Olağanüstü savaş

Serdar Uğurlu |

Sistem yeni bir güncellenme döneminde ve hızlanması gerektiğini Gezi sonrası net bir deneyimle gördü. Ülkenin potansiyel başkaldırı gücünü sınamak için de elinden geleni yaptı.

olaganustu-savas

Türkiye Devleti, tüm organlarıyla; yasaması, yürütmesi ve yargısıyla olağanüstü bir savaşın hazırlık aşamasında. Bölgesel büyük bir savaşın ortasındayız, Irak, Suriye, Afganistan büyük bir cephe hattı konumunda. Her gün büyük saldırı ve katliamlarla uğraşan milyonlarca insan hayatta kalma mücadelesi veriyor. Milyonlarcası mülteci olarak başka ülkelerde varlıklarını sürdürmeye çabalıyor. İngiltere’deki bombalamalardan da anlıyoruz ki savaş yeni bir aşamaya sıçrayacak. Yeni bir korku iklimi yaratılıyor ve biliyoruz ki her yeni korku iklimi daha büyük ve topyekûn saldırıların sermaye adına hızlanmasına alan açacak… İtalya’da bir statta havai fişeklerin sesleri binlerce insanın bomba paniği ile birbirini ezmesine neden olacak kadar korku içinde olduklarını gösteriyor. Yani, Avrupa’nın tedirgin insanları, hükümetlerinin saldırıları için meşru bir zemin oluşturacak.

Türkiye’nin batısında yaşayanlar olarak Suruç Katliamı’ndan beri bize bir sınır hattının çizildiğinin farkındayız. Ankara’nın siyasal sınırlarını, coğrafi olarak da geçme! Aynı uyarı Kürt coğrafyası için de yapıldı; Ankara Katliamı’nın hedefi Türkiye halklarıyla, barışçıl araçlarla iletişime geçen Kürt siyasi hareketine ve ona yakın duranlara mesajdı. Ankara’nın siyasal sınırlarını, coğrafi olarak da geçme! Muhalif olan herkesi kendi sınırlarına hapsetmenin başarılı adımlarını attılar.

Sistem yeni bir güncellenme döneminde ve hızlanması gerektiğini Gezi sonrası net bir deneyimle gördü. Ülkenin potansiyel başkaldırı gücünü sınamak için de elinden geleni yaptı. Bu sınamayla kendi savaş güçlerini hangi oranda nerelere yığacağına, hangi zamanda hangi güçle nasıl saldıracağına dair planlar yaptı. Gezi sonrası açığa çıkan barışçıl potansiyeli sandığa gömdü.

Devletin tepkileri endişe sınırlarını çoktan aşmış durumda, büyük bir korku dalgası adım adım tüm gündelik hayatımıza sirayet ediyor. Hepimiz bir kapana kısılmış durumdayız. Endişeliyiz, huzursuzuz, kaygılıyız. Güvensiziz. Kitlesel esir alma adına devletin sistematik saldırısının başarılı olduğunu görüyoruz. Sistem yeni bir güncellenme döneminde ve hızlanması gerektiğini Gezi sonrası net bir deneyimle gördü. Ülkenin potansiyel başkaldırı gücünü sınamak için de elinden geleni yaptı. Bu sınamayla kendi savaş güçlerini hangi oranda nerelere yığacağına, hangi zamanda hangi güçle nasıl saldıracağına dair planlar yaptı. Gezi sonrası açığa çıkan barışçıl potansiyeli sandığa gömdü. Tabi sandığa gömülen sadece oylar değil büyük bir pasifist kitleydi. Sandıkla, oyla işleri yoluna koyabileceğini düşünen çok büyük bir küçük burjuva kitlenin kendine olanın güvenini yıktı… Her yıkım sürecinin ardında sistemli bir kuşatmayla güç dengeleri yeniden oluşturuldu. Saldırının dozajı her aşamada hem fiziksel hem psiko-sosyolojik olarak arttı. Diyarbakır, Sur’da, bizim Batı’da ancak Gezi ile birlikte gördüğümüz polis şiddetini kesintisiz 30 yıldır yaşayan, yani bu şiddetle doğmuş ve büyümüş bir genç kuşağın üyeleri kimi mahallelerde silahlı isyanlarla devlete olan öfkelerini eyleme geçirdiler. Batı’dan ne kadar bakarsak bakalım anlayamayacağımız bir şiddetle yüzlerce genci profesyonel ordu ekipmanları ile betonların altına gömdü. Bir daha kimsenin böylesi bir başkaldırıya yeltenmesine olanak sağlamamak adına. Oysa Batı’da biz bir romantik ortamda “şiirsel adalet” peşinde Ali İsmail’e atılan tekmenin onurumuzu incitmesine öfke biriktiriyormuş gibi yapıyorduk.

