Sahi bu kimin savaşı?

Muharrem Demirdaş |

Bir olası devrime kadar beklemeli mi bu zulüm altındaki halk? Peki biz beklemeli miyiz bu halka omuz vermek için…

Sokağa çıkma yasağının sürdüğü Cizre.

Sokağa çıkma yasağının sürdüğü Cizre.

“Çok uzun olmayan bir zaman önce yeryüzünde iki milyar insan vardı, bunların beş yüz milyonu insandı, bir milyar beş yüz bini de yerliydi. Sözü birinciler söylüyor, ötekiler de öğrenince taklit ediyorlardı.”

Sartre, Frantz Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri adlı kitabı için kaleme aldığı, orijinal adı “İşkence Güneşinin Altında” olan uzun önsözüne böyle başlamıştı. Şimdi Sartre’ın “yeryüzünde iki milyar insan vardı” cümlesinin çok uzağındayız, aradan yıllar geçti fakat ezilen halkların kadim yazgısı değişemedi.

Yahut da şaşkınız mı demeliyiz, yoksa hazırlıksız yakalandığımızı mı söylemeliyiz… Bir öz eleştiri vermek zorunda olduğumuz açık ama. Evet, bu ülkenin doğusunda, Kürdistan’ın kuzeyinde, Bakur’da halk fiili olarak özyönetimlerini ilan etti ve yeni bir yaşamı adım adım örmeye başladı.
Değişim için “direnme” ve “eylem” önemli bir nirengi noktasıdır. Bedeni bir direnç noktası haline getirme, yaşamı bir direnç noktası haline getirme, sözü-eylemi bir direnç noktası haline getirme… Türkiye Sosyalist Hareketi ve onun zaman zaman yanında, zaman zaman saflarında olduğu Kürt Hareketi bugün, dün olduğu gibi tüm yaşam alanlarını özsavunmayla bir direnç noktası haline getirdi-getiriyor. Bir adım daha attı ve özyönetimler ilan edildi. Suskunuz yahut Latin Amerika’daki hareketler, örneğin Zapatistalar ya da Topraksızlar Hareketi kadar ilgimizi çekmiyor bu durum. Yahut da şaşkınız mı demeliyiz, yoksa hazırlıksız yakalandığımızı mı söylemeliyiz… Bir öz eleştiri vermek zorunda olduğumuz açık ama. Evet, bu ülkenin doğusunda, Kürdistan’ın kuzeyinde, Bakur’da halk fiili olarak özyönetimlerini ilan etti ve yeni bir yaşamı adım adım örmeye başladı. Nasıl mı? Kürt Hareketi’nin yayın organlarına arada bir bakmak, önemli bir veri alanı sağlıyor bize.

Berwari’ye bağlı Hosyan Köyü’nün 14 yıllık imamı Kürtçe vaaz verdiği için görevden alınınca, devletin kadrolu imamlarını 70 yıldır kabul etmeyen köylüler, ‘hoca yoksa cami de yok’ deyip ibadetlerini köy meydanına kurdukları çadırda gerçekleştiriyor. İmamın maaşını ise köy komünü ödüyor. [1]

Suruç Katliamı’ndan sonra başlayan işgal, günlerdir devam ediyor Bakur’da. Sıkıyönetimi kabul etmeyen halk, kendi olanaklarıyla özsavunmasını gerçekleştiriyor, çocuklarını koruyor, kadınlarını koruyor, gençlerini koruyor. Bildiğimiz ve bilmediğimiz devlet şiddeti devam ederken her gün ölüm haberleri geliyor, çocuklar sokak ortasında vuruluyor, keskin nişancılar okullara, devlet binalarına konuşlandırılıyor, sokağa çıkma yasağı ilan ediliyor ikinci bir emre kadar, komando tugayları ve Özel Tim gece karanlıkta bırakılan kentlere, ilçelere kurşun yağdırıyor. Önce hendekler kazan halk, “biz bu devlete güvenmiyoruz, bu devlet bizim devletimiz değil” diyor ve kendi yönetimlerini ilan ediyor.

Belki bir yıl sonra yazıp çizmeye başlayacağız Bakur’da 2015 yazında ve sonbaharında yapılanları, yaşananları, ama kanım odur ki geç kalmış olacağız.
Şimdi sorunu baştan mı konuşmaya başlamak lazım, uzun uzun “ulusların kendi kaderini tayin hakkını” yeniden yeniden milyonlarca defa bu kez Kürt Halkı’nın fiili savunması üzerinden tahlil etmek mi? Kötü bir alışkanlığımız varsa o da şudur ki –maalesef son yirmi yıldır daha çok Kürt Hareketi söz konusu olduğunda düştüğümüz bir aymazlık- olay zamanını kaçırmak. Ya erkeniz ya da çok geç. Belki bir yıl sonra yazıp çizmeye başlayacağız Bakur’da 2015 yazında ve sonbaharında yapılanları, yaşananları, ama kanım odur ki geç kalmış olacağız. Olay zamanını yakalamak ve eylemle bütünleşmek “modern zamanlar”da daha hızlı olmamızı gerektiriyor, zamanın hızla akıp gitmesini kastetmiyorum burada, bir halkın yok olup gitmesinden söz ediyorum.

