Onurlu aydınlar ve düşmanları

Rasim Öztaş |

Sanatın içine tükürüldüğü, mualif sanatçılara her türlü saldırının gerçekleştirildiği Türkiye gerçeği ile, McCarthy döneminde Amerika’da estirilen terör dalgasının benzerlikler göstermesi boşuna değil. Ne de olsa bütün terör politikalarının mimarı emperyalizmdir.

PaulRobeson

Bize türkülerimizi söyletmiyorlar Robson
İnci dişli zenci kardeşim
Kartal kanatlı kanaryam
Türkülerimizi söyletmiyorlar bize.
Korkuyorlar Robson
Şafaktan korkuyorlar,
Görmekten, duymaktan, dokunmaktan korkuyorlar.
Yağmurdan çırçıplak yıkanır gibi ağlamaktan,
Sımsıkı bir ayvayı dişler gibi gülmekten korkuyorlar.
…..

Nazım Hikmet

 

İki portre. Biri yoksul insanların türkülerini söyleyen, hak ve özgürlük mücadelesinin savunucusu onurlu bir aydın, diğeri yalanın, dolanın, entrikanın, baskı ve terörün temsilcisi bir senatör.

Hitler’e öykünenlerin olduğu bu günlerde, McCarthy baskı ve terörün temsilcisi olarak düşük bir profil gözüküyor denmemeli; çünkü bugünün muktedirlerinin McCarthy’den de öğrendikleri vardır.

Elbette bizim de Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Ruhi Su, Enver Gökçe, Yılmaz Güney, Rıfat Ilgaz gibi daha birçok onurlu aydınımız var. Bu aydınlarımızın yaşamları üzerinden de bugün ortaya konan devlet terörüne karşı nasıl bir aydın duruşu sergilenmesi gerektiği anlatılabilir.

Bugün ölüm yıldönümü olması nedeniyle Paul Robeson’u anarak, onun yaşadıklarından yola çıkıp dünden bugüne yaşananların hiç değişmediğini anlatmak daha iyi olacaktır.

Sadece Paul Robeson’un ölüm yıldönümü olması da değil, saray soytarılığına soyunan bazı türkücü ve oyuncuları, yazar-gazeteci bozuntularını saymasak, gerçek sanatçı ve aydınlar üzerinde uygulanan baskılar, en son akademisyenlere bizzat Cumhurbaşkanı’nın ağzından yapılan saldırı sonrası etrafı kaplayan büyük bir güruhun linç girişimleri, açılan soruşturmalar, işten çıkarmalar da bu yazıya vesile oldu denilebilir.

Gazetecilerin hapishanelere konulduğu, basın yayın organları üzerinde baskının arttığı, sanatın sansürlendiği, sanatçılara açık-gizli yasaklar getirildiği bir ortamda, onurlu aydın tavrı nasıl olmalı sorusuna, Paul Robeson güzel bir cevap olacaktır.

“Nerede bir türkü söyleyen görürsen korkma yanına otur; çünkü kötü insanların türküleri yoktur.” demişti Neşat Ertaş.

“Nerede bir türkü söyleyen görürsen korkma yanına otur; çünkü kötü insanların türküleri yoktur.

Paul Robeson tam da böyle biri. Yanına korkmadan oturulacak biri; çünkü o Amerikanın yoksullarının türkülerini söyleyen biriydi. Sadece türkü söylemekle de kalmadı, bu insanların hak ve özgürlük mücadelelerinin içinde olan, kavgaya tutuşan biriydi aynı zamanda. Yaptığı mücadele uğuruna bedel ödeyen, yapılan baskılara, yargılamalara karşı inançlarından ödün vermeyen tavrıyla bugünün aydınlarına da örnek olacak biri.

Diğeri mi?

McCarthy’e bakınca, günümüzde baskı ve zulmün bekçilerinin kimden ilham aldıklarını görmek zor olmayacaktır. Elbette Hitler’den, Mussolini’den, Goebbels’den öğrendikleri görmezden gelinecek değil. Yine de baskı, zulümde, istediği hedefe ulaşmak için yapılan entirikalarda McCarthy’in bugünün egemenlerine önemli katkılarının olduğunu söylemek gerekiyor.

