Osmanlıya özenenler Osmanlının sonunu da bilmek zorundadırlar

Rasim Öztaş |

İmparatorluğun her geçen gün artan ve ödenemeyecek duruma gelen borçlarına rağmen ortaya çıkan tüketim çılgınlığı bugün yaşananlarla benzerlikler göstermektedir.

koltuk2

Cumhurbaşkanı ve AKP hükümetinde son yıllarda ortaya çıkan Osmanlı hayranlığı Kaçak Saray’ın açılmasından sonra Alman Başbakanı Angela Merkel’in İstanbul ziyaretiyle yeniden gündeme oturdu. Başbakan Davutoğlu’nun Merkel’le Dolmabahçe Sarayı’nda, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Yıldız Saray’ında görüşmesi, Erdoğan – Merkel görüşmesinde altın varaklı koltuklarda pozlar verilmesi çok tartışıldı.

Bu yaşananlardan sonra Osmanlıya özenenlerin neye özendiklerini anlamak için Osmanlı döneminin son yüzyılına bakmak istedik.

Birkaç gün içinde Üsküdar insan kanı ile IaIeliğe dönüp, taafün (kokuşma) ve fena kokudan divan erbabı rahatsız olmaya başladılar. Kanlar üzerine konan sinekler, çadırlarda rahatça oturanların üzerine konup herkesin elbise ve destarını (sarığını) kana bulardı. Tabiat sahibi olanlar, kötü kokudan ve sineklerin hücumundan yemek yiyemezlerdi… Bu üzücü hal yedi günden sonra bildirilince insan naaşları için kuyular kazılıp beşer altışar kesilenler kuyulara doldurulurdu. Nihayet kuyu kazmaktan da usanılıp Asesebaşı ve diğerleri, naaşları arabalara yükleyip Haydarpaşa bahçesi önünde denize dökerdi. Nihayet bununlada baş edemeyip mahkumları, divanda mahkemesi görülenleri, Kavak iskelesine gönderip orada katletmek tedbir edildi. Her gün Kavak iskelesinde yüzlerce insan öldürüldü. 1

1658’de Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa tarafından yapılan katliamları Evliya Çelebi notlarının arasına böyle almış.

Yukarıdaki anlatımdan da anlaşılacağı gibi Osmanlı tarihi katliamlar tarihidir. Üç kıtaya yayılan işgal ve yağma hareketleri, savaşların faturasının vergilerle halka çıkartılması ve baskı ve zulümler nedeniyle ortaya çıkan isyanlar Osmanlı tarihinde önemli bir yer tutar. Bedrettin İsyanı ile başlayan, Celali isyanları ile devam eden ve yüzlerce yıla yayılan isyanlar Anadolu tarihini isyanlar tarihine dönüştürmüştür.

O dönemde ortaya çıkan kültür bugün Kaçak Saray’da oturan ve devlete hükümetlik edenlerin yaşam alışkanlıkları ile benzerlik gösteriyor.
Osmanlının bir yanı İsyanlarsa bir yanı da Saray çevresinde yansımasını bulan, daha çok imparatorluğun gerilemeye başladığı dönemde kendisini gösteren şatafat ve tüketim çılgınlığıdır. O dönemde ortaya çıkan kültür bugün Kaçak Saray’da oturan ve devlete hükümetlik edenlerin yaşam alışkanlıkları ile benzerlik gösteriyor. Bugün her yerde kendini gösteren görgüsüzlük, saray özentiliği, tüketim çılgınlığı, kültürel yozlaşma, havuz medyasında yansımasını bulan basın yayın hayatındaki değişiklikler, eğitimi kendi kültürlerine ve yaşam biçimlerine göre dizayn etmeler Tayyip Erdoğan ve şürekasının icat ettiği bir şey değildir.

Kanuni ile başlayan kapitülasyonlar sürecinde, 19. Yüzyılda Düyun-u Umumiye ile devletin hazinesi batılı devletlerin denetimine verilmesine rağmen Osmanlı’da ortaya çıkan yeni yaşam tarzı ile savurganlığı ve bu yaşam tarzına karşı ortaya çıkan tepkileri bilmeden Osmanlıya özenmek Osmanlının sonunu da kabul etmek anlamına gelir.

Bilmeyenler için kısaca da olsa bu dönemi özetlemekte fayda var.

