Özge’nin katili biziz

Xıdır Gürz |

Ceylan’ın, Uğur’un, Berkin’in, Hasan Ferit’in, Ethem’in, Ali İsmail’in, Hrant’ın katili olduğumuz gibi Özgecan’ın katili de bizleriz.

avukatlar-eylem-16subat-10

Türkiye‘nin dört bir yanında, bundan birkaç gün önce tecavüze uğradıktan sonra, vahşice katledilen Özgecan’ın yaşadıklarını ve katillerini protesto gösterileri düzenleniyor. Oldukça etkili ve kitlesel bir şekilde, başta kadınlar olmak üzere toplumun hemen her kesiminden tepkiler yağıyor, yaşanan bu vahşete. Fotoğrafa bu taraftan bakınca, “ne güzel, halkımız yaşanan olaylara tepkisini koyuyor, sokağa çıkıp, hesap sorulsun istiyor” dememek elde değil. Fakat gelin görün ki kazın ayağı hiçte öyle değil.

Özgecan’ın asıl katilleri biziz, hepimiziz. Bunu hiç sıkılmadan, utanmadan açık seçik ifade edelim evvela. Ki yaşamlarımıza bu kafa ve anlayışla devam ettiğimiz sürece daha nice katliamlara, tecavüzlere, linçlere imza atacağız hep birlikte. Belki de toplum olarak, ortaklaşa yaptığımız en iyi iştir bu, insan öldürmek… Biraz hafıza tazelemeye ne dersiniz? Çok uzaklara da gitmeyeceğiz üstelik. Ermeni Soykırımı, Ağrı, Zilan, Amed, Dersim, 6-7 Eylül, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi, 19-22 Aralık, Roboski, Gezi, Soma, 6-8 Ekim… yazmakla bitmeyecek yakın tarihimizi bir kenara not edin sadece ve çok daha yakın olanına, son birkaç yılımıza bir göz atalım hep beraber. Ülkemizde Kürtlere karşı sistematik bir şekilde, katliam, öldürme, sindirme, işkence… Akla gelebilecek her türlü vahşi yöntem ile  baskı uygulanıyor ve neredeyse her güne bir ya da birkaç ölüm sığdırılıyor. Bizler ise, tutarlı bir şekilde devrimcilik yapan, demokrat tavrını bütün baskılara rağmen koruyan küçük bir azınlık hariç, bir anlık refleks dışında, kısa bir “ah vahtan” başka yaşamlarımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Ülkemizde Kürtlere karşı sistematik bir şekilde, katliam, öldürme, sindirme, işkence… Akla gelebilecek her türlü vahşi yöntem ile  baskı uygulanıyor ve neredeyse her güne bir ya da birkaç ölüm sığdırılıyor. Bizler ise, tutarlı bir şekilde devrimcilik yapan, demokrat tavrını bütün baskılara rağmen koruyan küçük bir azınlık hariç, bir anlık refleks dışında, kısa bir “ah vahtan” başka yaşamlarımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Ölenlerin sayısı ve ölüm şekli az biraz değişince, artış gösterince ise -misal Roboski Katliamı- sokaklara çıkıp var gücümüzle bağırıp, hesap sorulsun diyoruz. Hoş, bu tepkimiz dahi sınırlı bir süreyi kapsıyor ya neyse. Sahi eğer biz öldürülen, katledilen, sırf kimliğini yaşamak istediği için her türlü işkence ve baskıya maruz kalan tek bir Kürt için, sokaklara çıkıp, hesap sorsaydık, katillerin yakasına yapışıp, dur bakalım sen nasıl bir insanı katledersin deseydik, bu tepkimizi bir anlık bir refleksin ötesine taşırıp, sürekli bir protestoya çevirseydik, bu tepkimizden dolayı bize karşı gerçekleştirilen bütün saldırılara, baskılara kararlılıkla göğüs gerip, haklı eylemlerimizi devam ettirseydik, evet tüm bunları yapsaydık, muhtemelen Roboski Katliamı yaşanmayacak, yaşansa dahi katiller bu kadar rahat yaşamlarına devam edemeyecekti. İşte bundandır ki; Roboski’de katledilen 34 yoksul Kürt köylüsünün katili biz, hepimiziz. Şimdi kalkıp birileri diyecek ki, “kardeşim bu sistem 90 yıldır tekçi bir zihniyet oluşturdu ve halkımızın büyük bir kesiminin zihnini zehirledi. Kürt meselesi bundandır ki toplumun bir tarafı için hep terör ve korku ile bölünme paranoyası ile özdeşleşmiş durumda”. Peki diyelim ki Kürt meselesinde kabul etmesek de bir mazaretimiz var. Ama güzel dostlarım yaşamın hangi alanında bizler insani, vicdani tepkiler gösteriyoruz ki, Kürt meselesinde ama-fakatlara sığınmayı makul görelim.

