Sanat nedir?

L.N. Tolstoy |

Tolstoy, halk sanatıyla yolunu ayırmasının sonucu olarak yüksek sınıfların sanatının, içerik olarak yoksullaşıp, biçim olarak gitgide daha da çirkinleşip anlamsızlaşarak, zaman içinde sanatın bir taklidine dönüşmesinin nedenlerini sıralıyor.

Tolstoy-ailesi

Yüksek sınıfların sanatının halk sanatından ayrılmasıyla birlikte, sanatın sıradan değil, sıra dışı olması gerektiği, bunun da halk yığınlarınca anlaşılamayacağı şeklinde bir inanç oluştu. Böyle bir kabul ister istemez sanatın yalnızca bir avuç seçkin tarafından, hatta “bir ben, bir de benim en yakın dostum” tarafından anlaşılabileceği gibi bir kabulü gerektirdi. Günümüzün sanatçılarından artık şu türden sözler duyuyoruz: “Ben yaratıyorum ve yaratımı anlıyorum; beni anlamayan varsa bu onun sorunu; oturup derdine yansın.”

Sanat sıra dışı olmalı ve geniş halk yığınlarınca anlaşılamamalı ilkesi öylesine saçma, haksız, mantıksız bir ilkeydi ki, yarattığı sonuçlar da öylesine yaygınlık kazandı, zihnimize öyle bir yerleşti ki bu kabul, ne kadar saçma sapan, abuk sabuk bir şeyin kabul edilmiş olduğunu yeterince anlayabilmemiz, açıklayabilmemiz bile mümkün olmadı.

Harika bir sanat yapıtı, ama anlaşılması çok, çok zor! Pek sık duymaya başladığımız için artık kimseyi şaşırtmıyor bu türden sözler. Oysa bir sanat yapıtının güzel ama anlaşılmaz olduğunun söylemenin, bir yemeğin çok iyi, çok lezzetli, çok besleyici olduğunu ama onu insanların yiyemeyeceğini söylemekten bir farkı yoktur. Çarpık zevkli yemek uzmanları istedikleri kadar harika bulsunlar, insanlar küflenmiş peynir, kokmuş tavuk gibi yiyecekleri sevmeyebilirler. Yiyecekler ancak insanlar tarafından onları beğeniyorsa güzeldir. Sanat için de bu böyledir: Çarpık sanatı anlamaz insanlar, iyi sanat her zaman herkes tarafından anlaşılır.

O bakımdan ben derim ki, eğer sanat insanı ürpertmiyor, etkilemiyorsa, bu durum kesinlikle izleyicinin o sanatı anlamamış olmasından değil, izlenilen bu şeyin ya kötü sanat olmasından ya da hiç sanat olmamasındandır.

Üstün sanat yapıtları büyük çoğunluk tarafından anlaşılamaz deniliyor; bunlar üstün yapıtları anlayabilecek donanıma sahip seçkinler tarafından anlaşılabilirmiş ancak. Peki, madem çoğunluk anlayamıyor, anlatın o zaman, o yapıtı anlamak için gerekli bilgiler neyse onları verin insanlara. Ama galiba böyle bilgiler yok ve o yapıtları açıklamak, anlatmak mümkün değil; o yüzden de iyi sanat yapıtlarını çoğunluğun anlayamayacağını söyleyenler, herhangi bir açıklama yapmak yerine, bu yapıtları anlayabilmek için onları tekrar tekrar okumak, dinlemek ya da seyretmek gerektiğini söylüyorlar. İyi ama bu, insanları o yapıtlara alıştırmak olmuyor mu? İnsan her şeye alışabilir, en kötü şeye bile. İnsanlar kokmuş yiyeceğe, votkaya, sigaraya, afyona alıştırıldığı gibi, kötü sanata da alıştırılabilir; alıştırılıyor da nitekim.

Çoğunluğun üstün sanat yapıtlarını değerlendirebilecek beğeniden yoksun olduğu savı temelsiz bir sav. Çünkü çoğunluk bizim üstün sanat dediğimiz sanatı her zaman anlamıştır: İncil’in eğretilemelerle dolu o yalın öykülerini, halk masallarını, halk şarkılarını, söylenceleri herkes anlar. Bütün bunları anlayan halk, iş bizim yüksek sanatımızı anlamaya geldi mi, neden birdenbire anlayışını kaybetsin ki?