Anadolu’da daha önceki yüzyıllarda yaşanan isyanlar da, 18. yüzyıldan itibaren ağırlıklı olarak İstanbul’da gelişen hareketler de, devletin baskıcı yanının, halkta baş gösteren yoksulluğun, artan katliamların, devletin kendini yenileyememesi sonucu girdiği ekonomik sorunların faturasını halka çıkartmasının, başta padişah ve saray çevresi olmak üzere, devleti yönetenlerin içine girdiği savurganlığın ve bu savurganlığın ortaya çıkarttığı zevki sefanın halk üzerinde yansımasından başka bir şey değildir.

Daha önceki yıllarda ortaya çıkan isyanları bir kenara bırakırsak, 18. Yüzyıldan Kurtuluş Savaşı’na kadar devam eden, yer yer isyanlara dönüşen tepkileri, Osmanlının batılılaşma hareketlerine karşı ortaya çıkan bir tepki olduğunu ve şeriat istemlerini dile getirdiğini söyleyerek gericilikle eleştirenler ya da eşkiyanın şehre inip kendisini devlete kabul ettirmesi olarak görenler de vardır.

Bu dönemdeki başkaldırıların temel özelliği, önceki isyanlar gibi halkın yoksulluğa ve baskılara karşı gelmesidir.
Elbette bu tepkilerini tümünden ilerici bir yaklaşım beklemek doğru olmaz. Batılılaşma hareketlerini gavur işi deyip örf ve ananelerimizi bozuyor ya da Müslümanlıkta bunun yeri yoktur diyenler de olmuştur. Yaşanan yoksulluktan bunalıp yağma talana bulaşanlar da vardır. Fakat bu dönemdeki başkaldırıların temel özelliği, önceki isyanlar gibi halkın yoksulluğa ve baskılara karşı gelmesidir. Bunu görmezlikten gelen her değerlendirme eksik kalmakla yetinmeyip, yanlış sonuçlara varacaktır.

Bu isyanların öne çıkan özelliklerinden biri, ilk kez İmparatorluğun başkenti İstanbul’da olması ve iktidar hedefi olmasa da direk saraya yönelmesidir. Bu hareketler sarayı hedef alsa da, politik bir bilinçten yoksun olması ve sorunun padişahın değiştirilmesiyle hallolacağına inanılması nedeniyle, istedikleri hedefe varmaları mümkün değildi. Bu nedenle yenilgiler kaçınılmaz oldu.

Amerika’nın keşfiyle birlikte yeni kıtadan Avrupa’ya akmaya başlayan madenler kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesine yardımcı olmuştu. 16-17. yüzyıllarda başlayan ve 19. yüzyılda burjuva demokratik devrimleri ya da bazı açıklamalarda söylendiği biçimi ile sanayi devrimi sonrası yeni bir toplum düzenine geçişi sağlayamayan Osmanlının, zaman içinde Avrupa devletlerinin ekonomik ablukasıyla karşı karşıya kalması, bunun akabinde gerilemeye başlaması kaçınılmaz bir sonuçtu.

Kanuni döneminde başlayan bu süreç 17 ve 18. Yüzyıllarda devleti kapitalist üretim ilişkilerini geliştiren ülkelerin sömürgesi durumuna getirdi. Ekonomik bağımlılık bir süre sonra yaşam tazlarındaki bağımlılığı ve buna paralel olarak farklı bir kültürel şekillenmeyi ortaya çıkarttı. İmparatorluğun her geçen gün atran ve ödenemeyecek duruma gelen borçlarına rağmen ortaya çıkan tüketim çılgınlığı bugün yaşananlarla benzerlikler göstermektedir.

Osmanlı yönetiminde batı hayranlığının kendini açık bir şekilde gösterdiği yer Lale Devri diye adlandırılan dönemdir. Bu dönemde sarayların, köşklerin bahçeleri ithal edilen yüzlerce çeşit lalelerle süslenmişti. Avrupalı yaşama özenen devlet erkanı hızla Avrupa’daki sarayların, köşklerin benzerlerini yaptırmıştı. Tüketim çılgınlığının kendini gösterdiği yerlerden biri de kasırlardır. Bu dönemde yüz tane kasır yapıldı. Saray çevresinin giyim kuşamı şekil değiştirilerek Fransız modası benimsenmeye başlandı. Halkın yoksulluk içinde kıvrandığı, devletin borç yükünün her gün biraz daha arttığı bir dönemde ortaya çıkan tüketim çılgınlığı halkta memnuniyetsizlik yarattı.

