“Ölülerin masallar şehri”

|

“Zincirlikuyu Mezarlığı’na girdik. Hey Koca Sait Faik, başını kaldırsa da baksaydı kimler arasında yatıyor. Deli divane olurdu. Halbuki o halkı severdi ve halk içinde, kuru bir mezarlıkta yatmayı bin kere tercih ederdi.” Sonra Yaşar Kemal’i de o “mezarsaraylar”a gömdüler.

1967

Fotoğraf: Ara Güler, 1965.

Dünyanın en güzel yaratığı yuva yapan bir kırlangıçtır. Narin, tatlı ve işgüzar kuşlar olan kırlangıçlar, en çok yuvaları ile meşhurdur.

Kırlangıçlar yuvalarını incecik çöpler, küçük saman çalılardan bir araya getirdikleri çamurla sıvaya sıvaya inşa ederler. Öyle ustaca örerler ki kolay kolay bozulmaz, yıkılmaz yuvaları. Uzun bir çabadan sonra yuvasını bitiren kırlangıçların sevinçlerine ise diyecek yoktur. Böylesine sevinen, yuvasının dört bir yanında bıcırdayarak dönüp duran, sevinçten deli olan bir yaratık dünyaya ne gelmiş, ne de gelir. Onları seyreyleyen insan da sevinir, mutlu olur.

Gecekonduyu yapmaya başlayan, sabahleyin bitiren insanların sevinci de böyledir işte. Bir ayak basacak yer bile bulamadıkları güvertelerde Sinop’tan, Trabzon’dan, Giresun’dan gelen Karadenizliler; yirmi beş bilemedin otuz beş saat, yüklerle tıklım tıklım dolu otobüslerde, Sivas’tan, Malatya’dan, Diyarbakır’dan, uzun, meşakkatli ve korkunç yolları aşıp gelenlerin doldurduğu İstanbul, bu sevincin bir parçası, yaratıcısı ve yeni bir ifadesidir aynı zamanda.

İstanbul, sırtları, koyakları gecekondularla dolu, yüzlerce boş tepesi, çamurlu, tozlu, lağım kokan sokaklarıyla sınırları bilinmeyen bir yerdir. Her gün binbir türlü sebeple yurdundan kopup gelenlerin sabahçı kahvelerini iş umuduyla doldurduğu, bayır aşağı, nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan yollarıyla, hastalık, ilaçsızlık ve yoksulluk şehridir.

Yazları susuzluktan 500 metreyi bulan kuyrukları, kışları hiç susmayan uluyan köpekleri, sabahın alacakaranlığında -çoğunlukla- yaya adımlanan fabrika işçiliğidir. Kokudan, pislikten yanına bile yaklaşılamayan; teneke kutular, kontrplak, tahtalar ve kırık tuğlalarla yapılmış, ev demeye bin şahit gecekondularda binlerce insan, binlerce penceresiz göz yaşar. İnsanın yüreğini paralayan bu evler, önlerindeki aşkla, sevgiyle dikilen ağaçların halleri hariç, içlerinde toplasan bir kırık iskemle, birkaç minder ve yorganın olduğu bir çaresizliğin ve yalnızlığın resminden başka bir şey değildir.

Çoğu bir buçuk metre uzunluğunda, bir metre genişliğinde olan bu kulübeye benzer; duvarları sıvanmamış, çatıları şıp şıp damlayan gecekondular, senede beş kere başlarına yıkılır sahiplerinin. Ne var ki beş kere yeniden yapılır sahipleri tarafından. Bin kere yıksalar, bin kere yapacakları, ne olursa olsun, ne reva görülürse görülsün insanların asla terk etmedikleri, inatla yapıştıkları bu topraklar, hiç varolmamışçasına görmezden gelinen, ihtişamından yoksun bırakılan şehrin öte yüzüdür. Bir başka hali, başka dünyasıdır.

Ne şairlerin şiirlerinde, ne de yazarların romanlarında, böylesine yaşantıların hüküm sürdüğü bir İstanbul yoktur. İstanbul bir masallar şehridir onlara göre. Emirgân’da, Tophane’de, Beşiktaş’ta muhallebiciler, hoş yarı aydınlık sinemalar, film afişleri, gazinolar, randevuevleri, kalantor tüccarlar, orospular, akşama doğru tenhalaşan pastanelerdir. Beyoğlu‘nun ışıldayan camekan dükkanları, küçük meyhaneleri ve caddeleridir. Süleymaniye‘nin kubbeleri, çeşmeleri ve avlularıdır. Boğazın dibinde bekleyen kayıkçılar, Taksim’den Tünel’e, Kumkapı balıkçı meyhanelerine uzanan bir “masallar” şehridir.

Birçok şairin şiirlerine konuk edilen, sırtlarını yasladıkları azınlığın arzularıyla dolu, ipekten mutluluğu olan İstanbul burasıdır işte. Kederleri, mahrumiyetleri ve sevinçleri boğulan sınırları belirsiz öteki şehirler ve o şehrin insanları ise bu resmin çok uzağında ve dışındadır.

