Kiev Otobüs Günlüğü

|

Yazarımızın geçtiğimiz Aralık ayında Kiev’de geçirdiği günlere ve gözlemlerine dair notları. Bir yarı-açık pazardan ve suşi restoranından geçiyor yolu.

Kiev'de sokak satıcıları, Şubat 2015. Fotoğraf: Valentyn Ogirenko

22 Aralık 2016, Kiev

Niye Kiev’le ilgili bir yazı dizisine Otobüs Günlüğü başlığını attım diye soracak olursanız… Otobüs Günlüğü “Kiev Otobüsü”nden geliyor, hani nasıl kadın elde edilir temalı, internete düşeliberi bir türlü çıkamamış şu meşhur videodan.

Otobüs kendi başına dokunaklı bir kelime; biz Türklerin gariban anlarını anımsatıyor. Böyle eşyalar sığmaz bavullara, ekstradan torbalar koltuküstü bölmelere tıkıştırılır, dirsek dirseğe oturursun konuştuğun dilin bir altkümesi dışında ortak yan bulamadığın bir tipin yanına. Hem Türkiye’de otobüse binmek, uçağa binemiyor olmakla, bayan yanına oturamamakla eşdeğer gibi. Kiev’e gidiyorsun, güzel kadın göreceksin, belki bir şeyler olacak diye sevinme içindesin. Ama otobüsle gidiyorsun. Deneyim baştan kokuyor.

İki gece önce uçağı bekliyorum. O otobüs hissi sızıyor yine bir yerlerden. Apışaralarına sıkışmış gibiyim. Bilemedim, apışarası diye bitişik mi yazsam, apış arası diye ayrı mı. Fark etmiyor; “sevinme kokusu”na duyarlıyım, algılayıveriyorum. Bu da benim lânetim.

Pazarda

Bugün kaldığım yerden ilk defa etraflıca dışarı çıkabildim ama ortalık kararmıştı bile. Bir süre önce kar yağmış, erimiş çoğu. Yollar küçük öbekler haline kar kırıntılarıyla karışık buzlanmış ama çok kaygan değiller. Yine de ihtiyatlı olmalı. Yollar inişli çıkışlı. Gök puslu bir bordo sanki kar yağacakmış gibi. Şehirde çokça bulunan upuzun kavak ağaçları, kibrit çöpünü andıran, zarif dallarıyla bordo gök kağıdını motifliyor.

Kaldırımda yürüyorum. Aydınlatma özellikle ara sokaklarda çok iyi olmadığından yolda karartılar halinde geçip gidiyoruz. Kadınlar pofuduk mantolar, kürkler giymiş; başlıkların kenarından fışkıran tüyler yüzlerini çevreliyor. Görüntülerine özen gösteren genç kadınlar, çizmelerinde uzun topuğu esirgememiş. Erkekler çoğunluk montlu bereli. Cadde ışıklarına yaklaşıldıkça kaldırım kenarlarına istiflenen, çoğu beyaz plastik panel duvarlı dükkânların aydınlığı da beliriyor. Bir seyyar kahvecinin standını saran saydam plastik örtünün mavisi parlıyor yanından geçerken.

Kentsel gündem her yerde aynı. Geçmiş yüzyılın başından, belki daha da öncesinden kalma bir, üç katlı tarihi yapılar kendi hallerine bırakılmış. Yeterince çürüyünce, birilerinin iş hamleleri açısından doğru zaman da gelince yerlerini lüks çokkatlılara bırakacaklar muhtemelen.

İlk durağım on beş dakika yürüyüş mesafesinde bir yarı açık pazar. O kadar çok şey değişmemiş ki altı yıldan beri. Yaşlı kadınlar, hava soğuk diye sarıp sarmalanmışlar, giyecek, gıda satıyorlar. Isıtıcıları yok açık havada satış yapanların. Onları günümüze yaklaştıran iki şey var gibi: mantolarının tekstili ve mallarını sergiledikleri masalarda bulunan elektronik manav terazileri. Masalarındaki sebzeler, turşular, kökler, mantarlar, yemişler… hepsinde süpermarket zincirlerinin bize unutturduğu bahçeden, evden hissi var, hiçbir şey mükemmel görünmüyor, gerçek güzel. Aldıklarımdan bazıları neden diğerlerinden kat kat pahalı, niye bazıları anlamsız ucuz, sorgulamıyorum, ne istiyorsam alıyorum. Uçuk yeşil, pembe, mor naylonlara koyuyorlar, tartıp fiyat söylüyorlar. Usulca hesaplaşıyoruz. Kışın kimse ses çıkarmak istemiyor sanki, enerjiden kısıyor. Kış soğuğu sesimizi de, rengimizi de emiyor. Torbaların rengi düğümlerinde netleşiyor ışık vurunca.

Bizde de açık hava pazarları var ama ticaret dönüyor bizde, sonuna kadar direnç var, umut var, kazanç var. Buralarda pazarlar kuruluyor ama ticaret yapılmıyor sanki. Bizdeki erkeklerin bir şeyleri bildik, organize enerjileri bu kadınlarda yok. Hayatını kazanmak için değil, hayatta kalmak için satıyor bu açıktakiler. “Zombiler pazarı” desem ağır kaçacak. Ama aslında estetik bir sıfat olarak kullanmak amacım. Ölmüş olmanın verdiği bir dinginlik düşünün. Artık ölmekten korkmanıza gerek kalmadı çünkü zaten ölmüşsünüz. İçiniz rahat o anlamda. Ölmüşsünüz güzel, ama göçtüğünüz yerde bir bakmışınız hayat devam ediyor hem de öncekinin tıpatıp aynı. Yapacak başka şey yok; hayatta kalmalı yine. Turp, soğan, kırmızı bir dut çeşidi ve daha ne varsa kendilerinden satın alacak birilerini bekliyorlar.

Suşi restoranında

İkinci durağım orta-lüks denebilecek bir suşi restoranı. Tuhaftır, bu restoranın reklamlarını üç dört yıl önce bir marşrutka‘nın (bizdeki dolmuşların muadili, kelimenin tam anlamıyla hurda bozması toplu taşıma taşıtları) üzerinde görmüştüm. Enlemesine reklam ve üzerinden çıkan yolcu kafaları, aynı yöne konumlanmış, binbir dünya gidiyorlardı.

Restorandan içeri girmemle gençten, uzun boylu bir karşılayıcı iyi akşamlar diledi ve girişe yerleştirilmiş gonga tokmakla vurdu. Ne zaman müşteri girse bu ses duyuluyor. Fiyatlar ucuz değil ama Ankara standartlarına göre cep yakmıyor; aslında bazı yemekler yarı fiyatına, hatta daha bile düşük galiba. Menü yeterince çeşitli. Deniz mahsulleri çorbasıyla yılanbalıklı suşi istiyorum. Epey lezzetli ikisi de. Uluslararası vatandaş olmanın keyfini çıkarıyorum, hani yemeği ödeyecek, ondan da önce restorandan içeri girecek mali güce sahip olmanın, İngilizce konuşabilmenin. Ne olduğunu bilmediğim dekorasyon amaçlı odunsu bitkilerle çevrili olmanın, nerden geldiklerini bilmediğim hayvancıkları yemenin. Hatta yemeği lezzetli bulmanın zira tat alma cisimciklerinin tepkisi de bir hiyerarşi göstergesi.

Kaldığım yere yürüyerek dönüyorum. Yön bulma hissimin kuvvetli oluşunun keyfini çıkarıyorum bu sefer de. yazisonuikonu



Yorum yok

Ekleyin