Rüyanne

Muharrem Demirdaş |

İşte en güzeli de bu, insan annesinden hiç ayrılmıyor ya da ayıramıyorlar insanı annesinden.

                                                                                       

Aldım-Verdim-Ben Seni Yendim-Babanın Bıyığını Kesmeye Geldim-Hop Hop-Altın Top-Bundan Başka Oyun Yok

Annem iyi ki bilmiyor öldüğümü, inanmak istemiyor ya da inanmıyor. Hâlâ saat 19.00’u gösterdiğinde geçiyor pencerenin kenarına, gözünü dikiyor zerdaliye, bekliyor. (Annemin bazen pencereden aşağı bütün organlarını kusmasından korkuyorum, “yokluk” öyle ağır!)

Bazen on bir yaşında bir çocuk olarak, önlüğüm darmadağınık, yakamda kuşlar, okuldan dönüyorum. Bazen bir akşamüstü gezintisinden, bir arkadaş görüşmesinden çoğulluğun ellerinden tutup tutup. Ama o, her daim bir fincan çayını alıp yolumu gözlüyor sokakta.  “Şimdi gelir,” diyor, “Niye bu kadar gecikti ki?” diye soruyor, “Hiç böyle yapmazdı, en azından bir haber verirdi, telefon açardı.”  Saçları darmadağınık, elbisesi kirli.

Artık hiç gelmiyorum anne. Sen şimdi yalnızsın, ben yokum ama ne güzel ki farkında değilsin. Doktor senin hastalığını söylediğinde önce korkmuştum, üzülmüştüm, ne yapacağım ben ileride diye düşünmüştüm. Ama şimdi akşam yaklaştığında, sen iki kişilik bir sofra kurduğunda, ben yemeği tuzlu yiyorum diye sofrada benim tarafıma pazardan aldığımız kırmızı tuzluğu bıraktığında -Seyhan çok severdi- için için mutlanıyorum. “Annem benim,” diyorum, “sana yaşatamadılar acımı.”

yazisonuikonu

Aç Kapıyı Bezirgan Başı- Bezirgan Başı- Kapı Hakkı Ne Verirsin- Ne Verirsin- Bir Sıçan-İki Sıçan-Üç Sıçan- Dört Sıçan- Sonunda Kapana Kaçan/

Beni gömerlerken, dayım seni evlerinde, sevdiğin dizinin karşısında bıraktı. Toprak attılar üzerime, kenarıma briketler sıkıştırdılar kaçamayayım diye, Şule Ablam yere düştü birden, eller yukarıya kalktı, bayraklar… bayraklar… bayraklar…

Daha dayım eve henüz dönmüştü ki sen, “Ben gideyim artık Nusret, oğlan erken döner bugün, dersi yarımda bitiyor, belki de dönmüştür, kapıda kalmasın kitaplarıyla,” dedin. Dayım tutup alnından öptü seni, ellerinden öptü. “Buz gibisin Nusret, yoksa Ayten’le mi tartıştınız yine?” Dayım sustu, kapıya kadar geçirdi seni.

Haftaya da siz gelin, terasta balık mangal yapalım, hem iki tek de atarsınız, ama siyaset konuşmak yok, sen çok azarlıyorsun çocuğu, o da saygısından susuyor, seni üzmekten korkuyor. Sevgi doludur bizim oğlan Nusret, sevgiler dolusu…”  Evet, sevgi doluydum anne, ellerim hep bir serçeyi okşardı, ellerim bir sokak ortasında kaldı!

Annem ilkin günleri karıştırmaya başlamıştı. Pazarları yıkadığı çamaşırları hafta içi yıkar, marketten aldıklarımızın plastik ve teneke kutuları biriktirir, beni cumartesi günleri okul için erkenden kaldırır olmuştu. Geceleri sürekli kalkıp muslukları kontrol ediyor, televizyonun ve antenin yanan ışıklarını kapatmak için fişlerini çekiyor, kapıyı belki kilit oturmamıştır düşüncesiyle açıp açıp, yeniden yeniden kilitliyordu. Haberleri izliyor, dizilere tekrar tekrar bakıyor ama her seferinde bana yeniden soruyordu ne zaman başlayacaklarını.

