Ölü çocuklarına sarılmış bir halkız

|

Bir günde 5 gencin keskin nişancılarca enselerinden tek kurşunla vurulduğu kent, tutunduğu her şeyden direniş üretiyor.

sur-cenazeler-verilmiyorBir fotoğraf çerçevesini kucaklamış. Oğluna böyle sarılmamıştır. Çerçeve ters. Biraz ağladıktan sonra çeviriyor: “Bir yıldır evlidir. Git Erdoğan’a para ver, oğlumu bana versin.” Sur’da vurulmuş çocuğu, cenazesini almasına izin vermiyorlar. Başka kadınlar, adamlar başka oğullara, kızlara sarılmışlar. Çerçevelere.

Kent binlerce insanla defalarca yürümüş. Her seferinde gaz bombaları, tazyikli sular, plastik mermilerle karşılanmışlar. Mermiler yalnızca eylem sırasında plastik. Gösteri biter bitmez, bir yerlere “konuşlanmış” keskin nişancılar gösteriden dağılanlardan canlarının istediğini seçip enselerinden tek kurşunla infaz ediyor. Bir günde 5 genç bu şekilde vurulmuş.

Fatih İstanbul’u 56 günde fethetmiş, 56 gündür açlık grevinde olanlar var. Aylardır düşmeyen Sur’un içinde bir yerlerde, sokaklarda, bodrumlarda “etleri eriyen” çocuklarını istiyorlar. “Eriyor” diye tarif ediyor, evet, bir anne kendi çocuğunun bedenini.

Yalnız olan dağlar değil Dağkapı’dır” demişti şair.1 Şimdi Dağkapı’nın kendisi dağ olmuş. Bir anlamda hiç yalnız değil, bir anlamda çok yalnız. Asıl sahipleri oradalar, ölüm tehdidi altında da olsa doğdukları yeri terk etmeyi reddediyorlar. Ziyaretçileri, “dışarıdan” sevenleri ise yanına bile yaklaşamıyor.

Her geldiğimde mutlaka uğradığım meydana gidemedim. Aslında gazeteci ya da herhangi bir delegasyonun üyesi olduğunu gizlersen meydana, hatta yüz metre içerilere dek giriliyormuş. Ama biz toplu gittiğimiz için kapıdan çevirdiler. Bir basın açıklaması yaptık. Akşamın ışıklı bulutlarla indiği surlara baktık. Bir kamyonet durdu yanımızda: “Nedir bu çektiğimiz?” diye teklifsizce anlatmaya başladı bir yaşlı kadın. “Biz barış istiyoruz, bizi rahat bıraksınlar.” 10 Ekim sonrası Cemevi’nde ağıt yakan başka bir Kürt kadınını hatırladım: “Biz savaş istesek bize böyle yapabilirler miydi, barış istedikçe böyle yapıyorlar” diyordu.

Halklaşmış bir mücadele bu. Farklı kanaatler ve inançların aynı kurtuluşu umduğu.

Ergani dağlarından geçiyoruz. Az önce binip yer bulamadığı için bir “kürsü”ye2 oturan ve yer değiştirmeyi reddeden derviş bir melê hayatımda dinlediğim en güçlü dinsel ve siyasal vaazı veriyor:

Allah’tan “bu zulmü başımıza verenler”i yenilgiye uğratmasını istiyor. “Terörist diyorlar. 10 yaşındaki sabi mi terörist, 80 yaşındaki ehtiyar mı terörist?” diye devam ediyor. Arapça ayetlerle Melayê Cizirî’nin şiirlerini Türkçeye çevire çevire harmanlıyor. Sonra Kürtçe anladığımı fark edince –dünyanın bu en şiirsel dillerinden biriyle– az önce Türkçe anlattığı Yusuf ile Züleyha kıssasının devamını getiriyor.

Bir noktada durup, “Sıkıyorsam özür dilerim” dedi şehirli bir jestle, ama hiç sıkmıyordu. Türkçeye döndü: “Bizim sokak kameralarımız var, her yapılanı görüyoruz, diyorlar. Allah-û Teala iki omzumuza iki kamera koymuş, haberleri yok,” diye özetlediği ilahiyatın kadim dogmasını gerisin geri siyasete bağladı: “Onların aldığı nefesi bile kaydediyor. Yarın Allah’ın karşısına çıktığında bu yaptıkları zulmün hesabını nasıl verecekler. Nemrut ki ben Allah’ım dedi ama bir sivrisineğe yenildi.”

Diyalojik bir anlatıcıydı 85 yaşındaki melê. Kıskandıkları için Yusuf’u kuyuya atan kardeşlerinin kıskançlığını anlıyordu mesela: “Babası peygamber olduğunu bildiği için Yusuf’u çok seviyordu, ama kardeşleri bunu bilmiyordu, nereden bilsinler, o yüzden kıskanıyorlardı. Sonra Yusuf onları affetti.” Nemrut’un da kendini tanrı ilan etmesini anlıyordu: “O da biliyor Allah olmadığını, ama halkı yönetmek için öyle söylüyor.” Beddua etmeden yıkılmasını dilediği zulmün failleri için bile “Onlar da insandır” diyerek hidayet diliyordu. En son tanrıdan dileklerini Kürtçe yineledi, zulme bir ceza istedi. Zulümden bahsedince kendi evreninin büyüklerinin -peygamberlerin- çektiği zulümleri hatırladı. “Em kî ne?” dedi, onların yanında “biz kimiz” ki.

Cegerxwîn geldi, çağrılmadan oturdu, sordu: “Kîne em?

Biz kimiz?

Ölü çocuklarının resimlerine sarılmış bir halkız, ama başkalarının yalnızca riya, zulüm ve ülkeler dolusu ölüm çıkardığı kitaptan, direnç çıkaran bir halk. yazisonuikonu

@prometeatro

  1. İbrahim Karaca.
  2. tabureye.


Yorum yok

Ekleyin