İnşaat amelesi, ekmekçi, yoğurtçu, şoför, hamal, garson, terzi, marangoz, berber çırağı olan, yurdundan yuvasından, toprağından ayrılmış bu insanlarla dolu öteki şehirler, kimine göre “çok şükür kurtulduk” kimine göre “doluya tutulduk” dediği yerlerdir. Çoğunlukla sosyal ve ekonomik sebepler ile geldikleri İstanbul, onlar için henüz unutmadıkları geçmişlerinin bir imtihanı, bir başka durağıdır. Onlar, yalnız akşamüstleri, iş dönüşü eve dönmek için bindikleri ağzına kadar hınca hınç dolu otobüsler ile şehrin üzerine yığılan, sanki dünya yüzündeki bütün sokaklar, caddeler ve yol ayrımlarındaki bekleyişleriyle filme alınan birer konuk oyuncu veya figüran gibidirler. Belki yarın başka bir işte, başka bir memlekette…

Bir yanı binbir kahır, eziyet, kir pas içinde; bir yanı çiçekler, gül gülistan, şefkatler içinde olan, yan yana duran sınırları belirsiz iki dünya, yaşamın ve ölümün eşitsizliği üzerine kurulu gayri insani, adil olmayan bir dünyadır.

Her iki dünyanın da kendine has efsaneleri, mitleri ve hikaye anlatıcıları olduğu gibi, yüzyıllardır birbirine yakınlaşmayan bu dünyaların sırrı, anlatıcıların biriktirdiği hikayelerde gizlidir. Bu hikaye anlatıcıları der ki: masallar şehrinin kendine yakıştıramadığı öteki şehirlerde yaşayan insanlar, ölümün adilliğiyle avutur kendini. Şiirlerinde, masallarında, efsanelerinde hep bu öfkesini dile getirirler. Çünkü, bu dünyanın ancak, ölümden intikam alındığında ortadan kalkacağını düşünürler çaresizce.

Yaşar Kemal mezarlıkları dolaşıyor

İşte 1967 kışının sonunda, o sıralar, gazeteci ve röportaj yazarı olan Yaşar Kemal, aklında binbir türlü sorular ve insan halleriyle, bu avutmanın, bu çaresizliğin ne olduğunu düşünür. Bu amaç ile Anadolu’yu baştan başa dolaşır. Gittiği köylerde, rengarenk toprakların, göllerin, haşmetli dağların güzelliğinin yanı sıra, yarısı yerin altında içleri kapkaranlık toprak evleri, sıtmadan titreyen köylüleri, yoksulluğu, kimsesizliği, terk edilmişliği anlatır okuyana.

İnsanların perilerle, ışıklarla dolu efsaneler dünyasına tanık olur. Efsanelerin insanoğlunun içinde, ölüm gibi, ayrılık gibi, korku gibi bir şey olduğunu, yarattığı bu dünyaların taşları un eden, kayaları delen, toprağın altını üstüne getiren yaratıcılıklar ile dolu bir türküler, masallar, destanlar dünyası olduğunu görür. Ve daha sonra yıllar yılı gezdiği şehir ve köylerdeki insan yaşantılarından, efsanelerinden yaratacağı hikayelere bir yenisini eklemek, derdini anlatabilmek için, İstanbul’dan düşer yollara.

Biz de bu tezadı görüyoruz, yazacağız” dediği hikayesinin içeriği daha önce gördüklerinden pek farklı olmaz. Hikayesine konu edeceği şeyleri ilk olarak, arkadaşı yazar Sait Faik’in ölümünden sonra gittikleri Zincirlikuyu Mezarlığı’nda düşünür:

Yanımda bir inşaat mühendisi arkadaşım, önce Zincirlikuyu mezarlığına girdik. Daha önce buraya birkaç kere gelmiştim. İlkin Sait Faik’in ölümünde gelmiştim. Bizim Koca Saidi buraya gömmüşlerdi de bir hoş olmuş, yüreğim paralanmıştı. Hey Koca Sait, başını kaldırsa da baksaydı kimler arasında yatıyor. Deli divane olurdu. Halbuki o halkı severdi ve halk içinde, kuru bir mezarlıkta yatmayı burada, bu mezarsaraylar arasında, zenginlerle yanyana yatmaya bin kere tercih ederdi.1

Kemal, Zincirlikuyu Mezarlığı’nda; insanın altın gibi kıymetli alınteri ve emeğinin oya gibi işlenen som ak mermerlere döküldüğü, bilcümle zafer kapıları, usturuplu ve smokinli ölüleriyle; tek bir mezarı bin gecekondu fiyatına satılan, beş yüz fakir doyuracak, beş fakir çocuğu okutmaya yetecek kadar “gerçekçi” bir dünya görür.

