Şehrin ikiyüzlülüğü; Sur’da direnenler, Diclekent’te yiyenler!

Serkorênas |

Direnenleri en çok Üniversite villalarında oturan siyasetçilerin gelip basın açıklamasına katıldıktan sonra son model araçlarına binip villalarına gitmeleri yaralıyor.

amed1

Öncelikle herkesi selamlayarak yazıya giriş yapmak istiyorum. Uzun zamandır yazı yazmadım, daha doğrusu yazmaya yoğunlaşamadım, zira insanlar öldürülürken yazı yazmanın da pek bir anlamı olduğuna inanmıyorum. Gencecik fidanlar toprağa düşüyor, biz onların arkasından sadece üç beş duyar kasıcı twit atıyoruz, bir yazı yazıyoruz, belki iki taş atıyoruz sonra ne mi oluyor, vicdan mastürbasyonumuzu tamamlayıp köşemize oturuyoruz. Başka gençlerin, evlatların, fidanların öldürülmesini bekliyoruz.

Tamam, biz ölümlere alıştık belki, her gün öldürülüyoruz, öldüre öldüre kanıksatıldı bize ölüm. Kürtsen, muhalifsen bir sokak arasında, bir eylemde, Sur dibinde otururken, ya da evinin balkonunda öldürülebilirsin sorgusuz sualsiz. Naaşın bozulmasın diye derin dondurucuda saklanan çocuklarımız var bizim, alışmamız doğal değil mi?

Yazacak o kadar çok şey biriktirmişim ki asıl konuya girmeyi bırakın asıl konunun çekerine gelemedim henüz.

Sosyal medyada Kürtlerin en büyük sitemi Gezi’de Kürtleri örgütlü bir güç olarak direniş saflarına çağıran Türkiye Solu’na.
Bakıyorum da sosyal medyada Kürtlerin en büyük sitemi Gezi’de Kürtleri örgütlü bir güç olarak direniş saflarına çağıran Türkiye Solu’na. Peki Kürdistan bu sitemde bulunurken haksız mı, asla değil çünkü Kürtler haksızlıklara, öldürülmelere direnirken sadece birkaç örgütlü güçten yapılan cılız açıklamalarla doymuyor artık bu halk. Fırat’ın batısının, Kürdün yaşadığını, yüreğinin derinliklerinde hissettiği acıyı belki o kadar yoğun hissetmemesini anlayabiliriz belki ama en azından bir nebze de olsa yürekleri cız etsin istiyor insan.

Sokağa çıkın ve haykırın bir defa olsa o hep dillendirdiğiniz “Kürt-Türk kardeştir” yalanı var ya bir defa olsa inandırın bizi. “Yahu kardeşim öldürmeyin artık yeter ne etti bu insanlar size” diye haykırın, çığlık atın ki inanalım gerçekten kardeş olduğumuza. Kürtler, I. Cihan Harbi’nde Arapların yaptığı gibi sizi sırtınızdan hançerleselerdi şimdi bir değerleri olurdu belki. (Dünya Savaşı’nda kendi yollarını çizmeyen, kaderlerini tayin etmeyen dedelerine kızan bir Kürt gençliği filizleniyor.) Önlerinde kırmızı halılar serilirdi. Peki bugünlerde sık dillendirilen “Halkların kardeşliği” şiarında olduğu gibi “halklar kardeş” mi sizce? Zira bunun artık bir safsatadan ibaret olduğunu herkes biliyor. Özellikle Kürtler bunu iyi biliyor artık. Bazen kitapların, ansiklopedilerin, onlarca makalenin anlatamadığı, özetleyemediği bir paradoksu tek bir cümle tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer ya, işte Kürt bilgesi Apê Musa’nın (Musa Anter)  “Türklerle etle tırnak gibiyiz. Ancak tırnak hep biz Kürtler olduk, biraz uzadığımızda hemen kesiyorlar.” sözü de bunu çok iyi özetlemiş.

Türkiye toplumunun bu sessizliği, suskunluğu Kürtleri kopuşa sürüklüyor. Bu kopuş öyle bir kopuş ki araya yapay sınırların, nehirlerin, dağların girdiği bir ayrılma değil; araya kırgınlığın, öldürülmeye verilmeyen tepkinin verdiği acının, yani yüreklerin kopuşuna götürüyor ki en büyük kopuştur bu. Bunları ilerde yazacağım bir yazıyla yazmak, irdelemek istiyorum ve bu kısmı burada sonlandırarak asıl meseleye bir giriş yapıyorum.

