Sımo

Fuat Yıldırım |

“Demek öleceğimi beklediniz ha? Bizim karı da öyle düşünmüş olacak ki ev boşalınca kıvrılıp uyumuş. Sabah kalktığımda yine rüyasında cehennem ateşini üfleyip ıslık çalıyordu gâvurun kızı!”

Kürtçede her adın erkekse, sonu ‘o’ ile biten kısa bir hali; kadınsa sonu ‘ê’ yada ‘a’ ile biten bir hali vardır. Mahallenin yaşlılarından İsmail’in kısa adı da Sımo’ydu.

Bizim Sımo Amca, -bizim oralarda bir çocuğa amca olabilen biri bütün çocuklara amca olurdu- yalnız insan ıslığı duyduğunda değil, insan ıslığına benzeyen bir kuş sesi duyduğunda da onu kızdırmak için biri ıslık çalmış gibi başlardı analı avratlı küfürlerini sıralamaya.

— Ananı, avradını, doğacak çocuğunu, babanın mezardaki kemiklerini, ilik deliklerini…

Bir tehlike var mı diye kulak kesilen leylek kuş gibi etrafını dinler, ıslık çalanın bir insan değil de mahallenin kenarına yerleşmiş ağaçlıktan bir kuş sesi olduğunu anlayınca güneş yanığı yüzü kızarır, bu sefer kuşa ettiği küfürlerini komşularından duyan biri oldu mu diye etrafına bakınır, karşısında mahallenin olgunlaşmamış gençlerinden biri varmış gibi, ağaçlıktaki kuşlara küfür ederdi. Bununla kalmaz, yerden toprak parçası koparıp sesin geldiği tarafa savururdu. Ağaçlıktan beklediği kuş kalkmazsa, bir taş parçası bulup ağaçlığın derinlerine savurur, ezberindeki küfürlerini yine dizerdi. Duymak istemediği ıslık benzeri sesleri duymaya hâlâ devam ediyorsa, kavgayı kaybeden dana gibi sırtını dönüp ağaçlıktan uzaklaşırdı.

Karısı Beyaz, Sımo ile aynı boyda, onun kalınlığının ancak yarısı, ama Sımo gibi çekirge bacaklı, adına özellikle tezat olmuş gibi esmer bir kadındı. O gün Sımo’nun her zaman yataktan kalktığı saatte kalkmadığını gördüğünde şaşırdı. Kocasının yatağının serili olduğu toprak dolgu yükseltinin üzerine eğildi. (Evlerini yapmak için yamaçtan kazıdıkları toprak, evin kerpicine, sıvasına, üstünün örtüsüne yettikten başka artmıştı. Sımo, artan bu toprağı çuvallara doldurup ağaçlığa taşıyacağına, evin içine, yatak serilebilecek bir yükselti yapmıştı. Sonra bu yükseltiyi yıkıp ince kerpiçten etrafını örüp üstünü tahtayla kapatacak, küçük bir ambara çevirecekti. Ama bu işi yapmaya bir türlü zamanı olmamıştı, hem zahire koyacağı yerin üstüne mi yapacaktı yatağını?) Kocasını aşk yapmaya davet ettiği zamanlardaki yumuşak sesiyle çağırdı.

— Oğullarımın babası? dedi.

Koca toprak yükseltinin üzerindeki yatakta evin içinde iyice kara görünen karısına taraf döndü, alnındaki terler pencereden giren ışıkta parladı.

— Ölüyorum çocuklarımın annesi! dedi.

Kadın, elinin tersiyle, kocasının birkaç günlük, beyazlamış sakallı çenesinin altını yokladı. Kocasının canı saçtan yeni alınmış ekmek gibi yanıyordu. Ayni yumuşak sesle, ama bu sefer okula gidecek torununu kaldırır gibi.

— Sımo, dedi.

— Ölüyorum ben kadın, görmüyor musun? dedi Sımo, şimdi senin gönlünü göremem.

— Bacağına sıçtığımın adamı, dedi, kendi değil ama adı Beyaz olan karısı. Kalkmayınca, sana ne oldu diye meraka düştüm. Benden bir şey istemeyince anlamam lazımdı.

Sesi çocuğunu kaybedecek bir kadınınki gibiydi.

— Ne oldu sana Sımo?

— Görmüyor musun Beyaz, Azrail gelmiş borcunu istiyor…

— Onun da bacağına sıçarım! dedi Beyaz. Daha evin arkasını kazıp bitirmedin, yağmur yağarsa evin içine su dolar. Kış için kurutulacak sebzeleri ekmedin, evin etrafına çeper tutmadın. Daha köye gidilecek, otlar toplanacak, oradaki tarlalar ekilip biçilecek. Bütün bu işler ortada dururken sen Azrail’inin arkasına düşüp nereye gideceksin? Ben şimdi sana köydeki gibi, sevdiğinden bir çorba yaparım. Tüpte pişeni sevmezsin sen, ağaçlıktan kuru dal toplamıştım, meşe dalı değil, ama bunlar da odun, çorbayı tatlandırır. İçersin, bir şeyin kalmaz.

