Pembe bulut

Arzu Demirışık |

Aklımda üç kuruşluk hayallerim vardı. Onu da ilkokulda harcadılar.

pembe-bulut

 “Orospuları ve Çingeneleri severim; biri namuslu numarası yapmaz, diğeri milliyetçi ayağına yatmaz.” Charles Bukowski

Orospuluk, tarihin en eski kadrolu mesleğiyse, ben anne tarafından kallavi bir piç olarak bu mesleğin şefiydim. Bunu on sekizlerimde idrak etmeye başlamış olsam da, yedi yaşlarında meyvelerini toplamaya başlamıştım. Sıraya çıkıp öğretmenin suratına denk gelmeyen, ama meme çatalına denk düşen tüpürüğüm buna şahittir.

Aklımda üç kuruşluk hayallerim vardı.

Onu da ilkokulda harcadılar.

Neymiş efendim pembe bulut olmazmış! Mesela denizler hep mavişmiş!

Bilmezlerdi. Bilseler, söylemezlerdi. Denizin mavişinin gökyüzünün yansıması olduğunu…

Bende sonraları öğrendim. Onlara da hiç inanmadım. Yoksa bütün balıklar maviş olmaz mıydı?

Evet, anladığınız üzere pembe bulut olmaz ve deniz mavişmiş palavrasına dünden takığım…

Daha çocukluktan hayallerimizi kısıtlamaya ve renklerin cambazı olmamıza engeldi onların öğretilmişlikleri.

Toplum baskısına henüz gelmiyorum, geleceğimi (de) hiç düşünmüyorum. Çingeneler gibi havada bulup tavada nefes almak istiyorum. İstiyorum işte! O meme çatalına tüpürdüğüm öğretmeni hiç anlamadım. Sanırsam o da beni! Onun içi hayat, saçını topuz yapıp, yaşamadığı ne varsa ağzını koca koca açıp şaşırmaktan ibaretti. Oysa öğretmen dediğin…

Sonraları ona da kızmadım. Aslında haklı olan oydu. Nereden bilecekti ki küçük bir çocuğun hayallerini! Ders yaptıramadığı zamanlarda sınıfı susturabilmek için resim yaptırırdı. Ama yine anlamazdı bizi. Hayallerimize bir renk kadar yakın olduğumuzda susabiliyorduk ancak.

İlkokulun resim derslerinin mütemadiyen hepsi, “Tatildeyken neredeydiniz?” , “Pikniğe nereye gittiniz?” , “Yaz tatilinde hangi hayvanlarla tanıştınız?” Ulan hayvan dediğin dört ayaklı katır diyelim. O bile hayallerimize karışmazken, sana mı düştü bulutun pembeliği?

Diyemiyorsunuz. Çocuksunuz!

Bir gün yine susturamadı bizi. (Olsun benim hayallerimde bulutlar hep pembeydi.) Neymiş aile bireylerimizin olduğu bir resim çizecekmişiz! Vay efendim birey ne demek diye sorsan, cebinde taşıdığı Türkçe Sözlük ondan önce söze karışırdı. Neyse, konumuz bu değil!

Ben çizdim tabii ki resmimi. Hem de aslanlar gibi. Bulutlar yine tahmin ettiğiniz gibi… Öğretmen ya! İlla bir şeye, bir şey diyecek işte! Bu seferde resimdeki adam sayısına takıldı gözü. Ne varsa sanki! Sordu, tek tek cevapladım: Soldan sağa: “Bu annem, bu birinci babam, bu ikinci babam, bu üçüncü babam, bu büyük ablam, bu küçük ablam, bu da ben.” Ellerini üstümde hissetmedim çünkü o belerttiği gözleriyle tutsak etti beni. Ama durur muyum? Durmam tabii. Gözüyle iteleye iteleye müdürün odasına gittik. Bir elinde resmim, diğer elinde sıkılmaktan yamulmuş parmaklarım…

Kadın çıldırmış! Müdürün odasına kapıyı çalmadan girdi. Zannedersin ki müdür, birinci alay komutanı. Kızdı tabi. Benim hoşuma gitti mi? Evet. Bayağı zevk aldım. Dedim ya, bazı şeylerin meyvelerini daha o yaşlarda almaya başlamıştım. Öyle pis pis sırıtıyorum. Garip kadın. Geri geri gittik, kapıyı çaldık, öyle girdik odaya. Elim elinde, parmaklarım daha yamuk… Ses çıkartıyor muyum? Yok, çıkartmıyorum. Niye peki? Yine bir gün suratına tüpürmek istersem, birikmişliklerimle doğru yere isabet ettireyim diye…

Böyle basit anlattığıma bakmayın. O yaşta tüpürük isabet ettirmek derin mevzuu! Olimpiyatlarda yarışmazsınız ama okulda fena forsunuz olur. Elimi bıraktı en sonunda. Diğer elindeki resmi müdüre gösterip, otomatik bir şekilde anlattı, benim ona anlattığımı. Müdür bir bana baktı, bir öğretmene; çekmecesini açtı, sigarasını çaktı. Annemin evde olup olmadığını sordu. “Evdedir ama uyuyordur.” dedim. “Olsun, arayalım.” dedi. Müdür megafonu açtı, numarayı çevirdim. Küçük ablam çıktı telefona. Müdür, “Ayşe BACAKSIZ”ın velisiyle mi görüşüyorum?” diye sordu. Ablam, “Bir dakika, çağırayım.” dedi. Büyük ablam telefona gelince, müdür, “Ayşe’nin okul müdürüyüm. Bir sorun yaşadık. Müsaitseniz okula gelebilir misiniz?” diye sordu, ablam, “Gelirim.” dedi, kapattı telefonu.

