«Serçe kuşu yavrusu Seçkin»

Fuat Yıldırım |

Ninemizin okuma-yazması yoktu. Bu yavru serçe kuşu yavrusuna benzeyen kızın gözüne göz damlası yerine tentürdiyot koymuş ve kız görmez olmuştu.

Tarlada_Cocuklar-Fuat_Yildirim-OykuTV kanalları insanları malzeme gibi görmeye başladığından beri yalnız belgesel kanallarını izliyorum. Brezilya ormanlarında bir kabileyi anlatan yabancı bir kanalın programını dinlerken çocukluğumun köylerini hatırladım.

Amcamın karısı, istemediği çocuklarından birini daha doğurmuştu, çocuk parmaklıklı bir mezar üstünü andıran beşikte uyuyordu. Yanlışla üzerine oturacakken farkına varmıştım. Bir kaza olsaydı ve ben çocuğu o çocuk gövdemle de olsa canından etseydim, sanırım amcamın karısı fazla üzülmeyecekti.

Bebeklikten çıkınca o kız çocuğu o kadar güzel bir çocuk oldu ki köyde herkes onu, “sarı tüylü serçe kuşu yavrusu” diye seviyordu. Bizim o zamanların köylerinde göz ağrısı her çocuk için normaldi. Hatta gözü ağrımayan çocuklar da anne babanın üzerine çok düştüğü gözü ağrıyan çocuklara benzemek için bir gözünü kırpıp gözleri ağrıyor numarası yapardı.

Evlerde ilaçlar, şehirden gelmiş çok kıymetli bir yiyecek gibi, evin büyük kadınınca saklanırdı. Bizim evin büyük kadını bu serçe kuşu yavrusunun “benzedi” dedikleri babaannemiz, yani ninemizdi. Ninemiz, şehirden gelmiş armutlarla elmaları sandığındaki bohçasına sakladığında, neyin ne olduğunu bilirdi, ama şişeleri birbirinin aynı olan tentürdiyot ve göz ilacı damlasının birbirine çok benzeyen, üzerindeki yazıları farklı şişelerini birbirine karıştırmıştı. Ninemizin okuma-yazması yoktu. Bu yavru serçe kuşu yavrusuna benzeyen kızın gözüne göz damlası yerine tentürdiyot koymuş ve o zaman bizden dört beş yaş küçük olan amcamın kızı görmez olmuştu.

Tarlalarda ekin olgunlaşmıştı, ekin olgunlaşınca tarlada bir karıncayı bile toplamaya yardımcı sayar köylüler. Büyük küçük herkes tarladaydı, kızın annesi ve babası da bu kalabalığı bırakıp kız çocuğu şehre, doktora götürmeye değer görmemişti.

Oraklar bitmeye yakındı, ekin tarlada demetlenip eşeklerle, katırlarla köye taşınacaktı. Amcam biçici başı –her seferde tarlanın ne kadarının biçileceğini tayin eden kişi– olmayacak, karısını kızı ile beygire bindirip şehre doktora götürecekti.

Yatağıma uzanmış bu ilkel kabileleri izlerken çocukluğumda onlardan ne kadar da farksız olduğumuzu duyumsadım. Yabancı sanat kanalındaki programda, ormanın içinde yaşayan ilkel insanlar, uzun borularla üfleyerek attıkları oklarla yüksek ağaçlardan maymun düşürüyorlardı.

Köyden, sevmek için her genç kızın, her ihtiyar kadının sırasını beklediği serçe kuşu yavrusu görmez olmuştu da doktora gitmek için ekinlerin biçilmesini beklemişlerdi. Oysa amcam, babam kitaplar okuyordu; evimizde pillerinin bir takımı o zamanlar 7 gramlık bir Reşat altınına gelse bile çalışan bir radyomuz vardı; dış dünyada jetler dünyayı dönüyordu, füzeler atmosferin dışındaydı.

Ninemiz, gözlerini görmez ettiği bu serçe kuşu yavrusu kızın yüzünü tükürükleyip ıslattı, altından fırfırlı uzun entarisinin fırfırlarıyla temizledi. Kızın annesi, amcamızın karısı da açık renk fırfırlı elbiselerinden birini giyip, gideceği şehirde yadırgamasınlar diye çarşafını giydi, ama çarşafının ikinci katını kafasına kaldırıp peçesini takmadı. Bizim köylerden çıkana kadar kimse yüzü açık, başında yazması kadını yadırgamazdı. Başındaki yazmasının etrafında minik kuşkanatları gibi oyalar vardı.