Beyaz Kadın, köydeki evlerinin aynısı, iki oda, bir ara evlerinin yattıkları odasının bir duvarına yapılmış ocakta, incecik bir duman çıkarıp yanan ateşin altını üfledi, üzerine biraz daha çırpı koydu. Dumanlar çoğaldı sonra da alev aldı. Beyaz, eline gelen ilk tencereye –biri büyük biri küçük iki tencereleri vardı- galvaniz saç kovadan su boşalttı, evlerinde akar su yoktu, ama bütün mahallenin ortak kullandığı, ağaçlıktan boruyla mahallenin ortasına gelmiş, bir su vardı, suyu oradan kovayla alıyorlardı. Tencereyi ateşe koyarken kocası bağırmaya başladı.

— Ben ölüyorum Beyaz…

— Az bekle dedi, Beyaz. Çorba şimdi olur, karnını doyurursan daha da terlersin, o zaman harmanda çalışmış gibi yumuşarsın, bir şeyin kalmaz.

Beyaz soğanı doğrarken de bağırdı Sımo,

— Ölüyorum Beyaz!

Çorba kaynarken de bağırdı,

— Ölüyorum!

Şimdi karısı, kocasının sesini acı çeken bir insanın sesi olarak değil, köyde hayvanlarını kovalayıp ahırın kapısından içeri sokmaya çalışan bir adamın bağırtıları gibi algılıyordu. Ateşi harladı, çırpılar yanıp bitecek olduğunda yeni odunlar koydu. Ateş sönecek gibi olduğu zaman kafasını ocağın üstüne yan eğdi, avurtlarını şişirerek odunların üzerine üfledi. Ateş yeniden tutuştu, alevler tencerenin boyundan daha yukarı geçti. Su hışırdadı, çatırdayarak yanan dalcıkların üzerinde kaynadı, içine konmuş taneleri pişirdi. Sımo’nun karısı Beyaz tavada yağ ile kavurduğu soğanı kaynayan sulu tanelerin üzerine döktü, kızgın yağ dökülünce közlere su serpilmiş gibi bir ses geldi tencereden. Tencerenin içindekileri karıştırdı, üzerine tuz serpti, odunların harlı yananları uzaklaştırdı tencereden. Yavaş kaynasın, taşmasın istiyordu. Madem hastaydı kocası, madem sık hasta olmuyordu, onun severek yediği, közlerin karşısında ısıtılıp kurutulmuş ekmek de verecekti çorbasının yanına. İsterse, biraz çökelek, soğan da verirdi. İyileşmesi için ne yapmak lazımsa yapacaktı Beyaz Kadın. Camiye gidip Arap hocaya kağıt okutup üç köşeli bir muska mı yaptırsaydı?

Ama koca burada tek başına kalamazdı! Şu oğulları da ne diye onları erkenden terk etmişti? Şimdi olsalardı, onlar babalarına bakar, kendi de aşağı mahalleye muska yaptırmaya giderdi. Anasını eşekler sulayası gelinleri kocasızlığa dayanmamış, kaçıp gitmişlerdi kocalarının peşinden başka yerlere. Gitmeselerdi, şimdi biri bu deli herife bakardı.

Beyaz, tencerenin kaynaması durdukça ateşin altını topladı, üzerine küçük dallar koydu, tutuşsun diye dalların üzerine üfledi yeniden. Üflemesi ağzından bir ıslık gibi çıktıkça Sımo, bir tarafından diğer tarafına döndü,

— Senin ananı, senin… dedi.

Hasta yattığını anladı Sımo. Bu haliyle eski köylüleri olan mahallenin çocukları onu kızdırmak için ıslık çalmış olamazlardı. Yattığı yerden gözünün birini açtı, karısı Beyaz, ocakta ateşi üflüyordu.

Olmayası karı, ne gelmişse onun yüzünden gelmişti başına. Ateşi üflerken ıslık çalar gibi ses çıkarmasaydı, Sımo ona kızmaz, bu sese kızdığını duyan çocuklar da ağaçlıktaki kuşlar da daha çok kızsınlar diye ona ıslık çalmazlardı.

