Neredesin ey işçi sınıfı?

Muharrem Demirdaş |

Eğer yeniden güçlü, işçilerin birer özne olarak katıldığı 1 Mayıslar için yüzümüzü işçi sınıfına dönmezsek, “1 Mayıslar” dayanışma ve mücadele günü olma özelliklerini yitirecek ya da düzenin elinde içleri boş birer “kutlama”ya dönüştürülecektir.

1-mayis

2015 1 Mayıs’ını, İşçilerin Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü’nü, Taksim tartışmalarıyla geride bıraktık. İşçisiz 1 Mayıs’ımız kutlu olsun!

Bu yazı; altyapı-üstyapı tartışmalarına bir zemin hazırlamayı umarken, bunu uzun bir süredir işçilerin-sınıfın çok da ilgi göstermediği ülkemiz 1 Mayıslarına bir göz atarak, yazının el verdiği ölçüde de Gramsci’ye değinerek yapmayı hedeflemektedir. Çünkü sınıf tartışmalarının yapıldığı hatta sosyal hareketler ve sınıf tartışmalarının yine sınıfın öncülüğü nezdinde ısrarla vurgulandığı onca yazıya, makaleye, kitaba rağmen; alanlarda işçi sınıfının yerini onlar adına mücadele yürütenlerin aldığı, alanları işçi sınıfından ziyade diğer “bileşen”lerin doldurduğu bir güncellikte, “özne” tanımımızı hatırlamamız ve onlarla kuracağımız ilişkilerimizi üstyapı bağlamında gözden geçirmemiz 2015 1 Mayıs’ı itibariyle daha da gerekli görünmektedir.

Marx ve Engels’in üstyapıya dair yazdıklarına  “sınıfın bilinci/bilinçliliği” noktalarından bakıldığında, ülkemiz sınıf hareketi açısından bir dizi eksiğimiz gözümüze çarpmaktadır. Altyapı, üstyapıyı belirler şablonuna hangi aralıkta geldiğimizi konuşmamak ve konunun daha çok Marx’ın erken dönem yazılarının –Genç Marx’ın- tartışmalarından biri olduğunu söylemek, mevzuyu yeniden belki elli yıl sonrasına havale etmek olacaktır.

Açıkça söyleyecek olursak, Lenin’in dillendirdiği “Altyapı, üstyapıyı neredeyse belirler.” ifadesi Marx ve Engels’in “Altyapı, üstyapıyı son kertede belirler.” ifadelerinin bir devamı iken, sonrasında bunun “Altyapı, üstyapıyı belirler”e dönüşmesinin, bir tıkanıklığı da beraberinde getirdiği açıktır. Çünkü bu bakış aynı zamanda pozitivizm içinden bir mekanikliği, bilimsel dogmatizmi, evrimciliği Marksizm’in içine dâhil etmekte ve Marksizm’in özündeki “devrimci diyalektiği” söküp atmaktadır.

Böyle olunca da elimizdeki hazır reçetelerle bir bekleyişe, öznenin ve onun diyalektiğinin olmadığı bir alana savrulmakta ve 1 Mayıslara gelen az sayıda işçiyi fotoğraflayıp, telefonlarımıza kaydedip, onları sanki 1 Mayısların misafirleriymiş gibi alkışlayarak, Türkiye’de devrimci mücadelenin hızla yükseldiği eski günleri yâd etmekteyiz. Dahası da var! “Neredesin ey işçi sınıfı?” diye söylenmekte ve çoğunlukla da onlara kızmaktayız.

Somutlaştıralım: “Kapitalizm güçlendikçe mezar kazıcıları çoğalacak, kapitalizmin gelişimi işçilerin bilinçlenmelerini ve örgütlenmelerini sağlayacak, devrimci kopuşlar yaşanacaktır.”dan “Kriz dönemleri devrime gebedir.”e uzanan evrimci-mekanik ve en önemlisi de bağlamlarından kopuk okuma biçimlerimizin sonuçlarını yaşamaktayız bugün.

