Ölüm kapanı: Maden işçisi Soma’yı anlatıyor

Levent Erol Uysal |

Soma madencisi Levent Erol Uysal katliam gününü Gezite’ye yazdı • İnsan belirsizliğe giderken hep güzel şeyler kalsın ister son bakışlarında. Çünkü madende attığın her adım belirsizlik. Sağın solun, üstün altın, her tarafın ölüm kapanı.

Muzaffer Oruçoğlu, 'Madene Giriş'

Muzaffer Oruçoğlu, ‘Madene Giriş

2007 yılında Ciner Grubu Park Teknik’te, madende çalışmaya başladım. 2008’in başlarında her madencinin yaptığı gibi sabah erkenden 05.00’te kalktım, kahvaltımı yaptım. Eşimle vedalaşıp uyuyanlara bir veda bakışı attıktan sonra yola çıktım. İnsan belirsizliğe giderken hep güzel şeyler kalsın ister son bakışlarında.

İşyerine vardığımızda her şey rutin işleyişin içinde akıp gidiyordu. Ne iş yapacağımız anlatıldı. Ekmek çantamızı sırtlandık. Güneşe son kez bakıp yer altına indik. Madenci için güneşi görmek umut demek, yeniden doğmak demektir.

Çalışacağımız yere vardığımızda saat sekize geliyordu. Birden ocağı önce ağır bir yanık kokusu, ardından siyah bir duman kapladı. Herkesin gözüne telaşlı bir korku düşmüştü, göz gözü görmüyordu. Can havliyle koşarak yukarı fırladık. Ana yolda yangın çıkmış, işçiler söndürmeye çalışıyordu. Şanslıydık, mesafe yakındı. Yer üstüne çıktığımda herkesin yüzünde “Bugün de ölmedik” dercesine mutluluk ve sevinç vardı.

Bakan konuşmasıyla açılan mezar

Ciner gurubu bu yangından sonra fazla dayanmadı. Bize tazminat ve çıkış verip işletmeyi Soma Kömürleri’ne kiraladı. Sonra da işçileriyle birlikte devretti. Bu işletmeyi devralan Soma Kömürleri bölgenin en güçlü maden işletmesi oluverdi, kurbanlar kesildi, Enerji Bakanı övgüler düzen konuşmalar yaptı.

Bir hedef konuldu: Düşük maliyete daha çok kömür çıkarılacaktı. İşte böyle başladı bizim “maden şehitleri”nin hazin sonu.

Yer altında çalışmak dünyada yapılacak en son iş. Hem doğayla mücadele edersin hem de başındaki patron yalakası taşeronla. Attığın her adım belirsizlik. Sağın solun, üstün altın, her tarafın ölüm kapanı.

“Sizin ocakta patlama olmuş…”

Aylardan Mayıs. Vardiya Bir’den çıktım. Güzel bir bahar sabahı. Memleketin çeşitli yerlerinden gelmiş, yarattığı değerden aldığı gücün farkında olmayan bir grup toplandık, sohbet ediyoruz. Herkes bankadan çektiği krediden şikâyetçi. Bizim zindanımız işten atılma korkusu. Borçlarımız, prangalarımız.

Servise binip eve gelinceye kadar bunları düşündüm. Eve vardığımda hastaneden geliyormuşum gibi geçmiş olsun dileklerini alıp doğru yatağa gittim. Aradan ne kadar zaman geçti bilemiyorum, kulağımda telefon sesi. Kapatıyorum, tekrar çalıyor.

Yatakta ‘Bu insanlar ne kadar düşüncesiz, akşam işe gideceğim ben’ dedim, fırladım kalktım. Telefonun öbür ucundaki ses: “Soma’da sizin ocakta patlama olmuş içerde çok sayıda işçi kalmış,” dedi. Bir anda şaka gibi geldi.

Şaşkınlıktan kurtulunca televizyonu açtım. Olayın ağırlığı beli oldu. Dışarı fırladım.

Gecede boğulan feryatlar…

Bütün köy komşunun evinin önüne toplanmış, kimse sesli bir şekilde konuşamıyor; korku, gözlerde ifade buluyor. Yani başımda taş duvarlı eski evin dibinde 20-21 yaşlarında hamile bir kadın dizlerini döverek ağlıyor, kadınlar başına toplanmış “Kocan kurtulmuştur” diye teselli ediyor.

Üzerimdeki uyku kasvetini attıktan sonra etrafıma bakındım. Tarlalarda tütün makineleri durmuş eşyalar olduğu yerde kalmış. Baharın yeşilliği siyaha bürünmüş. Havada ölüm kokuyor.

Saatler geçtikçe geçtikçe genç kadının kocası Süleyman’dan umutlar kesiliyordu. Bu arada bir araca bindim, olay yerine doğru yola çıktık. Madene 5 km kala yollar araçlarla tıklım tıklım, konvoy ağır adımlarla ilerliyor. Ambulans sesleri kulakları tırmalıyor. Yakınlarını kaybeden anaların bacıların ağıtları, feryatları karanlık derenin yamaçlarına vuruyor, gecenin sessizliğinde boğulup gidiyor.

Aradan sekiz saat geçti. Süleyman’ın kurtulduğunu öğreniyorum. Sevinemiyoruz ki. Kaybımız çok…



Yorum yok

Ekleyin