Gün ortası uyumaları da artmıştı. Uyuyor, hava kararmak üzereyken kalkıyor, ama günü yeni ağarıyor sandığından bir koşu mutfağa gidip kahvaltı hazırlamaya koyuluyordu. Sesleniyordu sonra bana, “Hadi kalk artık okula geç kalacaksın!” İçeriye girdiğinde ve beni öylece oturur bulduğunda da muziplikle gülümsüyordu, “Daha aklım yerinde, düğününü de yapacağım bak görürsün,” diyordu.

Annem… Beni şimdi unutmuyor işte. Her şeyi yavaş yavaş unutmaya ve karıştırmaya yazgılı belleği beni bir türlü unutmuyor!

yazisonuikonu

O…O…O…- İğne Battı- Canımı Yaktı- Tombul Kuş- Arabaya Düş- Arabanın Tekeri- İstanbul’un Şekeri/

Şu sıralar annemin bu durumu ironik bir yöntemle atlatmaya çabaladığını, üstelik de bunu bilinçli olarak yaptığını düşünür oldum. (Ölüyüz ama düşünebiliyoruz vesselam!) İnsanoğlu atlatamadığı durumların, hüzünlerin içinden böyle de çıkabiliyor, üstesinden bu şekilde de gelebiliyor işte.

Aynı durumları ben de yaşadığım için biliyorum. Alaya aldığı durumun geldiği noktayı da alaya alarak hayatına devam etmeye çabalayabiliyor insan. Örneğin ben öldüm. Ama buna yanıp yıkılmaktansa, ölümüme dil çıkarıp yoluma devam edebiliyorum. Arkadaş toplantılarına katılıyor, onlarla birlikte sokakta yürüyor, yukarıdaki semtlerde dolaşabiliyorum; yoksa o briketlerin arasından çıkamazdım zaten. (Briketler canımı çok yaktı bu arada.)

Hem aklı bir kenara bırakmanın güzel yanları da var. Çocuklara katılıyorum, onlarla yakartop, istop, holihop, dokuztaş oynuyorum. Kestane şekeri çalıyorum Sıtkı Amca’nın dükkânından. Tanımadığım insanların evine giriyorum, koltuklarına uzanıyorum, bağıra bağıra şarkılar söylüyorum. Akvaryumlarındaki balıklara yem veriyorum; çok unutkanlar!

yazisonuikonu

Çan Çan Çikolota-Hani Bize Limonata-Limonata Bitti-Hanım Kızı Gitti/

Hanım kızı da nereye gitti ki şimdi? Ah Seyhan… Ah canımın içi Seyhan… Bak annem evlenmemizi bekliyor, onu ihmal etme Seyhan.

Seyhan bir uzun sudur, incedir, akar akar, nereye varacağını bilir, nereye varacağımızı bilirdi. En çok Seyhan ağlamış, duydum. Merasimime dahi gelememiş, yok, konuşmamış, o söylememiş tabii ki, beni kaldırım kenarına, onu karşı sokağa bırakmışlar görsün diye beni.

Seyhan bir avuç zerdali yaprağıdır, kokar, içine çekersin, yeniden yeniden başlar koku. Seyhan’ı hastaneye kaldırmışlar, dayım Ayten Yengem’e fısıldarken duydum. Rahmi çocuk tutamayacakmış artık, göğüslerinin ucuna kara lekeler konmuş. Kalk Seyhan kalk. Kaldır Seyhan, kaldır karaaaaağaçları!

yazisonuikonu

Annem Annem Meleğim- Hani Benim Yemeğim- Yemeğimi Yemedim- Sütümü Daha İçmedim- Bir İki Üç- Anne(M)sizlik Çok Güç/

Annem bu akşam için umudunu kesti galiba. Pencerenin önünden aldığına göre sandalyesini, bugün de gelmeyeceğime kanaat getirdi demektir. Fincanını aldı, çay kaşığını şöyle bir yaladı, fincana atıp kaldırdı. Uzun yolculukların ardından yorgun düşmüş gibi öylece bırakıverdi kendini kanepeye.