18 ve 19. yüzyıllar reforum yüzyılları olarakta bilinir. Nizam-ı Cedit’le başlayan, Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı ve nihayetinde I. Meşrutiyet’e kadar devam eden süreç devletin yeniden yapılandırılması süreci olarak adlandırılır. Fakat ne yazık ki reform adı altında yapılanlar devlete çeki düzen vermeyi sağlayamadığı gibi, ülkeyi kapitalist devletlerin açık pazarı haline getirdi. Kapitülasyonlarla başlayan tavizler ve bağımlılık ilişkileri bu reforumlarla daha belirgin hale geldi.

Bu dönemde reform olarak yapılan uygulamaların sonuçlarını irdelediğimizde bağımlılık ilişkilerinin hangi boyuta vardığını görürüz. Örneğin tüketime yönelik malların çoğu Avrupadan getirilmeye başlandığı için birçok alanda üretim durmuş, zanatkarlar iş yapamaz hale gelmişti.

Gazetecilik aynı dönemde Osmanlının yaşamına girmiş oldu. Yine aynı dönemde Tanzimat Edebiyatı adı altında yeni bir edebiyat akımı başladı. Kurulan tercüme bürosuyla çevirisi yapılan Fransız romanları yayınlandı.

Bir ülkede gazetelerin yayınlanmaya başlanması, yabancı yazarların kitaplarının çevirisinin yapılıp basılması, edebiyatta yeni akımların ortaya çıkması elbetteki olumlu bir gelişmedir. Buna rağmen Tanzimat döneminde edebiyat ve gazetecilik alanlarında yaşanan gelişmelerle halkın kültürel yapısını geliştirmek, aydınların, sanatçıların ürettiklerini halka sunabilmesinin önünü açmak, gazetelerle halkın haber alabilme özgürlüğünün önündeki engelleri kaldırmak gibi bir amaç hedeflenmediği için, yapılan uygulamaları olumlamak mümkün değildir. Basılmaya başlanan gazeteler ve tercümesi yapılan kitaplarla, ortaya çıkan Tanzimat edebiyatıyla Fransız yaşam biçimi, alışkanlıkları, kültürü insanlara kabul ettirilmeye çalışıldı. Fransızca kelimelerin Osmanlıcanın içinde yer alması bu dönemde başlar. Saraylarda Fransızca konuşmak moda haline geldi, Fransız yazarların kitaplarının birçoğu Fransızca asıllarından okunmaya başladı.

Yeni düzeni hayata geçirmek için ihtiyaç duyulan bürokratları yetiştirmeyi hedefleyen Mekteb-i Maarif-i Adliye, Mülkiye Mektebi, Galatasaray Sultaniyesi bu dönem açıldı. Ayrıca bazı kişiler Fransa’ya okumaya gönderildi. Bu okullarda eğitim Fransız eğitim sistemine göre şekillendiği için, edebiyat ve gazetecilik alanında istenen hedeflerin benzeri eğitim alanında da hayata geçirildi. Bir ülkenin kültürünü, yaşam tarzını halka kabul ettirmeye çalışmanın olumlu bir yanı olmasa gerek. Bu amacı gerçekleştirmek için kitapların tercüme edilip basılmasının, gazetelerin yayınlanmasının, açılan okullarda eğitimin buna göre şekillenmesinin savunulacak bir yanı yoktur.

Osmanlının 18-19. yüzyıllarında yaşanan olumsuzluklara verilecek örnekleri çoğaltmak mümkün. Fakat bu kadar örnek manzarayı ortaya koymaya yetiyor.

Bu dönemde reform adı altında hayata geçirilen uygulamaların halkın temel gereksinmelerini karşılamak, yaşadıkları sorunlara çözümler üretmek, devleti kapitalist ülkelerle olan bağımlılık ilişkilerinden kurtarmak gibi bir hedefinin olmadığını söylemek gerekiyor. Bu dönemde gerek eğitimde, gerek ordunun değişen koşullara adapte edilmeye çalışılmasında, gerekse de devletin diğer alanlarında hayata geçirilen politikaların, bizzat devleti kuşatan kapitalist devletlerin dayattığı ve bağımlılık ilişkilerini daha da perçinleyen uygulamalar olduğunu görmek gerekiyor.