İşte bu açılardan bakıldığında, kapitalizmin güç kazandığı, onun en yüksek aşaması olan emperyalizmin egemen olduğu bu dönemde, güçlü bir işçi sınıfının oluşamayışı ve devrimci kopuşları göremeyişimiz, eksik/yanlış okumalarla da hemhal olduğumuzun birer kanıtı değil midir? O hâlde, bir yenilenme için altyapı-üstyapı tartışmalarına Marx, Engels ve Lenin, sonrasında Gramsci ve Althusser üzerinden dönmemiz, acaba bize bir fayda sağlamaz mı? Yukarıda belirtilen “son kertede” ve “neredeyse” ifadeleri bizleri bugün için de durup düşünmeye çağırmamakta mıdır?

Bir yenilenme açısından, altyapı-üstyapı tartışmalarına Marx, Engels ve Lenin; sonrasında Gramsci ve Althusser üzerinden dönmemiz acaba bize bir fayda sağlamaz mı? 

Marksizmin reel uygulamalarla zamanla birer dogmaya dönüştürüldüğü -Marx’ın Ben Marksist değilim cümlesini hatırlayalım- süreçlerde başlayan tartışmalara üstyapı noktasında yeniden bakan Gramsci, tüm ezber okuma ve değerlendirme biçimlerinin karşısında durarak ve içinde bulunduğu tarihselliği titizlikle inceleyerek üstyapıya ve bilinç meselesine yeni kavramlar ile eğilmiş ve tarihi, bir de olması gereken altyapı-üstyapı diyalektiği içinden, özneyle birlikte okumuştur.

Gramsci’den sonra bu tartışmalar devam etmiştir ancak Gramsci, bu tartışmaları Marksizm içinden yapan hemen hemen ilk isim olması itibariyle önemlidir. Gramsci, İtalya’daki devrimci mücadeleye katılmış, işçi sınıfını gözlemlemiş ve İtalya’da nesnel koşulların mevcutluğuna rağmen işçilerin sınıf bilincinin oluşmaması/olmaması üzerinden kimi çözümlemeler yapmıştır.

Bu noktada Gramsci, işçi sınıfının bilincinin, karşı sınıfın üstyapısıyla iç içe olduğunu, onların bilincine eşit olduğunu görmüş, üstyapı noktasında da bir kopuşun mutlaka yaşanması gerektiğini söylemiştir.

Gramsci’nin referansı açıktır ki Marksizm’dir; ancak yıllarca “Batı Marksizmi” denerek “liberal/revizyonist vb.” bulunan Gramsci metinlerinin reddinin de, aslında Marksizm’e dönük ezber/dogmatik okumaların -Gramsci’nin zaten mücadele ettiği- paralelinde geliştiği bugün daha da açıktır. Marx’ın çalışmalarını ekonomik dogmalara dönüştüren şematik tarihsel-materyalizmin karşısında durmaya çalışarak, epistemolojik açıdan pozitivist ve siyasal açıdan evrimci hâle getirilmiş Marksizm’i, yeniden epistemolojik açıdan diyalektik, siyasal açıdan devrimci bir biçime/içeriğe dönüştürmeye çalışan, buna kafa yoran Gramsci; üretici güçlerin gelişiminin bir toplumu/sınıfı özgürleştirmek için yeterli olmayacağını görmüş ve Hapishane Defterlerinde buna bolca yer vermiştir. Gramsci’nin, çözümlemelerini Marksizm dışından yaptığını bugün söylemek, herhalde komik olacaktır.

“Şimdiye kadarki tüm hareketler, azınlıktakilerin hareketiydi veya azınlıkların çıkarına hareketlerdi. Proleter hareket ise, son derece büyük bir çoğunluğun, son derece büyük bir çoğunluk adına giriştiği özerk harekettir. Şimdiki toplumun en alt katmanını oluşturan proletarya, resmi toplumu oluşturan katmanların üstyapısını bütünüyle havaya uçurmadıkça doğrulamaz, ayağa kalkamaz.”1

Üstyapıya dikkatimizi çeken Marx ve Engels; bu noktada altyapı olan ekonominin dolaylı ve dolaysız bir yansıması olan üstyapıyı, bir devrimci sürecin tamamlanabilmesi açısından şart koşmaktadır. Bizleri, üstyapının belirleyiciliğinden ziyade, altyapı-üstyapı tartışmalarına öncelik-sonralık açısından değil birliktelik açısından bakmaya çağırmaktadır bu alıntı.

İşte Gramsci, bu tarihsel ilerleyişi yeniden hatırlatacak ve “hegemonya”, “ortak duyu” gibi kavramlarla hem Althusser’i önceleyecek hem de üstyapı tartışmalarına yeni bir boyut katacaktır.