Aynı şekilde ülkemizde, adına iş kazaları denilen, iş cinayetleri sonucu her gün insanlarımız ölüyor. Gazetelerin ya da internet sitelerinin kıyı köşe bucaklarında, “şu işyerinde yaşanan şu kazada bir işçi hayatını kaybetti” haberlerini hemen her gün görmekteyiz. Ülkemizdeki iş cinayetleri, yıllık oranlarla binleri aşmış durumda. İnşaatlarda, fabrikalarda, madenlerde… Neredeyse bütün üretim alanlarında, çok rahatlıkla önlenebilecek fakat kapitalizmin daha fazla kar hırsı neticesinde işçilerimiz ölüyor birer birer. Ve bizler tıpkı Kürt meselesinde olduğu gibi anlık bir üzüntü sonrası yaşamlarımıza devam ediyoruz. Yine azınlıkta kalan devrimciler ve tutarlı demokratlar dışında bu ölümlere tepki gösteren, peşine düşen yok gibi. Sonra bir sabah Soma gibi bir facia, katliam yaşanıyor, yüzlerce işçi, çok rahatça alınabilecek tedbirler alınmadığı için, evlerine bir parça ekmek götürme pahasına ölüyorlar. İşte tam bu anda, ölüm şekli öncekilere benzerdir fakat rakam bu sefer oldukça yüksek olduğu için, bizler sel olup sokaklara akıyoruz, hesap sorulsun, sorumlular istifa etsin diye oldukça haklı bir tepki gösteriyoruz. Yas ilan ediyoruz, “bu kadar da olmaz be kardeşim” deyip, artık bir şeyler değişsin diyoruz. Fakat aradan birkaç gün ya da hafta geçtikten sonra yine küçük bir azınlık dışında (bu küçük azınlık bence kalbimizin, beynimizin çürümeyen, çürümeye direnen, çürüyen tarafı onarmaya çalışan kesimidir aynı zamanda) olan biteni unutup, yaşamlarımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Peki bizler, tek bir işçi öldüğünde, sokaklara çıksaydık, yas ilan etseydik, katillerden hesap sorsaydık, Soma gibi bir katliam yaşanır mıydı ya da yaşansa dahi katliamcılar bu kadar aymazca yaşamlarına devam edebilirler miydi? Elbet buna da mazeret arayanlar olacaktır. Sendikalar ne yapıyorki bizler ne yapalım? Ama olmuyor güzel dostlarım olmuyor. Soma’da katledilen ve sayısını hala net olarak bilmediğimiz yüzlerce işçinin katili biz, hepimiziz.