Birazdan rüya da görmeye başlayacak. En heyecanlısı, güzeli bu işte. İnsan öldüğünde bir tek annesinin rüyalarına girip orada dolaşabiliyor; anladım. Seyhan’ın rüyasını -o uyurken göğsüne yasladığı kitabın içinde, kitap sanırım Beliz Hoca’nın Kül Bellek’iydi, neyse onun için resimlediğim ayracı görünce ilk kez burnumun direği sızladı- denedim olmadı, dayımınkini denedim o da olmadı, hatta hinlik yapıp fakültedeki hocalarımı da denedim; nafile! Sadece annemin rüyalarında sek sek sek koşturabiliyorum. “Anne!” diye sesleniyorum ona rüyasında, “Anne! Ben buradayım, korkma bir yere gitmedim ve gitmeyeceğim.”

Annem gelip ellerimi tutuyor hemen, başımı boynuna yaslıyorum ki kızmaya başlıyor. “Hınzır, o kadar bekledim seni pencerede, sokaktan günün ağır ağır çekilişini, dalların ve yaprakların gölgelerini izledim, bir kedi geçti karşı kaldırıma, Muhlis Bey döndü işten, kapıcı çöpleri aldı, niçin bekletiyorsun beni oğlum, bak merak içindeyim ben de, her gün türlü türlü haberler işitiyoruz.”

Dişlerimi sıkıyorum, ama insan rüyada ve hele de ölüyken hiç ağlayamıyor. “Geldim işte bak, merak etme sen beni, hem kötü bir şey yapmıyoruz ki biz.” Gözlerini kaçırıyor sonra benden, “İyisi kötüsü mü kaldı oğlum, kalpleri kurum bağlamış onların, hiç sevgi yok içlerinde, o nedenle her gün birisi daha…” Ellerimle kulaklarımı kapatıyorum, duymak istemiyorum gerisini, dişlerim tak… tak… tak… damaklarıma giriyor.

İşte en güzeli de bu, insan annesinden hiç ayrılmıyor ya da ayıramıyorlar insanı annesinden. Annem artık günün on altı saatini uyuyarak geçiriyor. Hayır, çok yaşlı değil, daha altmış sekizinde, ama hastalığı ilerledi. Doktor aylık iğneler vermişti, her ay bir tane vurulması gerekiyordu, sonra haftalık, durumuna göre de günaşırı ya da günlük olacaktı iğneler. Hatta ben götürüp sağlık ocağına kaydını da yaptırmıştım onlar bir gün öncesinden telefonla haber versinler diye, ama annem telefonun çaldığı saatlerde yine uyumuş olduğundan ya da mutfakta bana yemek hazırladığı için telefonları duymuyor.

Ben sekiz aydır yokum, rüyasında başlangıçta söylüyordum ona iğnelerini, ama artık vazgeçtim. Ya uyandığında anlarsa öldüğümü, yanıp yıkılır diye söylemiyorum. Varsın, o her akşamüzeri beklesin beni!

yazisonuikonu

Anne Anne Beni Bekle- Anne Anne Beni Bekle- Sana Yine Gelirim- Ellerinden Öperim- Şekerleme Aldın mı- Hanım Kıza Sordun mu- Anne Anne Ben Geldim/

Annem günün on altı saati uyuduğu için daha da fazla beraberiz aslında. Eskiden zaten ben 18.30 gibi gelirdim, o da 21.30 gibi uyurdu; topu topu birkaç saatimizi beraber geçirirdik yani. Şimdi -eğer çok önemli bir işim yoksa- on altı saat boyunca rüyasında birlikteyiz.

Birlikte kasabaya gidiyoruz, ben çocuk oluyorum yeniden, yeniden koca bir aile oluyoruz, babam uzaklardan mektuplar yazıyor, ablam çeyizini tamamlamaya çalışıyor, gül desenleri işliyor perdelerine, yastıklarına kuşlar, papağanlar burun buruna! Dayım da gelmiş oluyor, arabasından bir Orta Anadolu türküsü açıyor, rakısının üçüncü yudumunda eşik ediyor türküye, Ayten Yengem yan yan bakıyor ona, çırılçıplak dereye koşuyorum, çocukların yanına. Artık çocuk olmayanların yanına. Onlar büyüyor bir anda, evleniyorlar, yaşlanıyorlar; ben çocuğum! Anneme göstermiyorum yüzümü, üzülmüşüm, o üzülmesin.