Kadın, ıslığı kestikten sonra kaynayan çorbayı karıştırdı, Sımo’nun burnuna köyde yaşadıkları kış sabahlarındaki gibi kaynayan çorba kokusu geldi. Ateşi üflerken ıslık çalar gibi ses çıkarmasa üstüne yoktu, karısının yaptığı çorbaları kimse yapamazdı. Soğanını, yağını, olduğu zaman kavurma etini kıvamında koyar, kırmızı biberini ayarında atardı. Çorbayı içerse ona ilaç olacağını düşündü. Şimdi köyde olsaydı, biri gidip Ziyaret’ten toprak getirirdi, Ziyaret toprağından azıcık çorbanın içine atarlardı, ağrılarına iyi gelirdi.

Sımo, çorbayı içmek için arkasına dikilmiş sap yastıklara dayandı, çorbayı tepsideki tastan kaşıkla alıp ağzına götürürken çoğunu döktü. Hasta olunca elleri daha çok titriyordu. Karısı elinden kaşığı aldı, kendisi içirmeye başladı.

Evin pencereleri dışarıdan insanlar evin içini görmesin diye tavana yakın konulmuştu, içerisi yeterince aydınlık değildi. (Sımo evi yaparken tez zamanda üstünü çıkar, altına da bir hayvan bağlar diye düşünmüştü, önce oğulları sonra onların karıları evi terk edince olmamıştı. Köyden getirdiği ineğini evin arkasına yaptığı bir eklemede tutuyordu, kendileri de bu yerde oturmaya devam ettiler.) Kadın arada bir kaşığı Sımo’nun ağzı yerine burnuna hizaladı, Sımo kafasını ona göre ayarladı. Ağzı boş kaldıkça da çorbanın sıcak olduğundan sızlandı. Şimdi eski halinde olsaydı, şu ısıtılmış sac ekmeğiyle bu ballardan daha değerli, daha tatlı çorbayı içseydi. Şimdi, soğan ve çökeleğin sıcak ekmek içindeki tadı da eskisi gibi değildi.

Beyaz, ne kadar zorladıysa Sımo, ne tastaki çorbayı bitirebildi ne de ateş közünde kızarmış ekmeği. Toprağın altına çekilen bir köstebek gibi, sırtındaki yastıklardan sıyrılıp yorganın içinde kayboldu.

Şimdi mahallenin bütün çocukları, eski köylerinin bütün çocukları bütün çocukluk arkadaşları, pencerenin önüne dizilmiş ıslık çalıyorlardı, yetmiyor gibi karısı Beyaz da ateşin altını ıslıkla üflüyordu.

Sımo sulardan geçti, tepelerden aştı, çamurlu yollar çiğnedi, homurdandı, bağırdı, yatağında döndü. Her bağırtısında karısından bir şey istedi. Baltasını istedi, ağzı geniş, bilediği zaman elinin sırtından kılları sıyıracak kadar keskin baltasını getirsin karısı! Kazmasını istedi, en derin köklerin dibine dalıp onları topraktan söken kazmasını. Bütün bunları ne yapacağını sormadı karısı. Köyde, her kavgasında bütün bu silahlarını yatağının sağına soluna dizerdi Sımo. Şimdi de hastaydı, karşısında Azrail düşmanı vardı. Odun tahrasını istedi karısından, ondan sonra hilal ağızlı Rus malı ot orağını istedi, karısı onları da getirdi, ama istediği tırpanı getiremedi. Bütün bu araçların şehir yerinde belki işi olurdu; tırpanın ne işi olabilir diye yanlarında getirmemişlerdi. Kocaman bir sapı vardı, sapından çıkaracak olsalar, şehir yerinde Ermeni usta olmadan kim saplardı tırpanı yerine? Saplayacak biri çıksa bile nerede saklarlardı koca aleti?

— Tırpan yok, dedi karısı, unuttun mu onu almadık.

— Bana tırpan lazım dedi, Sımo. Onun elinde ne vardı, ben onu istedim. Şimdi her şeyi bıraktı, tırpan almış eline, bana da tırpan lazım.

— Rus orağını kullan, dedi karısı.

Sımo saatlerce döndü yatakta, saatlerce küfür etti, şimdi onu kızdıran gençler gibi kendisi de ıslık çalıyordu. Azrail aşağı, Azrail yukarı diye bağırdı.

Onu öldürecekti.

Karısından ip istedi, çapasını istedi. Olanları da verdi karısı. Olmayanların yerine de başka şeyler verdi kocasının yataktan çıkmış eline. Eline verdiği her şey elinden düştü, ama yatakla boğuşmaya devam etti koca. Yorgun düşüp kımıltısız kaldığı zaman karısı kafasını yastıktan kaldırıp ağzına çorba aktardı, ekmek tıkıştırdı. Sızdığı yerde daha iyi çiğneyip daha iyi yutuyordu.