Müdür beni sınıfa göndermedi. Sınıftakilerin dersine de nöbetçi öğretmen girdi. Bizim mavi bulut takıntılı öğretmen gitmedi başımdan.

Yirmi, yirmibeş dakika sonra kapı çaldı. Büyük ablamla küçük ablam kapıdan içeriye girdi. Müdür suratlarına bakmadan, “Evladım sonra gelin, işim var şu an.” dedi. Büyük ablam durur mu? Durmaz. “Ayşe BACAKSIZ’ın velisiyim.” dedi. Bizim öğretmen yine şaşkın ve belermiş gözleriyle bu sefer müdürü kendisine dâhil ederek, İbrahim TATLISES ve Hülya AVŞAR gibi bakıştıktan sonra, müdür, “Sen daha çocuksun, nasıl veli olursun.” dedi. Ablam durur mu? Durmaaaaz. Düşünün ben şef kadrosundaysam, ablam… Ablam, “Annem veli toplantılarına gelemiyor diye siz beni veli yapmıştınız ya Müdür baba.” dedi. Öğretmen yine belertti gözlerini. Artık bu sefer niye belerttiğini siz tahmin ediyorsunuzdur.

Müdür ablamı eve gönderdi. Küçük ablamı karşıma oturttu. Elimize de birer kutu meyve suyu tutuşturdu. Bu sefer yarım saat, kırk dakika geçti! Büyük ablam arkada, annem önde… Onlar, geri geri gider mi? Daldılar odaya. Annem daha oturur oturmaz müdürden sigara istedi. Hayır, anlamadığım şey, öğretmen bildiğin heykel oldu ortada. Sadece kafası oynaşıyor. Tavşan gibi, bir bana, bir ablamlara, bir anneme, sonra da müdüre bakıyor. Müdür bizi çıkarttı odadan. Öğretmen’ e derse gitmesini söyledi. Derse gittik.

Sınıfa girince sıra arkadaşım Semra’ya bir babası var diye üzülüp üzülmediğini sordum. Ağlamaya başladı. Meğer onun babası ölmüş. Nereden bileyim? Ama çok üzüldüm.

Küçük bir hesap yaptım. Harçlık aldığım babamı veremezdim! Kıyafetlerimi alan babamı da veremezdim! Hah öyleyse sadece bayramları gelen babamı ona verebilirdim. Öğretmen’e sadece bayramlarda gelen babamı Semra’ya verebileceğimi söyledim. Öğretmen artık gözlerini belertmiyordu. İşte olması gereken buydu. Benimle uğraşacağına Semra’yla ilgilenmeliydi. Hem bu fikri ben de sevmiştim. Belki bulutlarıma karışmazdı, uğraşacak bir şeyi olunca. Konunun üstü öylece kapandı. Ama öğretmen durmuyordu.

Sınıfa yeni bir öğrenci gelmişti. Hepimizi tek tek ayağa kaldırıp annemizin, babamızın ne iş yaptığını, kaç kardeş olduğumuzu vs. vs. şeyleri söylememizi istedi. Sıra bana geldi. Evden tembihliydim! Babalardan bahsetmek yoktu. Babam mütteahhit, annem hemşireydi. Ali’nin kudurmuşluğu üstündeydi, fırladı yerinden, “Yalan söylüyor örtmenim, yalan söylüyor.” diye. Peşi sırada devam etti, “Benim babam, onun annesinin patronu; onun babası da mütteahhit değil.” Hahhh! Sıçtık Cafer bez getir…

Bir çocuğun kazanılmış savaşlarının madalyası, kafasındaki yarıklardan belli olurdu. Yarık ne kadar derindeyse, madalyanın geçerliliği o kadar bakiydi.

Mahalle çocuk ahalisinin Ali’ye olan hürmetleri tam da bunun üzerindendi. Öğretmen elektriğe çarpılmış gibi ikimizi, elimizden tuttuğu gibi müdürün odasına götürdü. Bu sefer ikimizin parmakları da yamuk… Ortak bir kaderimiz varmış Ali’yle, o zaman anladık.

İkimizin parmakları da yamuktu artık öğretmenin sayesinde. Ama onun bulutları pembem miydi bilmiyorum tabii!

Müdür bize telefon numarası sormadan, bir yerleri aradı. Elimize de meyve suyunu tutuşturdu.

Bir süre sonra annemle, Ali’nin babası girdi odaya. Öğretmen yine gitmemişti. Bu sefer müdür sigara ikram etti anneme.

Öğretmen odadan çıkmadan müdür olanları anlattı. Annem öğretmene sakince, “Öğretmen hanım biz, sizi aile meselelerimizle meşgul ediyor muyuz? Neden böyle şeylerle uğraşıyorsunuz” diye sorunca, öğretmenin topuzu birden açılıverdi.

Açılan öğretmenin topuzu muydu yoksa bizim hayallerimiz mi bilemedik ama tek bir öğretmen yeter miydi Ali’leri tezkereden, Ayşe’leri kerhaneden kurtarmaya!

30/05/2016



Yorum yok

Ekleyin