Sonra dedemlere dönüyoruz. Dedem çıktığım kayısı ağacına bastonunu fırlatıyor, ninem kızıyor ona, “Yılda  bir kez geliyorlar zaten, bırak da  yesin çocuk,” diyor. Dedem, “Ulan deyyusun tohumu, sorarım ben sana!” diye var gücüyle bağırıyor. Ninemin sac ekmeklerinin kokusu geliyor sonra; domates, maydanoz, yumurta doldurup dürüm yapıyorum hemen, gözüm bahçedeki salıncakta ve ham elmalarda kalıyor, dişlerim kamaşıyor.

Kasaba meydanına koşuyorum, çocuklar uzuneşek oynuyor, aralarına katılıyorum, annem bir koşu gelip sırtıma havlu yerleştiriyor, bir kenara çekilip bekliyor beni, ablam komşu kızlarının işlemelerine bakmaya, çeyizi için onlardan örnek almaya gidiyor.

Annemin rüyaları bazen çok uçarı. Kimi zaman o henüz daha saçları iki yanından örgülü küçük bir kızken dedemle gittiği bir sirkte aslanın sırtına biniyor, kimi zaman da bir halının üzerine bağdaş kurmuş tüm Boğaz’ı kuşbakışı seyrediyor. Yıldızlarla konuşuyor, atlıkarıncalara biniyor, macun yiyor rengârenk, ebemkuşağından kayıyor denize. Sokaklardan yaprak yaprak akıyor neşesi kimileyin, bazen de sarhoş olup hınçla Karaköy’ü naraya boğuyor. Böyle anlarında pek yaklaşmıyorum yanına annemin, zaten gülüyor, “İyi ki çocuk; rüyalarında gülüyor,” diyorum.

Sonra bir yarılma oluyor annemin rüyalarında, rüyaları dikiş yerlerinden patlıyor, hıçkırıklarını duymaya başlıyorum. İşte o zaman daha bir hırsla koyuluyorum işime. Hemen beliriyorum gözlerinin önünde, çevresinde dolanıp duruyorum. Bir tepede oluyor böyle anlarda o. Tepe birdenbire kararmaya başlıyor ve karaya allar karışıyor. Deniz köpürüyor sonra, ağaçlar hızlıca yapraklarından, çiçeklerinden soyunuyor. Her ağacın dibinde bir evlat yatıyor. Kiminin elleri kan içinde, kiminin ağzı parçalanmış, kimisi kolunu kucaklamış, bir bebek gibi ninni söylüyor ona. Deniz daha da köpürüyor sonra, yapraklar, çiçekler, dallar denize dökülüyor; denizin üstünde kara kara lekelere dönüşüyor. Annemin göğüs kafesi bir gelgitten daha kuvvetlice inip inip kalkıyor, yüreği “Alın beni buradan,” dercesine zonkluyor, zonkluyor… Nabzı hızlanıyor annemin, saniyede binlerce soluk alıp veriyor…

Yetişiyorum, ellerine sarılıyorum, “Anne, bak buradayım.” diyorum. Annem sarılıyor bana; omzumun üstünden, ağaç diplerine düşen evlatlara bakışını fark ediyorum. Korkuyorum, “Ya öldüğümü öğrenirse bir gün,” diyorum, “nasıl yaşar,” diyorum, “nasıl bir daha zerdalinin çiçeklerine kondurur gözlerini?”  “Ne olur beni bırakma!” İnliyor, inliyorum.

Hiçbir acı yok evlat acısı gibi,” demişti bir anne bana Galatasaray Meydanı’nda. “Hiçbir acı böylesine baki, yakıcı değil. Sanki bir kuzgun konmuş da yüreğimin üstüne, her gün didikliyor orayı, göğsüm kanlar içinde kalıyor, yüreğim paramparça zaten. İnsanın bir yakını öldüğünde Allah beterinden saklasın derler, işte o beter evlat acısıdır oğul,” demişti. “Allah kimselere göstermesin, kapılardan-bacalardan ırak olsun.”