Ölülerin masallar şehri dediği, bu dünyaya karşın, şu soruyu sorar:

Halk, yüzyıllardan bu yana fakirlerin fakir gibi, zenginlerin de zengin gibi öldüklerini görmüyor mu? Görüyor ama, hıncını da alıyor: “O da, o da ölecek. O da benim gibi kara topraklara, beş arşın bezle gömülecek,” sözleriyle, kendisini ölümün adilliği ile avutuyor. “Ölümün adil olması için hayatın adil olması lazım,” hayat adil olmadıktan gayrı hiç, hiçbir şey adil olamaz bu dünyada.

Yaşar Kemal, hikâyesi için, İstanbul’un gösterişli dünyasının bir parçası olduğunu düşündüğü Zincirlikuyu Mezarlığı’nın ardından fakirlerin çamur içindeki mahallelerini, mezarlıklarını görmeye gider. Bunun için, eski bir röportaj yazarı olarak, daha önce de gittiği, dostlarının da olduğu İstanbul’un Çerkezköy – Yanıkağıl köyünü seçer. Çorlu’dan arkadaşı gazeteci Haluk Tansuğla ile otobüse binerek gittiği Yanıkağıl köyü, İstanbul’un dibinde, yolları alabildiğine karanlık, çamur içinde kirli mi kirli ıssız bir yerdir. Bir yerden sonra taşıtın işlemediği bu köye dört beş kilometre mesafe kala bir otomobile binerler. Sonra da Velimeşe’ye kadar yürürler. Şubat ayı olduğu için Trakya soğuklarından fazlasıyla nasiplendikleri Velimeşe’de bir köy kahvesine sığınırlar. Kahvede ısınıp soluklandıktan sonra, onları karşılayacak olan arkadaşlarıyla buluşurlar. Ancak konuşmak istedikleri köylülere derdini anlatamazlar bir türlü. Yaşar Kemal, “Ben ölü röportajı yapmaya geldim İstanbul’dan, sizler nasıl ölürsünüz, mezarlarınız nasıl, beni mezarlığınıza götürür müsünüz? demeye dilim varmadı” dediği, ağzına kadar dolu, sıcacık köy kahvesinde, köylülerin de ısrarıyla sonunda çıkarır ağzındaki baklayı:

“Bakın kardeşler, İstanbul mezarlıklarında bir milyona çıkmış mermer mezarlıklar var. İstanbul mezarlıklarındaki mermerleri toplasan İstanbul gibi beş şehri donatır. Sizin mezarlıklar?”

Köylülerden bir genç atılır: “Ağabey” der, “Biz dirilerle uğraşamıyoruz. Sen ölülerden ne istiyorsun?

Yaşar Kemal: “Kardeş, ölüm adildir diyorlar ama, inanma. Ölüm adil değildir. “Çünkü fakir başka türlü ölür, zengin başka türlü.”

Köylülerden birkaç ses gelir: “Doğru, doğru.” derler. “Başka türlü.

Kahvede, konuşmalar hayatın ve ölümün eşitliği üzerine sürerken, bir köylü sinirlenir: “Ne konuşuyorsunuz?” der: “Ne çene yoruyorsunuz? Onların ölüleri bizden yüz bin kere daha konforlu yaşıyor. Onların ölüleri yaşıyor. Bizim de dirimiz ölü. Yeter artık, kesin. Konuşurken siz, ben burada kahroluyorum. Onların ölüleri yaşıyor, bizim dirilerimiz ölü.”

Bu sözlerin ardından sohbet sona erer. Yaşar Kemal, arkadaşı ve beraberinde birkaç köylü, mezarlıkların yolunu tutarlar. Yolda soğuktan, rüzgardan gözlerini bile açamadıkları mezarlığa vardıklarında, üzerleri karla örtülü mezarların arasında tek bir mezar taşı görürler. Başka da fotoğrafı çekilebilecek bir şey olmadığı için o mezartaşını çekerler.

Haluk Tansuğla, “Hiçbir şey gözükmez” deyince, Yaşar Kemal, “Biz de o hiçbir şey gözükmezleri basarız,” der:

“İşte bir köy mezarlığı.”

Yaşar Kemal aramızdan ayrıldığında, cenazesini hikayesini anlattığı insanlardan -bir helallik bile almadan- kaçırarak, onu “mezarsaraylar” dediği Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedenler, en azından hiç olmazsa, toprağına güzel kokulu mersin dalları atmışlar mıdır? Çünkü der ki Yaşar Kemal:

Bizde ölüyü mezara koyduktan sonra, hemen üstünü toprakla örtmezler. Mezara, ölünün üstüne bol bol güzel kokulu, solmaz yapraklı mersin dalları atarlar. Sonra da toprak atarlar.yazisonuikonu

  1. Bu ve diğer alıntılar Bu Diyar Baştan Başa 4‘ten alınmıştır.


Yorum yok

Ekleyin