Amcam, bizim oranın kayaları kadar esmer bir adamdı. Bizim oralarda o zamanlar bir kadının güzellik ölçüsü beyaz teniydi. Amcamın karısı beyaz tenliydi, orak biçerken bu beyaz ten kararıp derileri dökülmesin diye günlük kullandığı yazmasını kaşlarının üzerine kadar indirirdi, yine de gözlerinin altındaki çıkıntılı yanakları yanıp soyulmaktan kurtulmazdı, burnunun ucu ise her zaman güneşten yanmış ve soyunuk olurdu. Bu yazmanın kuşkanadı oyaları ile yüzünün yanık rengi aynı pembelikteydi amcamın karısının. Gözlerini sıkıca kapatmış serçe yavrusu kızını kucağına almış atın üstündeydi.

Amcam, karısının bindiği beygirin önünde, geçeceği köylerin köpeklerinden korunmak için taşıdığı sopasını ortasından tutmuş patikada sekerek gidiyordu. Biz çocuklar sevinçliydik, birileri şehre hasta olmak için gidiyorsa, doktorlar hastalara ilaç yazacaktı, bu ilaçlar bittikten sonra kutusu oyuncak diye biz çocuklara kalıyordu. Amcam da sevinçliydi, şehre gidecek, şehir kulübünde oradaki oraktan kaçmış aylak geniş aile reisleriyle kâğıt oyunu oynayacak, dönene kadar da tarlaların çoğu biçilmiş olacaktı. Amcamın karısı sevinçliydi, bu bahane ile o da şehri gezer, kocasıyla sinemaya, Halk Evi’ne, tiyatroya giderdi. Dönünce de köyün bütün kadınlarını başına toplar, hikâyeyi ballandıra ballandıra anlatır, bu da ona beyazlığının yanında başka bir üstünlük sağlardı. Bütün paralarını oyunda kaybetmiş olmazsa belki bir de entarilik bir kumaş aldırırdı kocasına.

Amcam ve karısı köyden ayrıldıklarında ben ninemin köyün sürüsüne katmadığı, benim otardığım süt mandamızı sağmaya getirmiş, sağıldıktan sonra yine çayıra götürüyordum. Çayırın yanındaki tarlada da babadan yetim köylümüzle annesi orak biçiyorlardı. Selamı yengem vermişti orak biçenlere. Erkekler babasız kalmış bu köylümüzü daha erkekten saymıyorlardı, babası ölmüş bu çocuk, erkeklerin bütün ağır işlerini görüyordu, ama daha çocuktu. Madem annesi oradaydı, öyle ise selamı kadın vermeliydi.

Kadınlar birbirini sordu, kadının oğlu da büyük adam sınıfına girdiğini göstermek için elinden elcek’lerini1 çıkarmadan köyün büyüğü sayılan amcam ile atın üstünde olan karısının yanına geldi. O da küçük kıza kendince “güle güle” demek istiyordu.

– Kız, küçük serçe kuşu yavrusu, ne oldu sana? dedi daha çocukluktan kurtulamamış sesiyle.

Çocuk sesi tanıdı, güler gibi yaptı. Babasız kalmış köylümüz çocuk kızın bu yüz hareketinden cesaretlendi, elceklerinin tahta parmaklarıyla orağını tıngırdattı. Küçük kız annesinin kucağında, kapakları birbirine yapışmış gözlerini zorlayarak açtı, yaz güneşinin ışığından gözleri kamaştı yine kapattı, çocukluktan yeni çıkmış genç adam elcekleri orakta tıngırdattıkça kız gözlerini yine açtı. Oğlanın annesi heyecanlanmıştı.

– Müjde, müjde annesi babası, serçe kuşu yavrusu gözlerini açtı.

Babası geldi, kızı annesinin kucağından aldı. Kız yine gözlerini kapamıştı, köylümüz yine elçekleriyle orağının geniş ağzına vurdu, kız gözlerini yine açtı. Babası açılan gözlerine elini uzattı, kız gözlerini kapatıp yine açtı.

Anneye kalsa götürüp yine de bir doktora göstermek lazımdı, ama köylümüz kadın,

– Başka işiniz varsa gidin, ama kızınız iyi, dedi.

Amcamın bir sevinci eksik kalmıştı ama kızının ömür boyu kör kalacak korkusu bitmiş, başka bir sevince dönmüştü. Hayvan otaran çocuklar küçük serçe kuşunun gözlerini yeniden görmek için yolcuların başına üşüştük. Küçük kız kucaktan kucağa gidip geldi, gözlerini tam açamasa da tanıdık yüzleri minik avuçlarıyla sevdi. yazisonuikonu

Fuat Yıldırım’dan bir başka öykü: «Vinç ve Serçe»

  1. Orak biçerken ellerin başak tutma hacmini genişletmek için kullanılan bir aparat.


Yorum yok

Ekleyin