Pür-i pak müttefik arayan, balkondan izler

Mustafa Solak |

Buradan “o örgüt büyür, AKP’nin oyları artar” diyenler pasifizmin dalgasız sularında rahat rahat yüzer ama halka önderlik edemez. İşte o zaman birileri halkı istediği yöne sürükler, herkes büyürken sen yerinde sayarsın.

Gezi'de normalde yan yana gelmeyen bir çok farklı kesim ortak taleple bir araya gelmişti. (Resim: Haydar Özay'ın duvar resmi)

Gezi’de normalde yan yana gelmeyen bir çok farklı kesim ortak taleplerle bir araya gelmişti. (Resim: Haydar Özay’ın duvar resmi)

Hegel çağdaş diyalektiğin kurucusudur. Her şeyin kendi zıddıyla çatışarak geliştiğini açıklar. Marks’ta zıt fikirler (tez-antitez), tarihi harekete geçiren çelişmelerdir. Her fikir, nesne içinde taşıdığı karşıtlıkları ve çelişkilerin karşılıklı ilişkilerin toplam sonucu olarak yeni bir aşamaya ulaşır. Tıpkı ekilen meyve çekirdeğinin topraktaki su ve minerallerle ve aynı zamanda çekirdeğin yapısındaki biyolojik etmenlerle etkileşim halinde meyve olması gibidir. Dolayısıyla Marks “görünen, gerçek olsaydı bilime gerek kalmazdı” diyerek soyut kavramların çekiciliğine veya iticiliğine değil, altta yatan çelişkilerin etkileşimine ve ortaya çıkarılmasına vurgu yapar.

Tertemiz hareket arayan mücadelenin dışında kalır

Ayrıca “içinde şunlar varsa olmam” söylemi mücadeleyi küçültür. “Ben gerekirse tek başına eylem yaparım” anlayışı da iktidar ve emperyalizm karşısında etkili sonuç doğurmuyor.
Toplumsal mücadeleler çelişmelerle, yalpalamalarla doludur. İktidar gelmek isteyen işçi sınıfı müttefik edinerek halkın içinde büyür. Mücadelenin içinde her an tertemiz (geçmişi tutarlı, açıktan emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı çıkan) davranış beklenemeyeceğine göre sırtında yumurta küfesi olanlar (devrim yapmak isteyenler) hareketin zaaflarına takılmayarak mücadelenin emperyalizme ve gericili gerileten yönüne bakmalı ve desteklemelidir. Mücadelenin, bileşenlerinin kusurları, geçmişleri, art niyetleri genel mücadeleden ayrı, kendi adacığında tek başına ve/veya tamamen kendine benzeyen sınırlı birkaç örgütle mücadele vermenin gerekçesi olmamalıdır.

Bir eyleme karşıt görüşte (hükümet yanlısı veya karşıtı, sosyalist veya gerici) örgütler katılıyorsa, bazı örgütlerin kendi dünya anlayışına uygun, ya da ifade yerindeyse “kendi gibi tertemiz” örgüt arayışı mücadelenin kenarında kalarak halkla birleşmelerini önler.

tekel-tekgida-isciler_1297_Toplumsal mücadeledeki zorunlulukları kavrayanlar eylemi düzenleyenlerin niyetlerine ilişkin çıkarım yapmakla beraber toplumun talebini, duyarlılığını dikkate alarak eylemde halkla buluşmalıdır ki yarın kendisi eylem yaptığında halkı yanına çağırmakta zorlanmasın. Dahası AKP’ci örgütlerin halk hareketini kendi hesabına yontma çabası da eylemin içinde olmakla olanaklıdır.

Ayrıca “içinde şunlar varsa olmam” söylemi mücadeleyi küçültür. Böyle pür-i pak örgüt arayışı müttefiksiz bırakır. “Ben gerekirse tek başına eylem yaparım” anlayışı iktidar ve emperyalizm karşısında etkili sonuç doğurmuyor. Emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı eylem ve davranışında tutarlı örgüt arayışı emekçileri iktidar olmaktan uzak tutar. Çünkü bu söylemi söyleyenin kendisi de her zaman istediği gibi tutarlı değildir. Bireyler olarak bile her gün kendimizi sorgulayıp “şu gün şu konuda hata yaptım” demiyor muyuz?

Bağlayıcı olan niyet değil ortak taleplerdir

Birilerinin niyeti ile değil ortak açıklama etrafında davranırız, niyetleri ortak söylemin dışında olanları da eylem içinde önlemeye çalışır, ortaya çıkarır ve eylemin başarısına uğraşırız. Tutarlı örgüt aramaya kalksak birkaç tane buluruz, eminim onları da beğenmeyecekler çıkacaktır. Eylemde herkesi bağlayan, ortak taleplerdir ve bu talebe bağlılık mücadele içinde sınanır. Buradan “o örgüt büyür, AKP’nin oyları artar” diyen (kaldı ki bu bir tahmin, kesinliği yok, belki de “bu işi bu noktaya getiren AKP, o halde oy vermeyelim” denmesine neden oluyordur) pasifizmin dalgasız sularında rahat rahat yüzer ama halka önderlik edemez. İşte o zaman birileri halkı istediği yöne sürükler, herkes büyürken sen yerinde sayarsın.