Güzel bir söz, söylendiği dili bilmiyorsanız eğer, anlaşılmaz olabilir. Çince söylenmiş bir söz ne kadar güzel olursa olsun, bana hiçbir şey anlatmaz, çünkü ben Çince bilmiyorum. Sanat yapıtınınsa ayrıksılığı tam da bu noktadır işte: Sanat yapıtının dilini herkes anlar, ayrım gözetmeden herkesi sarar sarmalar sanat. Çinli’nin ağlaması ya da gülmesi tıpkı Rus’un ağlaması gülmesi gibi etkiler beni; resimde de böyledir bu, müzikte de, -benim anladığım dillerden birine çevrilmişse eğer- şiirde de… Kırgız’ın ya da Japon’un şarkısı, bana Kırgız’ın ya da Japon’un kendisine geldiği kadar güçlü gelmese de, yine de yüreğimi titretir. Japon resmi, Hint mimarlığı ya da Arap masalları da beni derinden etkiler. Japon şarkısı ya da Çin romanı eğer beni fazla etkilemiyorsa, bunun nedeni benim bu yapıtlardan anlamamam değil, bunlardan daha üstün sanat yapıtlarını izlemiş, onlara alışmış olmamdır. Yüce sanat yapıtlarının yücelikleri bu yapıtları herkesin alımlayabilmesinden, anlayabilmesinden gelir. Çince’ye de çevrilmiş olan Yusuf’un öyküsü Çinlileri etkiler. Sakia-Muni’nin öyküsü bizleri etkiler. Bizi derinden etkileyen böylesi yapıtlar, resimler, yontular, müzikler vardır. O bakımdan ben derim ki, eğer sanat insanı ürpertmiyor, etkilemiyorsa, bu durum kesinlikle izleyicinin o sanatı anlamamış olmasından değil, izlenilen bu şeyin ya kötü sanat olmasından ya da hiç sanat olmamasındandır.

Esasen sanatı insanın akli etkinliklerinden –belli bir ön hazırlık, sistematik bilgi olmadan, geometri bilmeyen birine trigonometrinin öğretilemeyeceği gibi birbirini izlerlik gerektiren etkinliklerden- ayıran şey, sanatın insanları onların eğitim ve gelişmişlik düzeylerinden bağımsız olarak etkilemesidir: Yani bir resmin, sesin, imgenin güzelliği kişinin eğitimi, gelişmişliği hangi düzeyde olursa olsun her insanı etkiler.

Sanat, akli olması nedeniyle anlaşılamaz, alımlanamaz olanı anlaşılır, alımlanır hale getirmedir; budur çok önemli bir özelliği de sanatın. Gerçek bir sanatsal etki altında kalan kişiye, sanki bunu eskiden de biliyormuş gibi gelir; biliyormuş, ama anlatamıyormuş gibi.

İyi, üstün sanat hep böyledir: İlyada, Odysseia, Yakup, İshak, Yusuf peygamberlerle Yahudi peygamberlerin öyküleri, Zebur, İncil, Sakia-Muni öyküsü, Veda’lar… insana yüce duygular yaşatan metinlerdir; eğitimli olsun, eğitimsiz olsun, günümüzün insanı bunları kolayca anladığı gibi, kendi dönemlerinin –bugün bizim emekçi yığınlardan çok daha eğitimsiz olan- insanlarınca da kolayca anlaşılırdı bu yapıtlar.

Günümüzün sanatçılarının yinelemeyi pek sevdikleri bir söz var: “İyi sanat geniş halk yığınlarınca anlaşılmaz.” Kesinlikle doğru değil bu görüş. Geniş halk yığınlarının anlamadıkları sanat vardır, kuşkusuz; ama bu ya kötü sanattır ya da hiç sanat değildir.

Anlaşılmazlıktan söz ediyorlar. Ama insanların dinsel bilinçlerinden kaynaklanan duygulara, bu duyguların aktarılmasına sanat dediğimizde, dine, yani insanın Tanrı’yla ilişkisine dayanan bir duygu nasıl anlaşılmaz olabilir? Böyle bir sanatı herkes anlar; gerçekten herkes her zaman anlamıştır da; çünkü herkesin Tanrı’yla ilişkisi aynıdır. O bakımdan bu ilişki içinde yer alan tapınaklar; tasvirler, ilahiler herkes için her zaman anlaşılırdır. Yüce, üstün duyguların anlaşılmasına engel olan şey, İncil’de de söylendiği gibi bilgi ya da eğitim eksikliği değil, yanlış bilgi, yanlış eğitimdir. Yüce, üstün bir sanat yapıtı gerçekten anlaşılmaz olabilir, ama sapıtmışlığın, ahlak fesadının semtlerine bile uğramadığı basit, emekçi halk için değil (ne kadar üstün olursa olsun, bunların anlamayacakları sanat yapıtı yoktur); ama işte gerçek sanat yapıtları çoğu kez düzeyi yüksek, çok okumuş, sapıtmış, yoldan çıkmış, dinsel inanç yoksunu kişiler için anlaşılmaz olmaktadır. Örneğin ben, kendilerini en ince beğenilerin sahibi gibi görüp de bu fasılda burnundan kıl aldırmayan kişilerin, bir yakınını sevmedeki ya da özverideki bulunmadaki şiiri, güzelliği anlayamadıklarını söylediklerini çok duymuşumdur.