Şu an Türkiye ve Kürdistan gündemini en çok meşgul eden konuya gelelim. Son dönemlerde herkesin ağzına pelesenk olmuş meşhur “hendek meselesi”ne. Herkes bu konuda analiz yapıyor kendi çapında açıklıyor, görüş belirtiyor. Bu kişilerin çoğu da olaya yanlı bakıyor, kendi mahallesinin görüşünü savunuyor, temsil ediyor. Çünkü herkes birinin tasından besleniyor, aç kalmıyor, doyuyor. Ama birkaç yazardan başka kimse gelip de hendekleri kazanlarla, hendeklerin arkasında direnenlerle konuşmuyor. İstanbul‘da Ankara‘da sırtlarına klima üfleyen sıcak stüdyolarda TV programlarına çıkıp Kürdistan’la ilgili saatlerce konuşuyorlar, analiz yapıyorlar. Saatlerce konuşup da hiçbir şey söylemeyen gazetecilerle dolu TV’ler.

Çok merak eden, gerçekten meselenin aslı nedir, bu insanlar mahallelere niçin hendek kazıyor, merak eden varsa Amed‘in, Nusaybin‘in, Cizre‘nin herhangi bir sokağına girip direnenlere mikrofon uzatıp öğrenebilirler. Zira çok basit bir cevabı var “kendimizi savunuyoruz, ailemizi, yaşam alanlarımızı koruyoruz.” Gayet basit, anlaşılır bir cevap.

Amed’in suskun tarafı: Zengin mahalleler

diclekentGünlerdir Amed Sur direnişini kırmak için kuşatılmasına tepki veren halk sokaklara döküldü. Amed’in çoğu mahallesi bu direnişe ses verdi, ortak oldu, birkaç tanesi hariç ki yazıda o köhnemiş mahallelerin kokuşmuş lükslükte, kasvetli, insanın ruhunu daraltan  apartmanların olduğu semtleri yazacağım.

“Gidin dağda savaşın şehirde hendek mi olur?” diyen müteaahit vekilimiz Altan Tan’ı eleştirmeliyiz. Beyefendi tabii eleştirecek hendekleri, savaş ortamında her biri 600-700 bin liradan fazla olan dairelerini satamıyor!
Amed’i bilmeyenler için biraz bilgi vereyim Sur, Şehitlik, Ben-u Sen, Bağlar, Cezaevi, Seyrantepe, Fiskaya, Huzurevleri gibi şehrin çeperleri ağırlıklı olarak 1994-1995‘te köyler yakıldıktan sonra gelip yerleşmiş insanların yaşadığı, genelde yoksul, Fırat’ın batısına gidip inşaatlarda çalışan, mevsimlik işçilik yapan insanların oturduğu mahallelerdir. Ve Amed’de yapılan tüm eylemlerin dinamosudur bu mahalleler. Bu mahalleler eylemlere ses vermezlerse eylem cılız kalır, amaçına ulaşamaz. Bahsettiğim mahalleler her eyleme en başta ses verirler çıkarsız, sorgusuz.

Gelgelelim Amed’in, Kürdistan’ın kamburu semtlere halkın ağzında fazlaca yer edindiğinden Diclekent, Metropol, Dicle Vadi villaları gibi sembolleşmiş olduklarından olayı onlar üstünden somutlaştırarak yazacağım. Hendekler Sur’da olduğundan kaç defa Sur’a girip gezdim hendeklerin arkasında direnen arkadaşlarla. Analarla konuştum, hepsi hendeklerden memnun, kendilerini koruduğunu söylüyorlar. Ama direnen halkın ve genel anlamda Amed’lilerin en büyük hoşnutsuzluğu, isyanı, Diclekent’in suskunluğu, umursamazlığı. Sanki ayrı bir dünyada yaşıyorlarmış gibi vurdumduymazlıkları. Direnenleri en çok Üniversite villalarında oturan siyasetçilerin gelip basın açıklamasına katıldıktan sonra son model araçlarına binip villalarına gitmeleri yaralıyor. Geceleri top, kurşun seslerinin altında çocuklarını uyutmaya çalışan anaların en büyük tepkisi Diclekent’te rezidanslarda oturan vurdumduymaz zenginlerin tepkisizliği. Sur, Bağlar esnafı kepenk kapatırken bazı kafelerde barlarda oturan amiplerin bir daha yaşanmamacasına eğlenmesi direnenleri yaralıyor.

Her seferinde Fırat’ın batısına seslenip Kürdün öldürülmesine, yarasına ses çıkarmamakla, merhem olamamakla eleştiriyoruz ama onları eleştirmeden önce, onlara isyan etmeden önce iğneyi kendimize batırmamız gerekiyor sanırım.