Bir cumartesi yine çocukları toplanmıştı her birinin başına. Cengiz’i gördüm, sordum, “Sen de rüyalarına girsene annenin, niçin girmiyorsun?” “Uyandığında n’olacak,” dedi, “kim derleyip toplayacak her bir yana saçılan kanı!

yazisonuikonu

Anne Anne Nerede- Gelip Beni Öpsene- Anne Artık Büyüdüm- Bak Gözlerim Nerede- Bak Ellerim Nerede- Anne Güneş Nerede- Anne Yağmur Nerede- Anne Bizi Dövdüler/

Kaygım anneme bu acıyı yaşatmamak. Kimselere diyemedim. Üç gece tuttular beni karanlık bir odada, Seyhan’ın çığlıklarını duydum üç gece de. Üç gece birer yarık açıldı göğsümde. Her gece dövdüler, güvercinlere yem verdiğim ellerime demir sopalarla vurdular, parmaklarımı kırdılar, sonra astılar beni bir yere ikinci günün akşamı, kan beynimde toplandı. Pıt…pıt… sesini duydum kanımın.

Gün ağarırken götürüp bir kaldırım kenarına bıraktılar. Artık konuşamıyordum. Bir gazete kâğıdı serdiler üstüme.

Şimdi ben bunları anneme nasıl anlatayım? Dayım gelip bir morgda teşhis etti beni, paramparça ellerim ellerinden döküldü. Bir minibüsün arka koltuğuna yatırdılar, üzerimi sıkıca sardılar, battaniyemi örttüler, “Buz gibi,” dediler. Annem, Ayten Yengem ve dayım ön koltukta oturdu, dayım telefonda ağlayarak Şule Ablam’la konuştu.

O günün sabahında toprağa koydular bedenimi. Usulca sıyrıldım oradan; annemi özledim, anneler evlatlarını bekler çünkü.

Annem her akşamüzeri bekliyor beni. Gözü evimizin önündeki zerdaliye takılıyor, uzun uzun izliyor. Yapraklarına, ak pak çiçeklerine bakıyor. “Mevsim henüz kış ama zerdali erkenden açtı yine,” diye düşünüyor belki. Evimize taşındığımız yıl dikmiştim zerdaliyi apartmanın önündeki avuç içi kadar bahçeye. Annem, “Büyümez bu, daha geniş, büyük topraklar ister,” demişti. Büyümüştü zerdali, hem mevsiminden de önce açmıştı.

Annem birkaç gündür zerdaliye bakıyor, belli ki beni arıyor gözleri, çiçeklerine bakıp benim de erkenden gelmemi istiyor. Zerdaliye kan bulaştı anne, zerdaliye kan… Annemin gözü zerdalinin rüzgârda salınan kan yapraklarında!

Şimdi annemin rüyalarındayım. Uykudan uyandığında yine hazırlıyor kahvaltımı, ayakkabılarımı boyamaya çalışıyor; koşup ellerinden almak, ellerine kapanıp öpmek istiyorum, olmuyor.

Dışarı çıkıyorum sonra. Denize doğru yürüyorum. İnsanlar ekmek almaya gidiyor, koşuya gidiyor, yukarı semtlerden insanlar oluk oluk işe gidiyor, çocuklar yarı uykulu ve gözleri çapaklı, esneye esneye okula, bir amca dükkânını açmaya gidiyor. Bir köşe başında irkiliyorum, sesim kalmış sokakta, bağırıyorum:

Adım Kenan …..! Gözaltına alınıyorum!

Beyaz bir Toros hızlıca akıyor sokaktan.

yazisonuikonu

Anne Beni  Bulsana- Herkeslerden Sorsana- Anne Beni Unutma- Annem Seni Unutmam/ Hop Hop Altın Top- Bundan Başka Oyun Yok/

yazisonuikonu



Yeni yorum ekleyin.