…Yas ilan ediyoruz, “bu kadar da olmaz be kardeşim” deyip, artık bir şeyler değişsin diyoruz. Fakat aradan birkaç gün ya da hafta geçtikten sonra yine küçük bir azınlık dışında olan biteni unutup, yaşamlarımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Şimdi aynı şeyi Özgecan için yapıyoruz. On binlerce insan sokaklarda, haklı bir şekilde öfkesini, kinini kusuyor, katillerden hesap sorulsun istiyor. Unutmayacağız, unutturmayacağız deniyor. Herkes bu vahşet karşısında, çeşitli şekillerde tepkisini gösteriyor. Ki zaten kendisine insanım diyen herkesin bunun daha fazlası tepki göstermesi gerekiyor. Ama burada da bir dakika durup düşünmemiz gerekmiyor mu? Özgecan’dan önce ve hemen sonrasında da devam eden, her gün katledilen, şiddet gören, tecavüze uğrayan ve gazete sayfalarının bazen dalga konusu yaptığımız üçüncü sayfa haberlerini süsleyen kadınların yaşamlarına, ölümlerine dair ne yaptık biz? Neredeyse her gün ülkenin çeşitli yerlerinde sokak ortasında, evde, işyerinde, okulda…Öldürülen, tacize, tecavüze maruz kalan, işkence gören kadınlarımız var. Ve bu meselede de azınlık halinde olan devrimciler ve tutarlı demokratlar dışında tepki gösteren, sokağa çıkan, hesap sorulsun diyenimiz yok gibi. Bırakın tepki göstermeyi, tepki gösterenlere uygulanan polis işkencesini, gözaltı, tutuklamayı onaylayan, bunlara müstahak diyenler yine biz değil miyiz? Peki bizler tek bir kadınımız dahi öldürüldüğünde, tecavüze uğradığında, işkence gördüğünde sokakları doldurup, hesap sorsaydık, katillerin ve bu katilleri yaratan sistemin yakasına yapışsaydık, Özgecan bugün vahşi bir ölüm neticesinde toprak altında olur muydu? Hiç sağa sola kaçmaya gerek yok dostlar, Özgecan’ın katili de biz yani hepimiziz. Tıpkı Ceylan’ın, Uğur’un, Berkin’in, Hasan Ferit’in, Ethem’in, Ali İsmail’in, Hrant’ın katili olduğumuz gibi Özgecan’ın katili de bizleriz. Bu kafa ve anlayışla yaşamlarımıza devam ettiğimiz müddetçe daha nice vahşi katliamlara imza atacağız biz. Bunun yükünü, vebalini ne kadar, ne zamana kadar taşıyabiliriz o da meçhul. Şimdi tüm bu söylemlerden sonra “peki ne yapalım kardeşim, tepkimizi gösteriyoruz, sokaklara çıkıyoruz ya daha ne yapalım” diye soranlar vardır mutlaka. Sorunun cevabını yine yaşamın kendisinde bulacağız elbette. Bütün eksik, hatalı yanlarını düzeltip, yanlışlarını atıp, daha güzelini, daha iyisini yapacağımız muazzam tarihi örneklerimiz var haznemizde cevap olarak. Bunun içinde çok uzaklara gitmeye gerek yok, yakın tarihimize bakalım; Sovyetlere, Çin’e dönelim yüzümüzü. Sosyalizmi ve oradan da Komünizmi inşa etmemiz lazım güzel dostlarım. Bizi başka hiçbir çıkış aydınlığa çıkarmaz, günahlarımızı ortadan kaldırmaz. Kurtuluşa giden bu yol da öyle Nevski Bulvarıözge gibi düz bir yol değil. Zorlu, çetrefelli, nice tuzaklarla dolu bir yol. Bu yolun sonuna ancak al kanlı gömleklerle varılacaktır. Yaşanan katliamların, ölümlerin, acıların, sömürü ve zulmün hesabını soracağımız yerler ise burjuvazinin çürümüş kurumları ya da yasaları değil, halkın örgütlü gücüyle yaratacağı adaletin ta kendisidir. Bundandır ki burjuva mahkemelerinden adalet beklemek pek akılcı bir yöntem değildir. Çözüm ellerimizde, halkın örgütlü gücündedir. Artık dillere pelesenk olmuş bir sözün şimdi, tamda bizim için ne kadar anlamlı olduğunu bir kez daha hatırlatmakta fayda var; YA SOSYALİZM YA BARBARLIK… yazisonuikonu

NOT; Kadınların her an, her gün yaşadıkları katliam, işkence, taciz, tecavüzün önüne geçebilmek için bir yandan yukarda ifade edildiği şekliyle yaşamın her alanında örgütlenmek gerekiyor. Fakat pratik bir çözüm olarak kadınlarımızın mutlaka ama mutlaka silahlanması, komünist-devrimci örgütlenmelerle ilişkilenmesi gerekiyor. Böylesi saldırılar karşısında kendimizi savunmak, saldırganı etkisizleştirmek en doğal ve meşru haktır. Bu hak sonuna kadar kullanılmalıdır.

 



Yorum yok

Ekleyin