Koca kendinden geçince onlarla göçüp gelmiş köylülerine haber verdi kadın. Gelip gitti köylüleri. Sımo’nun ömrünü tamamladığını söylediler. Sabah kimi işine, kimi satışına gidecekti, karısına sabır dileyip gittiler, Allah’ın emri yerine gelirse ne lazımsa yapacaklardı.

Komşuları evdeyken de kavgasına devam etti Sımo. Herkes gittikten sonra bitkin düşmüş Beyaz Kadın, Sımo’nun ayak dibindeki bir mindere kıvrıldı, gözlerini yumacaktı biraz.

Gözlerini açtığı zaman gece çoktan bitmiş, dışarıda kuşlar ötüyordu. Önce, kocasının niye uyanmakta geciktiğini düşündü, sonra onun akşam çok hasta olduğunu hatırladı. Sesi kesilmişti, yoksa…

Sürüden ayrı, dal dibine kıvrılmış bir keçinin sıçradığı gibi sıçradı kadın. Komşulara söylesin diye kapıya koştu, kapıyı açmadan geri kocasının yanına, yatağa gitti.

Kocası yatakta yoktu. Yan odada alet edevat sesi geliyordu. Odanın kapısını korkarak açtı; Sımo kazmayı, baltayı olmaları gerekli yere yerleştirmeye çalışıyordu. Sırtı karısına dönüktü, hiç sevmediği sesleri çıkarıyordu. Islıkla düğün halayı havası çalıyordu.

— Sımo, dedi kadın, sen ıslık çalıyorsun.

— Ne yapalım, sen uykunda çalıyorsun, ben de uyanık çalayım dedim.

— Ama sen hiç ıslık çalmazdın, çalanlara ana avrat düz giderdin?

— Şimdi çalıyorum işte.

— Sen akşam çok hastaydın?

— Şimdi değilim! Artık hasta olmayacağım, öldürdüm melunu…

Komşuları çoktan gelip evin önüne birikmişlerdi, Sımo’yu gömmeye köye götürmek için bir de araba bulmuşlardı. Şehir yerinde ölü kaldırmak, mezar yeri satın almak için paraları olmazdı bu yeni şehirlilerin.

Sımo, ıslık çalarak çıktı kapıdan. Kapının önünde birikenler onu karşılarında öyle sağlıklı, elinden gelse bütün mahallede yasak edeceği ıslıkla gördüklerinde, mezardan çıkıp gelmiş gibi korktular. Herkes yanındakine,

— Gece ölmüyor muydu yahu bu? diye sordu.

— Ölüyordu vallahi! dedi yanındaki.

Sımo, dudaklarındaki düğün halay havası ıslığıyla halay çeker gibi yaptı. Sağ eli havada mendil sallar gibi sola yıktı kendini, sol elinde mendil varmış gibi sağa yıkıldı, sonra sustu.

— Demek öleceğimi beklediniz ha? Bizim karı da öyle düşünmüş olacak ki ev boşalınca kıvrılıp uyumuş. Sabah kalktığımda yine rüyasında cehennem ateşini üfleyip ıslık çalıyordu gâvurun kızı. Söylesenize köylülerim, benim yaşım kaç ki beni gömmeye geldiniz? Daha 60 bile olmadım, öyle kolaydan teslim eder miyim sandınız ben bu canı şeytana?

— Tövbe de Sımo! İnsanın canını şeytan değil Azrail alır, o da Allah’ın bir meleği.

— Artık benimkini alamayacak!

— Nasıl yani?

— Şöyle ki, o benim canımı alacağına ben onunkini aldım. Şeytan çok cebelleşti, ama ay ağızlı Rus orağından kurtulamadı. İki kürek kemiğinin ortasına yiyince eğri kılıcı, devrilip yok oldu.

Komşuları, karşılarında gerçek şeytanı görmüş gibi, korkup dağıldılar. Onlar Sımo’nun evinin önünden uzaklaşırken, Sımo yine ıslıkla halay havası çalıyordu.

Hastalığından sonra, adı “Azrail katili Sımo”ya çıktı. Hep ıslık çalarak dolaştı. Onun ıslığını duyan eski köylüleri mahalleli, korkup kaçtı ondan. Madem Azrail’in işini bitirmişti, tekin biri değildi, ondan korkmak lazımdı.

Sımo, Beyaz öldükten senelerce sonra, herkesin onun sonsuza kadar yaşayacağını düşündüğü bir anda, “Köyümün dağlarına gideceğim,” diye şehirden ayrıldı. Bir daha da bir başına yaşadığı evine dönmedi. Kimilerine göre köyün ağaçlığında bir kuyuya, toprağın altında gürültülerle akan yeraltı nehrinin sularına düştü. Kimilerine göre hâlâ kendi ıslığıyla halay çekip köyünün dağlarında dolaşıyor. yazisonuikonu

«Çamaşırları as Leyla»



Yorum yok

Ekleyin