JosephMcCarthyMilitary

McCarthy

McCarthy askerde deniz piyadesi olarak masa başı bir görev yapmasına rağmen, savaşta silah kullanmış bir asker pozu ile çektirdiği fotografı seçim kampanyasına malzeme yapıp öyle kazanmıştı senatörlüğü.

McCarthy’in bu tavrı ister istemez Tayyip Erdoğan’ın mağdurları oynamak için verdiği örnekleri akla getiriyor. Bilindiği gibi Tayyip Erdoğan bir defasında bir televizyon programında, ne kadar mağdur edildiğini anlatmak için, 1981 yılında açılan Metris Cezaevi’nde 1980 yılında yattığını söylemişti.

Yine bir televizyon programında, 1980 öncesi inandığı dava uğruna çok çalıştığını, çocuklarını görmeye zaman bulamadığını, bu nedenle büyük kızı Esra’nın odanın kapısına not bırakarak: “Babacığım bir geceni de bize ayır” dediğini belirtmişti. Olay ’80 öncesi geçiyor, ama not bırakan kızının doğum tarihi 1983.

Henüz açılmamış bir hapisanede kalması, henüz doğmamış kızının kendisine not yazması gerçeğe aykırı bir durumdur. Bu örnekler siyaset yapma anlayışının hangi kültüre dayandığını gösteriyor.

McCarthy önce Demokrat partiden siyaset yapmaya başlamıştı, fakat bu partiden senatör olamayacağını anlayınca parti değiştirmekte tereddüt etmeyip Cumhuriyetçi Parti’ye girdi ve senatör oldu.

Bilindiği gibi Tayyip Erdoğan da istediği hedefe ulaşamayacağını anladığında, Milli Görüş gömleğini çıkartıp, hocası Erbakan’ın yanından ayrılarak kendisine biçilen rolü oynamaya başladı.

MacCarthy ahlaksızlığı ve acımasızlığı ile ün yapan biri olarak kabul edilir. Bu konuda da bugünün muktedirlerinin McCarthy’den öğrendikleri çok olmalı. Hatta boynuz kulağı geçti misali, bu konuda kendilerine ilham kaynağı olanlardan daha çok ustalaştıkları söylenebilir. Yapılan hırsızlıklar, ihalelerden alınan komisyonlar bugün için artık sır değil.

1947 – 1956 yılları arasında yaşanan ve tarihe Cadı Avı olarak geçen McCarthycilik döneminde yargılananların, soruşturmalara uğrayanların, fişlenenlerin, işini kaybedenlerin sayısını hesaplamak çok kolay değil.

Cadı Avı aslında Ortaçağ’da yaşanmış ve yüzbinlece insanın katledilmesine neden olmuş Hırıstiyan Avrupa’nın karanlık dönemini ifade eden bir olaydır.

Ortaçağ kilisesine göre büyücülük ya da cadılık suçtu. Bu nedenle çoğu kadın yüzbinlerce insan büyücülükle suçlanıp, Engizisyon Mahkemeleri’nde önce işkencelerden geçirilip, sonra keyfi yargılamalara tabi tutularak idam cezalarına çarptırıldılar. İdama mahkum edilenler yakılan odun yığınlarının üzerinde yakılırken can verdiler.

Ortaçağda kilise insanlar üzerinde egemenlik kurmak için önce büyücülük diye bir suç yaratmış, sonra insanları büyücülük ya da cadılıkla suçlayarak katletme yoluna gitmişti.

McCarthy dönemi de farklı değildir. Önce bir suç yaratılmış, sonra bu suça uygun yargılamalar hayata geçirilmişti. Bu nedenle bu dönemde gerçekleştirilen yargılamalara Cadı Avı ismi verilmiş ve tarihe böyle geçmiştir.