Kısacası üstün –yüce, evrensel, dinsel- sanat yalnızca bozulmuş, çirkinleşmiş, temizliğini-doğallığını yitirmiş bir avuç kişi için anlaşılmazdır, yoksa basit halk yığınları için değil.

Günümüzün sanatçılarının yinelemeyi pek sevdikleri bir söz var: “İyi sanat geniş halk yığınlarınca anlaşılmaz.” Kesinlikle doğru değil bu görüş. Geniş halk yığınlarının anlamadıkları sanat vardır, kuşkusuz; ama bu ya kötü sanattır ya da hiç sanat değildir. Yine kültürlü insanlarımızın yinelemeyi pek sevdikleri, pek benimsedikleri bir başka görüş de, sanatı duyumsamak için onu anlamak gerektiği (yoksa ona alışmak mı denilmek isteniyor!?) şeklindedir ki, bu görüş bile tek başına, anlaşılması istenen şeyin ya çok kötü sanat olduğunun ya da bunu bile olmadığının –yani hiç sanat olmadığının- açık kanıtıdır.

Deniliyor ki: Halk, sanat yapıtlarından hoşlanmaz, çünkü onları anlayamaz. İyi ama, bir sanat yapıtından amaçlanan, sanatçının o yapıtı yaratırken yaşadığı duygunun yapıtı izleyenlere de geçmesi değil midir? Eğer böyle ise, sanat yapıtını anlayamamak gibi bir şeyden nasıl söz edilebilir?

Halktan biri… bir kitap okuyor, bir resme bakıyor, bir oyun izliyor ya da bir senfoni dinliyor… ve en ufak bir şey duyumsamıyor, hiçbir duygu aktarımı gerçekleşmiyor. Bu doğal, çünkü o bunları anlayamaz deniliyor. Adama, “Sana seyirlik bir şeyler göstereceğiz.” deniliyor, bir de bakılıyor ki, adam hiçbir şey görmemiş! Şöyle açıklıyorlar durumu kendisine: “Bir şey göremedin, çünkü senin gözlerin bu gösterdiğimiz şeyi görmeye hazırlıklı değil.” Gözlerinde hiçbir bozukluk olmadığını, her şeyi gayet güzel gördüğünü bilen adam, çok haklı olarak bundan kendisine bir şeyler göstereceklerini söyleyenlerin üstlendikleri işi yerine getirmedikleri sonucunu çıkarıyor. Halktan insanlar, Rus toplumunda üretilip de kendilerine hiçbir duygu aktarmayan sanat yapıtları için çok haklı olarak aynı şeyleri düşünüyorlar. O bakımdan, “Sanatım karşısında adam hiç tınmadı bile, besbelli tam bir budala var karşımızda” şeklinde bir söz, kendine aşırı güvenle birlikte tam bir küstahlığı, rolleri değiştirme el çabukluğunu, hasta kafanın kusurlarını sağlıklı kafaya yükleme edepsizliğini de içeren bir sözdür.

Voltaire’in,

tous le genres sont bons, hors le genre ennuyeux”,1

diye bir sözü var; bunu şöyle küçük bir değişiklikle biraz daha güçlendirmek sanki daha doğru olur gibi:

tous les genres sont bons, hors celui qu’on comprend pas; -ya da- qui ne produit pas effet”,2

çünkü uğruna yaratıldığı şeyi yadsıyan, onun gereğini yerine getirmeyen şeyin ne gibi bir artamı olabilir ki?

Ruhsal sağlığı yerinde olan insanların anlayamadıkları bir “sanat”ın sanat olduğu kabul edilecek olursa, yollarını şaşırmış, doğallıklarını yitirmiş insanların, doğal olmayan duygularını okşayan şeyleri (kendilerinden başka hiç kimsenin hiçbir şey anlamadığı şeyleri) sanat diye üretmelerini de doğal karşılamak gerekir; tıpkı yaptıklarını sanat olarak adlandırmaya inatla devam eden dekadanlarda gördüğümüz gibi.

Sanat, geniş bir halka halinde başlayıp gitgide küçülen halkalar halinde bir yol izler: Sonuçta, tepe noktası halkta olmayan bir koni çıkar ortaya. Zamanımızın sanatında olup biten tam da budur işte.yazisonuikonu

Lev Nikolayeviç Tolstoy (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul: 2013), s. 109-114
  1. Bütün sanat türleri iyidir, sıkıcı olanlar dışında. (Çev.)
  2. Bütün sanat türleri iyidir, anlaşılmayanlar -ya da- bir etki yaratmayanlar dışında. (Çev.)


Yorum yok

Ekleyin