Kürdistan’ın acısına ses çıkarmamakla suçladığımız İzmir, İstanbul, Antalya, Ankara’dan önce aralarında 1 km’lik mesafe bile olmayan Peyas direnirken sesler eve gelip çocukları korkutmasın diye balkonunu, penceresini kapatan Diclekent, Metropol sakinlerine sitem etmeliyiz. Aralarında 1 km mesafe olmayan Dicle Nehri‘nin bir tarafında yer alan Sur ve Fiskaya direnirken nehrin öte tarafında Üniversite civarındaki villaların bu sese kulağını kapatmasını, sanki her şey güllük gülistanlıkmış gibi yaşamalarını eleştirmeliyiz. Hendeklerin arkasında direnenlerin memnun olduğu, kendini hendeklerin arkasında güvende hissederken “Gidin dağda savaşın şehirde hendek mi olur?” diyen müteaahit vekilimiz Altan Tan‘ı eleştirmeliyiz. Beyefendi tabii eleştirecek hendekleri, savaş ortamında her biri 600-700 bin liradan fazla olan dairelerini satamıyor!

Savaş sonrasında çocuklarını gömen binlerce ana o çocukların ölmesi üzerinden çıkar elde edip zenginleşenlere hizmet edecekse yıkılsın böyle düzen.
Artık Kürtler on yıllardır edindiği tecrübelerden de biliyor ki kimseden bir fayda gelmez. Onun için Kürtler kendini savunacak, direnecek. Ve içindeki zenginleşmiş ve zenginleştikçe paraya tapan, ekonomik çıkarları zedelenmesin diye kafasını kuma gömen, yoksul halkın çocukları evlerinden çıkıp okula gidemezken, çocukları özel okullarda okuyan duyarsız insan müsveddelerini kendi içinden temizlemeli.

Aslında bir bakıma zengin semtler, villalar da bir bakıma Sur’laşmış; lüks sitelerde, güvenlikçiler “özsavunma”, çitler “hendek”, bahçıvanlar “Ekoloji Meclisleri,” sosyal alanları “Sur’un toprak sahaları” görevi görüyor!!

Savaş sonrasında çocuklarını gömen binlerce ana o çocukların ölmesi üzerinden çıkar elde edip zenginleşenlere hizmet edecekse yıkılsın böyle düzen.

Önce içimizdeki pislikleri temizlemeliyiz. Kürdistan’ın şu an yaşadıkları daha önce Güney Afrika, İrlanda‘nın yaşadıklarını anımsatıyor. Ama umarım yıkıcı bir savaş süreci yaşayan Kürdistan savaştan sonra onlarla aynı kaderi yaşamaz, aynı evrelerden geçmez. Zenginler paralarını katmerlemeye uğraşırken, şimdi direnen, ölen, duvarlarına savaşın esintilerini yazan devrimciler, direnenler yarın bir köşeye atılmaz. Bu konuda Eren Buğlalılar‘ın “Önce barış, sonra yağma: Belfast ve Diyarbakır” yazısını okuyabilirsiniz.

Yazıyı, tam da yazdıklarımı özetleyen, belki yazıda tam olarak anlatamadığım, veremediğim duyguyu mükemmel özetleyen bir Şükrü ERBAŞ şiiriyle tamamlamak istiyorum;

Canı cehenneme

Kapısını örtenin perdesini çekenin
Yüreği yalnız kendiyle dolu olanın
Duvarları ancak çarpınca görenin
Canı cehenneme başkasının yangınıyla
Evini ısıtıp yemeğini pişirenin.

Bahçesine dek gelen alevleri
Şehrayin sanan aptalın
Canı cehenneme,camlarında
Parçalanmış cesetler uçarken
Bir iğdiş incelikle çiçekleri sulayanın.
Mutfakla yatak odası arasında
Çarşılarla gövdesi bencillik hırsı
Yılgınlıkla yenilgisi arasında
Dünyayı tüketenin canı cehenneme.

Orda dağlar bir mezarlık
Bulutlar kan salkımı sular toprakta düğüm
Orda evler oda oda kanarken
Burda yeşerenin canı cehenneme.

Ey bir halkın gözyaşıyla ruhunu yıkayan kin
Ey zulümle yükselen başarı
Ölü sayısına endeksli maaş;

Uzun masallar ardında mağrur
Boynunda ölüm çanıyla oturan güç
Senin de senin de canın cehenneme
Ey sultan hamit tuğralı korucu alayları
Kardeşi kardeşe kırdıran siyaset

Bir gün elbet bir gün elbet
Örter üstünü bu ağır yanlışın
Sevgiyle, yalnızca sevgiyle işlenen
Bir dal incelik,bir simli gülüş
Bir kardeş mavi.