Bugün Türkiye’de yaşananlara baktığımızda ne Ortaçağ’ın karanlık döneminden, ne de McCarthycilik döneminden eksik kalır bir yanının olmadığı görülecektir. Bunu söylerken, Hitler faşizminin yaptığı soykırım ve katliamlara öykünüldüğünden olsa gerek, Cumhurbaşkanı’nın açıktan açığa Hitler döneminin başkanlık modelini kendisine örnek aldığını söylemesini unutmuş değiliz. Bugün ülkemizde katliamların, yargısız infazların, tanklardan yapılan top atışlarıyla evlerin bombalanmasının, sokak ortasında çocukların öldürülmesinin sebeplerini burada aramak gerekiyor. Faşizm Hitler Almanyasını aratmayacak bir şekilde mualif olan, haksızlıklara, yaşanan katliamlara karşı duran her kesime azgınca saldırmaktan geri durmuyor. Yaşananlar Ortaçağıın karanlık dönemlerinin cadı avını aratmıyor.

Hukuk mu? Hitlere öykünen bir Cumhurbaşkanına sahip olan bir ülkenin hukuk sistemi de tabi ki buna göre şekilenecektir. Bu nedenledir ki, bugün mahkemeler kafalarına göre suçlar, örgütler yaratmaktan, Cumhurbaşkanı’nın istemediği kişi ya da kurumlara karşı hukuk dışı yargılamalarla ağır cezalar vermekten çekinmiyorlar. Aslında adaletsizlik Türkiye hukuk sisteminin her zaman işlediği bir suçtur. Fakat hiçbir zaman bugünkü kadar bu suça ortak olunduğu görülmemişti.

Tekrar McCarthy’e dönecek olursak:

McCarthy döneminde estirilen terör dalgalsında New York’ta 33 öğretim üyesi işten atıldı, 283 öğretim üyesi istifa etmek zorunda bırakıldı. Kaliforniya Üniversitesi’nde 100 öğretim üyesi işten çıkartıldı. Los Angeles’te ise 30 bin öğretmen fişlendi.

Bugün ülkemizde akademisyenlerin imzaladıkları barış bildirisine karşı yöneltilen terör ve yıldırma politikalarına baktığımızda, bu konuda da McCarthy’den de ilham aldıkları gözüküyor.

CharlieChaplinHoward Fast, Artur Miller, Dashiell Hammett, Lilian Hellman, Paul Robeson, Pete Seeger gibi birçok yazar, oyuncu, müzisyen Amerikan Karşıtı Faaliyetleri Soruşturma Komitesi’nde ifade vermeye çağrıldı. Bunlardan bir kısmı hapis ve para cezası aldı. Aralarında Charlie Cahplin, Orson Welles, Paul Robeson, Lilian Hellman’ında olduğu üç yüzden fazla oyuncu, yönetmen, senarist, müzisyen, bu yargılamaların ardından film, televizyon ve müzik şirketleri tarafından boykot edilerek iş yaptırılmadı. Bu sanatçıların iş bulabilmeleri için Amerikan Karşıtı Faaliyetleri Soruşturma Komisyonu’na gidip itiraflarda bulunmaları gerekiyordu.

Charlie Chaplin ve Albert Einstein Amerika’yı terk etmek zorunda kaldılar.

Sanatın içine tükürüldüğü, heykellerin bulundukları yerlerden kaldırıldığı, basılmamış kitapların toplatıldığı, gazetecilerin işten çıkartıldığı ve birçok gazetecinin hapishaneye konulduğu, festivallerde filimlerin sansürlendiği, mualif sanatçılara her türlü saldırının gerçekleştirildiği Türkiye gerçeği ile, McCarthy döneminde Amerika’da estirilen terör dalgasının benzerlikler göstermesi boşuna değil. Ne de olsa bütün terör politikalarının mimarı emperyalizmdir.

Ethel ve Julius Rosanberg yapılan yargılamalarda, düzmece şahitlerden şantajla alınan ifadelere dayandırılarak, casusluk yaptı denilip idam edildiler.