Cizre Halk Meclisi Eşbaşkanı Asya Yüksel, somut olarak bahsedersek dışarıdan gelen ve çoğu memur olan insanların kalabilecekleri kiralık evlere dair düzenlemeler yaptık. Burada insanların vahşi bir hırsla sömürülmesine izin vermeyeceğiz. Başka bir örnek olarak çarşıda düzensiz park edilen araçlarla ya da kaldırımların yaya geçitlerine kapatılmasına dair esnaf ve yurttaşlarımızı bilinçlendirdik. İnşaya kadınlar öncülük ediyor, kentteki kadınların yoğun talebi üzerine artık kesinlikle iki eşliliği kabul etmeyeceğiz. [2]

Yok olmayı ya da bir halkın bedenine dönük topyekun işkenceyi kabul etmeyen halk, Bakur’da özsavunmayla birlikte özyönetimini de inşa ediyor. (Sıkıyönetime karşı özyönetim!) Eşbaşkanlık sistemleri var, her türlü biyolojik cinsiyet için yaşam alanları yaratılıyor, ekolojik bir tarımı örgütlemeye çalışıyorlar, Amed’de DEDAŞ’a karşı bir komün elektrik üretme tesisi girişimi var, Amed’i terk eden Ermeniler yıllar sonra topraklarına dönebildi, insanların özel araçlarını toplu ulaşıma açmaları için girişimler var, halk meclisleri kurulmuş durumda ve seçilmiş olmaları kaydıyla herkes bu meclislerde yer alabiliyor, kendi yargı sistemlerini oluşturmaya çalışıyorlar, toprak ağalığı tasfiye ediliyor, komün modelleri örnek alınıyor…

İnsanların özel araçlarını toplu ulaşıma açmaları için girişimler var, halk meclisleri kurulmuş durumda, kendi yargı sistemlerini oluşturmaya çalışıyorlar, toprak ağalığı tasfiye ediliyor, komün modelleri örnek alınıyor…

Bu liste daha da uzatılabilir. Kapitalizmin yol açtığı her türlü sömürü ve tahakküm biçimlerine karşı hep birlikte hareket eden halk Bakur’da, yaşamı en küçük noktalarına varana değin örgütlemeye çalışıyor. Kürdistan halkının bir taraftan direnmek, savaşmak diğer taraftan yeni yaşamı örgütlemesi zor olsa gerek. Lakin sanırım onlar için asıl zor olan Türkiye sosyalistlerinin “olay”ı bir seyir halinde izlemesi, dostlarını yanlarında görememeleri. “Fakat”larımızı, “ama”larımızı, “geçmişte…” ile başlayan cümlelerimizi bir kenara bırakmanın elzem olduğu bir varoluş savaşıyla karşı karşıya bugün Bakur halkı. Ve bu metin yazılırken de eksilmeye, öldürülmeye devam ediyorlar. Dolayısıyla da gerek “Barış Bloğu” girişimleri gerekse de iyice daralan basın açıklamalarımız ve sözcüklerden ibaret kalan destek mesajlarımız bu durumda yetersiz kalıyor. Çünkü açlık grevindeki tutsaklara saldıran gardiyanlar kol kırıyor, aklımıza gelebilecek her türlü işkenceyi yapıyor.

Sartre’la başladık, onunla devam edelim:

İyileşebilecek miyiz? Evet. Zira şiddet, Aşil’in mızrağı gibi, neden olduğu yaraları iyileştirebilir. Bugün elimiz kolumuz bağlı, korkudan hasta ve aşağılanmış bir haldeyiz; daha fazla alçalamayız(…) Fakat derler ya, bu başka bir öykü, insanlığın tarihi. Bu tarihi yaratanların saflarına katılacağımız zamanın yaklaştığından eminim. [3]

Uzun uzun tahliller yapacak kadar zamanımız yok. Ya da bu tahlilleri eylem süreçleriyle birlikte yapmak ve varsa ekleyeceklerimiz, çıkaracaklarımız; bunları “yolda” yapmak daha önemli bugün. Çünkü Cizre’de ve Nusaybin’de iki çocuk daha öldürüldü, Dersim’de polislerin açtığı ateşle markete giden genç bir kadın öldürüldü ve öldürülmeye devam edilecekleri aşikar. Devlet, son “terörist” bu toprakları terk edene kadar savaşmaya devam edeceğiz diyor lakin artık konumu ve var olma biçimleri değişen, farklılaşan bir halkla karşı karşıya olduğumuz ortada. Artık Bakur’un her insanı, bedeni birer gerillaya dönüşmüş durumda. Olabilecekleri düşünmek ürkütücü.