Gramsci, aslında burjuvazinin ya da genel olarak karşı sınıfların ellerinde olan hegemonyanın, bir ortak duyu çerçevesinde oluştuğunu söyleyecek ve buna “iktidar”ın, aslında “parlamento dışı” alanlarda kurulduğunu, oralarda sistemleştirildiğini ekleyecektir. Çünkü iktidar; hegemonik bir aygıt olarak kendini okullarda, gelenek ve göreneklerde, etikte, dinde, dilde vb. yeniden inşa etmektedir.

Althusser’in “ideolojik aygıtlar”, Gramsci’ninse Althusser’den çok daha önce “hegemonya kurumları” olarak tanımladığı alanlar, toplumu biçimlendirmede etkin olarak kullanılmaktadır.

Gramsci; bu noktada Hapishane Defterleri’nde Paris Komünü’ne, 1905 ve 1917 Devrimleri’ne bakacak, işçi sınıfının hazır devlet aygıtıele geçirmesinin ve onu kendi amaçları doğrultusunda kullanmasının bir devrim için yeterli olmayacağını, devlet aygıtının ve onun üstyapı kurumlarının hem devrimden önce hem de devrimden sonra hızla, hegemonik bir biçimde dönüştürülmesi gerektiğini söyleyecektir.

Gramsci de Althusser de, bu kurumları ekonomiden, yanı altyapıdan bağımsız olarak okumaz; ancak mücadele pratiklerinden birinin de bu alanlar olmaları gerektiği noktasında hemfikirdirler. Bu açıdan Gramsci, hegemonya kavramına işçi sınıfı ya da devrimci mücadele açısından pozitif bir anlam yükleyecek ve hegemonya alanlarının ele geçirilmesi, dönüştürülmesi çağrısını hemen hemen tüm metinlerinde dillendirecektir.

Sonrasında, sadece altyapı üzerinden yapılan okumaların bir olumsuzluğunun ekonomist,evrimci, mekanik okumalar olacağına, bunların yol açacağı diğer bir olumsuzluğun da “salt iradecilik” olduğuna işaret edecektir. Yani Gramsci temelde, “salt öznelcilik/iradecilik”e ve “pozitivist/evrimci” sapmalara diyalektik bir zeminde itiraz edecektir.

Gramsci’nin tavrı –Hapishane Defterleri’nin eksik çevirilerine rağmen- açıktır. O, mücadele alanlarının birlikteliğini vurgulamakta, diyalektik özün yok olduğu kaba ekonomist okumaların yol açtığı epistemolojik tahribatın salt iradecilikle aşılamayacağını söylemekte ve iradeyi de nesnellik içinde ele alarak, altyapı-üstyapı ilişkisinin diyalektik bir biçimde bu iradeyle yeniden kurulması-düzenlenmesi çağrısında bulunmaktadır.

Aksi hâlde, kendisinin de tecrübe ettiği gibi, İtalya’nın “iki kızıl yıl”ına rağmen ve sonrasında -bizlerin tecrübe ettiği- Çekoslovakya, Doğu Almanya, Polonya örneklerinde olduğu gibi işçiler saf değiştirebilecek, mücadeleye hiç katılmayabilecek, bir devrim olsa dahi buna sahip çıkmayabilecektir. (Örnekler, ekonomik onca sıkıntıya, açlığa, sefalete rağmen 3. Dünya ülkelerinde devrimci bir çıkışın yaşanmadığı ya da daha gerilere gidersek 1. Dünya Savaşı sonrasında ve onu izleyen yıllarda faşist diktatörlüklerin kurulduğu ve bu rejimlere o ülkelerin halklarının  doğrudan destek verdiği dönemlere kadar götürülebilir.)

Yazının başlığının işaret ettiğine döndüğümüzde ve ülkemizdeki 1 Mayıs deneyimlerine baktığımızda, son yıllarda “Neredesin ey işçi sınıfı?” diye sormaktan kendimizi alamamamızın nedenleri, bu noktalarda aranabilir ve tartışılabilir diye düşünüyorum. Madem bilincin dışarıdanlığından söz ediyoruz ve kapitalizmin tarihsel gelişimi, kendiliğinden bilinçli, örgütlü bir işçi sınıfı oluşturmaya yet(e)miyor, bu yönlerden bir tarih okuması ve bir anımsama süreci bizi durumu daha yakından kavramaya, geçmiş pratik deneyimlerimizi hatırlamaya götürebilir.

