekliğin er geç tecelli edeceği günlerin arifesinde bulunuyoruz.

“Kemalist zorbalığın” yerini alan 13 yıllık “muhafazakâr saltanatın”imzasını taşıyan bu utanç tablosu karşısında, akıl ve vicdan sahiplerinin haklı isyanıda günden güne büyüyor. Sandık yüzdesinin çokluğuyla yüz bulan ancak, ortaya koydukları performansları ile giderek halkın gözünde küçülenlere karşı her kesimden itiraz sesleri yükseliyor.

Allayıp pullayıp önümüze sürdükleri o büyük (!) “davayı” kaybettiklerini, treni çoktan kaçırdıklarını, göle çaldıkları ekşi mayanın tutmadığını onlar da biliyor. Giderayak her yanı delik deşik olmuş kalenin surlarında kocaman bir gedik açan “mukaddes mi mukaddes” (!) hücumları artık geri tepiyor. Çılgınca estirdikleri sert rüzgârlar tersine dönüyor…

Velhasıl, “zulüm ile abad olunmayacağına” dair tarihi gerçekliğin er geç tecelli edeceği günlerin arifesinde bulunuyoruz. Belki yarın, belki yarından da yakın bir zamanda, hali hazır sistem bekçilerinin tasını-tarağını toplayıp, yardakçılarını da yanlarına alarak tarihe karışacaklarını; önceki ceberrutlar gibi pek de hayırla anılmayacaklarını hep birlikte göreceğiz. İnsanlık onurunun bir kez daha ayaklar altına alınıp, insafsız, hayâsız akınların gölgelediği akıl tutulması da o vakit son bulacak.yazisonuikonu



Yorum yok

Ekleyin