Kırı, dağı otuz yıl boyunca gerillaya dönüştüren halk, devletin zulmüne karşı bu kez topyekün gerillaya dönüştü.
Katilliği tescillenen ve bu açıdan da “gözünü daldan budaktan sakınmayan” devlet, her bir bedeni yok etmek için öldürmeye devam edecek demek ki. Yeni bir kuşak ve algı var artık. Kırı, dağı otuz yıl boyunca gerillaya dönüştüren halk, devletin zulmüne karşı bu kez topyekün gerillaya dönüştü. Devletin kafa karışıklığı ve bugün eskisinden daha pervasız bir biçimde sağa sola rastgele ateş etmesi de bu yüzden aslında. Çünkü halk Varto’da Ekin Wan’ı kendi organizmasının bir parçası addetti, gerilla ile birlikte omuz omuza, hatta onları koruma kordonuna alıp ilçe merkezinde yürüdü. Yürümenin kendisi oldu, gerilla olduğu gibi.

Aslında bu bize bir “oluş” fikrini de bahşediyor. Bedenin dönüşebilirliğini söylüyor. Ulus Baker, Ölüm Oruçları ile ilgili bir yazısında, ölüm orucundaki bu bedenlerin ölüme değil yaşama doğru yol aldıklarını ve ölüm orucunda bedenin tüm hücreleriyle birlikte savaştığını, mücadele ettiğini söylemişti. Diyalektiğe içkin olan bu söylem, bugün bir halkın –tekrar olacak ama- topyekun gerillaya, bir gerilla organizmaya dönüşmesiyle karşımızda ve güncel.

Soru şu o zaman: Biz neredeyiz?

Bu aşağılanmış halkın direnme ve eyleme gücünün nasıl ve ne kadar yakınındayız? Bedenlerimiz ve varlığımız ne halde? Parçalanan kamusallıklardan söz ederken nerede duruyoruz? Metanın tahakkümü altındaki yaşamlarımızı metadan ayrı biçimde yeniden kurabiliyor muyuz? Hadi soruları daha da büyütelim ve yüzyıllık sorularımızla da yüzleşelim. Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkı bizlerin iki dudağının arasında mıdır? Peki özyönetimde bizim için olmayan nedir? Bir olası devrime kadar beklemeli mi bu zulüm altındaki halk? Peki biz beklemeli miyiz bu halka omuz vermek için…

Hadi önce kendimize, sonrasında herhangi birine, bir vatandaşa, kendimizi yıllardır anlatmaya çalıştığımız birilerine, halka, sınıfa cevap verir gibi cevaplayalım hep birlikte bu soruları. Kapitalist, taşeron, katil polis devletine karşı bu özyönetimleri selamlayıp, halka yardım edecek miyiz? Yanlarında olacak mıyız? Bakın, “Cizre yanıyor ses verin” diyorlar, verecek miyiz?

Bu metin yazılırken Bakur’dan gelen haberler:

  • Cizre’de sokağa çıkma yasağı uzatıldı. İlçede çatışmalar devam ediyor.
  • Polis, 7 yaşındaki çocuğu karnından vurdu.
  • Cizir yanıyor, ses verin!
  • Katliam öncesi; internet ve telefon şebekeleri kesildi, ilçeye giriş çıkışlar yasaklanarak…
  • Cudi Mahallesi’nin birçok girişi ve özellikle Nisebin Caddesi ile Dörtyol civarı başta olmak üzere zırhlı polis araçları tarafından ablukaya alındı.
  • Cizre Devlet Hastanesi polis ablukasında olduğu için yaralıların hastaneye götürülemediği belirtildi.
  • Sur Mahallesi’nde terminalde bekleyen zırhlı araçlar tarafından mahalle içlerine doğru gece saatleri boyunca ateş açıldı…
  • Dersim’de özel harekât timleri ve polis kurşunlarının hedefi olan yaralı dört yurttaştan Ayten Gülhan yaşamını yitirdi.

Ne dersiniz? Sartre’a inanalım mı? Bu tarihi yaratanların saflarına katılacak mıyız? Yazdıklarımız avunmamıza yetiyor mu ya da!yazisonuikonu

[1] Özgür Gündem, 5 Eylül 2015 Cumartesi

[2] Özgür Gündem, 5 Ağustos 2015, Cumartesi

[3] J. P. Sartre, Yeryüzünün Lanetlileri, Önsöz.



Yorum yok

Ekleyin