Sermaye gibi emekçinin de zorunluluğu var

Toplumsal mücadelede sınıf çıkarlarından dolayı ortaya çıkan zorunlulukları görmeliyiz. Bu zorunluluklar mücadeleyi de çelişmeli, zikzaklı, ileri-geri hamleli, yalpalamalı yapar.

İşçi sınıfının da iktidara gelebilmek için taleplerini halkın talebi olarak yansıtma zorunluluğu var.
Tekelci sermaye düzeni yani emperyalizm çağındayız. Şirketler emperyalist sömürüden aldığı pay nispetinde emperyalizmle bağımlılık ilişkileri geliştirmektedir. Bu onun sınıfsal çıkarından yani zorunluluğundan ileri gelir. Burjuvazi emperyalizmle sömürü payını artırabildiği ölçüde işbirliği yapar. Sömürü payı azaldıkça işbirliğini sorgular, kendi ülkesinin emekçisiyle (elbette ileride eski kar oranına ulaşmak hedefiyle) birleşme eğilimine girer. Ülkenin bölünmesi, çatışma ortamı, insanların can derdine düşmesi, yatırımını, satışını, ticaretini rahat, güvenli, uzun dönemi düşünerek yapmasına engeldir. Dolayısıyla ulaşımın, iletişimin günlük yaşamın istikrara kavuşması mal ve hizmetlerini rahatça üretmesi, dağıtması, satabilmesi için sermaye kesiminin huzuru araması sınıfsal çıkarına uygun bir taleptir. Bu sınıfsal zorunluluğudur. Emperyalizm, sömürü kaynağı olan ülkesinin parçalanması noktasında (küçük bir kesimi hariç) sermayeyi razı edemez.

Burjuva “ha” deyince sermayesini başka ülkeye taşıyıp sömürüsüne devam edemez. Kaldı ki tekelci sermayenin arkasında kendi devletleri var. Türkiye’deki burjuva, sermayesini, fabrikasını taşıyarak kolaylıkla ABD’deki, Avrupa’daki burjuvazinin sömürü alanına müdahale edemez. Devleti yöneten sermaye sınıfı, devlet aracılığıyla bunu engeller. Bu sebeple Türkiye’deki sermaye öncelikle kendi ülkesinde sömürüyü sürdürmeye çalışır.

Halkı kazanmaya yönelik ortak eylemler düzenlenebilir. Bundan olabildiğince kazançlı çıkmaya, halk hareketini büyütmeye bakmalıdır.
Nasıl ki sermaye zorunluluklarıyla hareket ederek halkı kendi safına çekmeye çalışıyorsa işçi sınıfının da iktidara gelebilmek için taleplerini halkın talebi olarak yansıtma zorunluluğu var. Marks ve Engels’in birlikte yazdıkları “Komünist Parti Manifestosu” adlı eserde işçi sınıfının “siyasal iktidarı ele geçirmek” için “kendini ulusal sınıf düzeyine getirmek, kendini ulus yapmak durumunda” olmasından bahseder. İşçi sınıfı, taleplerini toplumun talepleri haline getirebildiği, toplumun talepleriyle birleşebildiği ölçüde toplumun bütününü kucaklayan bir sınıf, kısaca ulusal sınıf haline gelebilir. Marks ve Engels için, kendi çıkarını toplumun çıkarı haline getiren işçi sınıfının “kendisi de ulusaldır.”

Örneğin tütün fabrikasına sahip çıkan işçi, tütünü üreten çiftçinin, satan bakkalın (esnafın) da taleplerine sahip çıkarak, kendi çıkarını toplumun çıkarıyla birleştirmektedir.

Bu sebeple toplumun genel çıkarı gibi görünen yani burjuvanın ve işçi sınıfının ortak menfaatine dayalı gibi görünen eylemlerde gericilerin ve emperyalizm işbirlikçilerin bir hesabı varsa emekçilerin de hesabı vardır. Halkı kazanmaya yönelik ortak eylemler düzenlenebilir. Bundan olabildiğince kazançlı çıkmaya, halk hareketini büyütmeye bakmalıdır.

Gündemi tartışan değil gündem yaratan olmalıyız

AKP karşıtlığı, “AKP’ye yarayacak” anlayışı veya tutarlı tavır (emperyalizm, gericilik, AKP yanlılığı yapmamış veya açıktan emperyalizme tavır alan örgüt arayışı) arayışı edilgen bırakıyor. Daha önemlisi çözüm getirmiyor. AKP’nin, başkalarının hesabına takılan emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı halkı harekete geçiremez.

Gündemi tartışan değil gündem yaratan olmak istiyorsak reflekslerimizi hızlı tutmalı, bağımsızlık cephesini büyüterek gerekli planlamaları yapmalıyız.

Giderek yükselsen halk hareketinin gerisine düşmemek için atak ve birleştirici davranalım.yazisonuikonu



Yorum yok

Ekleyin