Bunun için tabii ki öncelikle, altyapı-üstyapı tartışmalarını “entelektüel” uğraşlar olarak reddetmemeye, iki alanı birlikte düşünmeye ihtiyacımız var! Bilincin dışarıdanlığını üstyapı üzerinden okumak da, bu konuda ön açıcı olacaktır. Yani sınıfla ve sınıfın bileşenleriyle kurduğumuz ilişkiyi, yalnız ekonomik meseleler, kriz, savaş vb. söylemler üzerinden değil, aynı zamanda Marksist paradigmanın yarattığı kopuşla şekillenen üstyapı bağlamında kurmak ve bunu yöntemsel olarak benimsemek de diğer bir önemli noktadır.

Biliyoruz ki Türkiye, 1977 1 Mayıs’ı sonrasında da işçi sınıfının ve köylülerin tüm örgütlü güçleriyle katıldığı görkemli 1 Mayıslar yaşadı. Ancak son yıllarda 1 Mayıslarımıza ülkemiz işçi sınıfı pek itibar etmemekte, etse de 1 Mayıs’ını bugün “yandaş” olarak tanımlanan sendikaların seçtiği alanlarda İstiklal Marşı, mehter marşları, dualar eşliğinde kutlamaktadır.

Bir diğer tablo da, işçi sınıfı adına mücadele edenlerin “yalnız” başlarına doldurduğu ve ideolojik olarak mücadele zeminlerini sınıftan bağımsız olarak kuran sosyal hareketlerin daha etkin olduğu 1 Mayıs alanlarına ilişkindir. Yani, bir yarılmayla karşı karşıyayız. İşçiler, bir taraftan sisteme içkin 1 Mayıslara dahil olurken, diğer taraftan da giderek işçisizleşen, ancak sınıf adına hareket edenlerin sözlerini söylediği ve de ideolojik zeminleri farklı olan sosyal hareketlerin, kimliklerin baskın olduğu 1 Mayıslar yaşanmaktadır.

Marx’ı, Gramsci’yi, Althusser’i hatırlatmaktaki gayem bu sebeplerden aslında. Üstyapının ihmali ve üstyapının altyapıyla diyalektik bir ilişki içinde okunamayışı, evrimci tarih okumaları vb., mücadele güçlerinin “özne”lerini yitirmelerini ve kendilerini birer “özne” olarak algılamalarını beraberinde getirmekte ya da sınıf ideolojisinden bağımsız birtakım eylemlilikler ortaya koyulmasına zemin hazırlamaktadır. Bizlere düşen, burada altyapı-üstyapı diyalektiğini yeniden kurmak ve ideolojik-epistemolojik açılardan da bir mücadele başlatmak değil midir?

Sonuç olarak, eğer yeniden güçlü, işçilerin birer özne olarak katıldığı Taksim Meydanı noktasında, işçilerin de kendi belleklerinin, tarihlerinin sesine kulak vererek çarpıştığı, dövüştüğü 1 Mayıslar için yüzümüzü işçi sınıfına dönmezsek, bir devrimci kopuşla birlikte sınıfın “bilinç” noktasında da tüm kılcal damarlarına varana değin hazırlıklar yapmazsak, yani üstyapıyı da en az altyapı kadar önemsemez ve örgütlenme pratiklerini biraz da buralardan kurmazsak, “1 Mayıslar” dayanışma ve mücadele günü olma özelliklerini yitirecek ya da düzenin elinde içleri boş birer “kutlama”ya dönüştürülecektir.

Bir diğer tehlike de 1 Mayısların, önümüzdeki yıllarda Taksim tartışmaları paralelinde, sınıf bileşenlerinin ve işçiler adına mücadele edenlerin parlamenter iktidar ile kavgaya tutuştuğu bir güne dönüşmesi ve “sınıf”sız 1 Mayısların, ülkemiz için “gelenek” hâlini alacak olmasıdır.

Eh… Ne diyelim… Bu yılki işçisiz 1 Mayıs’ımız da “kutlu” olsun. yazisonuikonu

Fransız

  1.  Karl Marx, Friedrich Engels, Komünist Parti Manifestosu, çev: Yılmaz Onay, Evrensel Basım Yayın, İstanbul, 1998, s.60.


Yorum yok

Ekleyin