Şükrü Erbaş

Not: Eleştirdiğim zengin semtlerdeki direnenleri ayrı tutuyorum genel olarak o semtlerin tutumundan, duyarsızlığından bahsediyorum. Zira orda oturup da çoğu insandan daha duyarlı, direngen arkadaşları bizzat tanıyorum.yazisonuikonu

Kürtler ‘duygusal kopuş’ mu yaşıyor?

Yok başka cehennem



  1. habibe

    Bir yorum yazarken öncelikle karşımdaki ni tanımak bilmek isterim malesef gerçek adinızı şanınızı bilmediğimiz için gerçeğe yakın bir değerlendirme olacağını düşünerek tek bir şey söyleyeceğim derhal bir psikoloğa gidin. Siz bir kişiye duyduğunuz hırs ve eziklik duygusu ile bu mahallede sabaha kadar uyumadan fiskayada için dua eden , çatışmalarda yaralananlari tedavi eden doktorları, her daim bu insanları savunan avukatları, o mahalle çocuklarının eğitim hakkını düşünen öğretmenleri TOP yekun zan altında bırakıp hedef gösteriyor ve niyet okuyorsunuz yaptığınız ………., ………. sizin gibilere lanet olsun o villalar da oturuyor diye hedef gösterdiğiniz insanlardan biri sivillerin olduğu alanlardan uzak durun diye eylem yaparken katledildi.
    Editörün notu: “….” yerler hakaret içerdiği için editör tarafından çıkarılmıştır, onun dışında bir müdahale olmamıştır.

  2. AMED

    HABİBE HANIM SEN KESİN ZENGİN BİR SEMTTE OTURUYORSUN DOĞRU DİYOR ARKADAŞ BAĞLARDAKİ SURDAKİ ADAM EWİNE GİDEMEZKEN DÜKKANINI AÇAMAZKEN DÜKKANIN KİRASINI VEREMEZKEN 75 METROPOL KENDİ KEYFİNDE EMEK CADDEİNDE OLAY VARKEN DİĞER CADDEDE ADAMLAR KAFELERDE KIZ ARKADAŞLARIYLA OTURUP DÜNYAYI TAKMIYOR SEN NEYİN ALEMİNDESİN SENİN DEDİĞİN KESİM ORDA OTURANIN DAHA %2 DEĞİL NE DİYOSUN SEN

  3. osman öz

    bu yazıyı yazan yeğenim
    yeğenim ben doğma büyüme diyarbakır çocuğuyum 78 yaşındayım bu yazını okuyup çok üzüldüm çok merak sen suriçinde kaç sene yaşadın cemil paşanın harabesinde kaç kere top oynadın meryem ananın duvarının altında kaç kere oturdun yedi kardeşin üç bacının evli bedenin altında kaç gece sabahladın evinde kapın penceren açık avlulu evlerde kaç kere uyudun kaç sene yaşadın topal cahidin kahvesinde gavur mahalesinde mıhemenin kahvesinde kaç kere oturdun sur içinde ne yaşadınki neye isyan ediosun sen ben 75 senediir o mahlenin çocuğuyum sarı sadık ziyaretinin önünde halı sattım yıllarca bir günden bir güne bir güne ne polisin ne türkün ne de başka bir milletin kalkıp da tek laf ettiğini görmedim ama ne zamanki köyden kente göçler başladı o zaman diyarbakır gerilemeye başladı önce gecekondu yapımıyla çarpık kentleşme başladı iş beğenmeyen adamlar tünedi işsizlik arttı sonra isyanlar başladı zanaat karın tokluğuna çalışıp mutlu olan insanlar kalmadı üretkenlik bitti kısacası…yeğenim ben belki senin kadar uzun yazamadım ama yaşadıklarımı gördüklerimi yazdım en azından bir nebze sana yol gösterdiysem mutlu değil ama huzurlu olurum…yaşar kemal in de dediği gibi ”o iyi insanlar o güzel atlara binip gittiler….insanın pi….ine kaldık

  4. Serkorenas

    Arkadaşlar yazıyı şahsileştirmeyin lütfen ben genel eğilimi yazdım ki yazdıklarımın hala arkasındayım ve bu konularda fikir alışverişinde bulunmak eleştirilerini yöneltmek isteyen arkadaşlar beni @baskan360 adlı Twitter hesabımdan takip etsin ordan konuşabiliriz ve son yorumu yapan soma öz adlı şaçma insan köyden gelenler senin babanın yerini mi işgal etti veryansın ediyorsun orası babanın mı senin cahil!


Yeni yorum ekleyin.