Göstergelerin çok yönlülüğü uzunca tartışılabilir ama söylemek istediğim daha açık başka bir şey var; olağanüstü bir savaş dönemindeyiz. Bu ülkede bir savaş var. Dünya bir savaş ikliminde. Tarih kitaplarında anlatılan 2. Dünya Savaşı formatında olmaması hepimizi aldatıyor.

Suruç, Ankara, Sur derken inanılmaz görüntüler eşliğinde Meclis’in savaş helikopterleriyle kurşun yağmuruna tutulduğu bir darbe kalkışmasıyla nasıl bir sınırda olduğumuzu gördük. Göstergelerin çok yönlülüğü uzunca tartışılabilir ama söylemek istediğim daha açık başka bir şey var; olağanüstü bir savaş dönemindeyiz. Bu ülkede bir savaş var. Dünya bir savaş ikliminde. Tarih kitaplarında anlatılan 2. Dünya Savaşı formatında olmaması hepimizi aldatıyor. Türkiye olağanüstü bir savaş makinasına dönüşmüş durumda. Bütün işleyişi bu yönde ilerlemekte. Tek adamlık dediğiniz sistem, daha büyük bir savaşa girmek üzere hazırlıklarını yapan ordunun kendi başkomutanını hazırlamasından ibaret. Ordu dediğimiz sistem sınırsız itaate dayanır. Büyük savaştan önce itaat zincirini kıracak bütün unsurlar devletin bünyesinden temizleniyor. Ordu ayağı tamamlanmak üzere, polis ayağı tamamlanmak üzere, son çıkan KHK’larla sivil unsurlar da ayıklanmış durumda.

Sıranın ilerlediğini görmeyen kendini kandırmaya devam eder… Olağanüstü bir dönemde olağan bir hayata dönebileceğinin yanılgısını yaşayanları büyük hayal kırıklıkları bekliyor. Bu yanılgıları, illüzyonu yaratan ortamı kıran bakışa ihtiyaç var. Romantizm ve naif birliktelikler bizi gerçek anlamıyla hayatta tutmayacak. Direniyormuş gibi yapmak bizi hayatta tutmayacak. Mücadele ediyormuş gibi yapmak bizi hayatta tutmayacak. Bir kaç kişinin direnişine güzelleme yapmak işimize yaramayacak. Salonlarda kendin pişir kendin ye toplantıları işimize yaramayacak. Kahramanlar yaratmaya çalışmak anlamlı değil. Bütün yükü, anlamı onların sırtına yükleyerek işin içinden çıkamayız. Küçük dünyaları sarsılmış olanların büyük bir trajedi yaşamış gibi ortalıklarda dolanmasını haklı görmemizi gerektirmiyor. Doğruları ve yanlışlarıyla bu ülkenin köklü bir direniş geleneği var, yeni yöntemlerle yüzümüzü onlara dönmemiz gerektiğini kabul etmeden bir arpa boyu yol alamayacağız.yazisonuikonu



Yorum yok

Ekleyin