Bugünün Türkiyesinde hukuk dışı mahkemelere, yalancı şahitlere gerek kalmadan Cumhurbaşkanının emriyle oracıkta katlediliyor insanlar. Gezi direnişlerinde polise vurma emrini bizzat kendisinin verdiğini Cumhurbaşkanının ağzından duymuştuk. İnsanları katletmek o kadar normal bir durum hali almış ki, bunu açıktan açığa söylemekten çekinmiyorlar bile.

İnsanları katletmek o kadar normal bir durum hali almış ki, bunu açıktan açığa söylemekten çekinmiyorlar bile.

McCarthy döneminde yapılan baskılara direnen aydınlar olduğu gibi, Elia Kazan gibi itiraflarda bulunup hainleşenler de oldu. Yani bugün saray soytarılığına soyunanlar ilk değil. Tarihte böyle örneklere sıkça rastlanılmıştır.

McCarthy’in estirdiği terör dalgasında arkadaşlarını ihbar edip hayinleşenler olsa da, bu döneme asıl damgasını vuran, baskılara teslim olmayan aydınların onurlu tavırları oldu. Bugünün Türkiye’sine de saraya yalakalık yapanlar değil, yaşanan zulme direnenlerle, aydın duruşunu sergileyen, bu duruştan onur vermeyenler damga vuracaktır.

McCarthy dönemine damga vuran aydınlardan biri de, köle kökenli bir ailenin çocuğu olan Paul Robeson’du.

Paul Robeson’un yaşamı birçok ilklerle doludur. Örneğin Amerika’da baroya kayıtlı olan ilk siyahi avukattır. Yine bas bariton sesiyle Londra’da Othello’yu oynayan ilk siyahi şarkıcıdır.

Paul Robeson tiyatroya ilgisi nedeniyle avukatlığı bırakıp oyunculuğa başlar. Bu arada insan hakları, yoksullukla mücadele, ırkçılık konularında konferanslar verir. “Özgürlük” adında bir gazete çıkartır. Anti-faşist Yahudi Komitesi’ni kurar. Aynı zamanda Amerikan Komünist Partisi üyesidir.

Paul Robeson sadece Amerika’da yaşanan hak ihlallerine karşı mücadele vermez, nerede yaşanırsa yaşansın hak ve özgürlüklerin önündeki engellere karşı durmaktan çekinmez. Örneğin Nazım Hikmet’in özgürlüğüne kavuşması için mücadele verir. Bunun için Nazım’ın dört şiirini besteleyip söylemeye başlar. 1950 yılında Dünya Barış Konseyi’nin verdiği Barış Ödülü’nü Nazım Hikmet’le paylaşır.

Paul Robeson yaptığı bu mücadeleler nedeniyle 1949 yılında New York’ta Ku Klux Klan’nın bir saldırısında linç edilmek istenir.

Asıl saldırı McCarthycilik döneminde gelir. İfade vermek için Amerikan Karşıtı Faaliyetler Komitesi’ne çağrılan aydınlardan biri de odur.

Paul Robeson onurlu aydın duruşunu bu yargılamalarda da sürdürür. Mahkemede adını soran yargıca: “Önce siz adınızı söyleyin” diyecek kadar cesur ve inançlarından ödün vermeyen biridir. Yapılan yargılamalar sonrasında cezalar verilip, işi, mesleği elinden alınmasına rağmen, hiçbir zaman düşüncelerinden ödün vermez.

Yaşamı boyunca onurlu aydın duruşunu koruyan Paul Robeson 23 Ocak 1976’da yaşama gözlerini yumar.

Onun yaşamı boyunca sergilediği onurlu aydın duruşu bugünün aydınlarına da örnek olacak zenginliklerle doludur.

Çocuklar öldürülmesin” denildiği için insanlar hakkında soruşturmalar açılıp, linç edilmeye çalışıldığı bir zamanda, tıpkı Paul Robeson, Lilian Hellman gibi, tıpkı Nazım gibi, Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz, Ruhi Su, Enver Gökçe, Yılmaz Güney gibi bu onurlu kavganın savunucusu olan aydınlara daha çok ihtiyaç var. yazisonuikonu



Yorum yok

Ekleyin