Yaşananlar karşısında halkın tepkisi daha önce Anadolu’da yaşananlardan farklı olmadı. Memnuniyetsizliğin açıktan tepkiye dönüştüğü yerlerden biri 1730’da gerçekleşen Patrona Halil İsyanı, diğeri 1807’de gerçekleştirilen Kabakçı Mustafa olayıdır.

Yenilginin asıl nedeni isyancıların devlet gerçeğini kavramamış olmalarıdır. Padişahın değiştirilmesiyle sorunun hallolacağını düşünen isyancılar, isyandan iki ay sonra bazı sorunlarını tartışmak için divana çağrıldıklarında orada katledildiler.
Patrona Halil eski bir yeniçeridir. Daha sonra eski giysi alım satımı yaparak geçimini sağlamaya çalışır. İstanbul’un küçük esnafı ve zanaatçılarının önderlik ettiği ayaklanmaya yoksul halk destek verir. Ayaklanmanın başında isyancılar Damat İbrahim Paşa ve bazı vezirleri öldürüp, padişah III. Ahmet’i tahtan indirip yerine I. Mahmut’u geçirdiler. İsyancılar ilk anda elde ettikleri başarılar ve sonrasında saray üzerinde büyük bir etki kurmalarına rağmen yenilmekten kurtulamadılar. Yenilginin asıl nedeni isyancıların devlet gerçeğini kavramamış olmalarıdır. Padişahın değiştirilmesiyle sorunun hallolacağını düşünen isyancılar, isyandan iki ay sonra bazı sorunlarını tartışmak için divana çağrıldıklarında orada katledildiler.

Bu isyana çapulcuların ya da ayak takımının yağmacılığı olarak gösterenler olabilir.

Damat İbrahim paşa, sarayını basan isyancılara hazinederında iki sandık altını, yine yalıda iki sandık altın, derun-ı hazinesinde on iki sandık altını olduğunu, yaşamını bağışlamaları karşılığı bunları kendilerine vereceğini söylemesine rağmen, isyancılar İbrahim Paşanın hazinelerindeki serveti kendilerine almayıp, devletin hazinesine teslim etmeleri, amaçlarını göstermesi bakımından önemlidir. Bu örnek isyanın bir çapulculuk harekatı olmadığını gösteriyor. Bu örnek aynı zamanda halk yoksulluk içinde yaşarken, Osmanlı yöneticilerinin nasıl bir servet içinde yüzdüklerini göstermek açısından da önemlidir.

Kabakçı Mustafa isyanın çıkış nedeni ve sonuçları da farklı olmadı.

Halkın Nizam-ı Cedit’e karşı oldukları biliniyordu. Halkta yükselen memnuniyetsizlik Kabakçı Mustafa’nın başında bulunduğu bir isyana dönüştü. Kimsenin malını gasbetmek ya da zarar vermek amaçlarının olmadığını, Nizam-ı Cedit’in kaldırılmasını istediklerini söyleyen isyancılar halkatan destek buldular. İlk başta hedeflerine ulaştıklarını söylemek gerekiyor. İsyanın ardından III. Selim tahtan indirilerek yarine IV. Mustafa geçirildi. Sonra Nizam-ı Cedit’in kaldırıldığını ilan eden bir ferman yayınlandı. Hazırlanan bir senet yeni padişaha imzalatıldı. Bu senette Nizam-ı Cedit’in bir zulüm aracı olduğu ve halkın yoksullaşmasına yol açtığı belirtilir. Bu senetle aynı zamanda Nizam-ı Cedit için alınan vergiler kaldırılarak, sarayın ve saray çevresinin batılı yaşama özenerek başlattığı tüketimin önüne geçmek hedeflenmiştir.

Kabakçi Mustafa’nın, Rusçuk Ayanı Alemdar Mustafa Paşa tarafından öldürülmesinin sonrasında isyanın hedefleri hayata geçmedi. İsyan yenilgi ile sonuçlansa da halkın tepkileri devam etti. Bir yıl sonra İstanbul’un kadınları açlıktan ölmek üzere olduklarını söyleyerek İstanbul efendisinin sarayını bastılar. Kadınlar aynı gün Cuma namazı için Beyazıt Camisi’ne giden padişahın önünü keserek tepkilerini bir kez daha dile getirdiler.

Diğer Ayanların desteğini alan Alemdar Mustafa Paşa, Kabakçı Mustafa’yı öldürdükten sonra III. Selim’i de öldürmüş, IV. Mustafa’yı tahtan indirerek II. Mahmud’u (1808) padişah yapmıştı. Yeni padişahta Alemdar Mustafa’yı sadrazamlık görevine getirdi.

Alemdar Mustafa Paşa daha sonra Anadolu ve Rumeli’nin büyük ayanlarıyla Çağlayan Köşkü’nde bir araya geldi. Bu toplantıda Sened-i İttifak adı verilen bir belge hazırlanıp padişaha onaylattırıldı. Bu belge ile ayanlar önemli haklar elde ettiler. Ayanlarda yeniçeri ocağının yerine kurulması düşünülen Sekban-ı Cedid ordusuna destek vermeyi kabul ettiler. Tabi bu arada yeniçerilerde Alemdar Mustafa Paşa’yı devirme planları yapıyorlardı.

15-16 Kasım 1808’de yeniçeriler ayaklandı. Alemdar Mustafa Paşa’nın kaldığı Babıali’yi bastılar. Sekban askerlerinin Alemdar’ı koruması yeterli olmadı. Saraydan beklediği yardımın gelmeyeceğini anlayan Alemdar Mustafa Paşa barut mahzenini ateşleyerek içerideki yüzlerce yeniçeri ile birlikte kendini öldürdü. Yangından sonra yeniçeriler Alemdar’ın ölüsünü bulup İstanbulun sokaklarında gezdirdiler, sonra parçalayıp Yedikule’de bir kuyuya attılar.

Bu ayaklanmada halkın desteğini alan yeniçeriler 19 Kasım günü sarayın suyunu kestiler. Çıkan ayaklanmada binlerce kişi öldü. Cebeci Kışlası, Sultanahmet, Divanyolu semtleri yangınlar nedeniyle kül oldu. Yeniçeriler tersane ve tophane’ye el koydular, Levent ve Selimiye kışlalarını ele geçirdiler. Sonunda ulemanın aracılığı ile sarayla yeniçeriler arasında uzlaşma sağlandı. Varılan anlaşmaya göre padişah Sekban-ı Cedid’in kaldırlmasını kabul etti.

Devletin içinde bulunduğu sorunlar ve çelişkiler nedeniyle halkın teplkileri bu olaydan sonra da artarak devam etti. 1826’da Yeniçeri ocağının topa tutularak yok edilip, sağ kalanların idam edilmesiyle sonuçlanan Vaka-i Hayriye olayına kadar yeniçerilerle saray arasında, sonrasında ayanlarla saray arasında mücadeleler devam etti, padişahların tahtan indirilmesi, hatta öldürülmelerine varan olaylar birbirini izledi.

Osmanlı’da bu dönem ortaya çıkan yaşam biçiminin ve bu yaşam biçimine karşı artan tepkilerin en kısa özetini şöyle yapabiliriz. Saray ve çevresinde ortaya çıkan tüketim çılgınlığı ve yeni yaşam tarzı Birinci paylaşım Savaşı sonrası emperyalist devletlerle yapılan Mondros ve Sevr Anlaşmaları sonrasında imparatorluk topraklarının emperyalist devletlere peşkeş çekilmesi ile son bulmuştur. İngilizlerin İstanbul’u işgalinden sonra sarayın payına düşense Malta Adası’na sürgün gitmek olmuştur. Kurtuluş Savaşı Osmanlı’ya son noktayı koyarak tarih sahnesinden sildi.

Bugünün saraylılarının payına sürgün olmak mı düşer, yoksa yolları hapishaneye mi çıkar bilmem. Osmanlıya özenen ve onun yaşam tarzını sahiplenmeye çalışanların Osmanlının sonunu da görmeleri gerekir. Umarız bugünün Osmanlılarına da halkın belirleyeceği güzel bir son nasip olur.yazisonuikonu

  1. Çetin Yetkin, Türk Halk Eylemleri ve Devrimler, sayfa 168


Yorum yok

Ekleyin