Muhafazakar siyasetin kısa tarihi üzerine

Aydın Tonga |

Muhafazakâr siyaset, yıllar içerisinde dallanıp budaklanarak memleket toprağına kök salmıştır.

Erbakan-Erdogan

1970’lerin hemen başında Türkiye, yeni bir siyasi parti ile daha tanıştı. Tabanı, söylemleri ve kadroları ile “merkez sağ” dan çok uzak bir noktaya denk düşmese de, o parti, yıllar içerisinde “merkez sağı da aşan” bir güce ulaşacaktı. Necmettin Erbakan ve 16 arkadaşı tarafından kurulan bu partinin adı, Milli Nizam Partisi idi. Öte taraftan bu partiyi diğerlerinden ayıran temel nosyon, söz konusu partinin aynı zamanda bir “hareket” geleneğini başlatması olmuştur. Gerek sonraki yıllarda değişen adları ile birlikte yükselişi gerekse de dinsel ve politik söylemleri ile Türkiye siyasetinin en çok öne çıkan hareketlerinden biri olan bu hareket “Milli Görüş” hareketi idi.

Milli Nizam, Milli Selamet, Refah, Fazilet, Saadet ve 2001’de “geleneği”, “yenilikçiler” olarak sürdürme kararı alan AKP ile “Milli Görüş” çizgisi gelinen nokta itibariyle en güçlü olduğu dönemi yaşıyor diyebiliriz.

Milli Nizam, Milli Selamet, Refah, Fazilet, Saadet ve 2001’de “geleneği”, “yenilikçiler” olarak sürdürme kararı alan AKP ile “Milli Görüş” çizgisi gelinen nokta itibariyle en güçlü olduğu dönemi yaşıyor diyebiliriz. 1973 yılında 620 bin olan oyunu, 2011 yılında 21 milyona çıkaran, dahası “merkez sağ” diye tabir edilen “siyasi bloğu da” bünyesine katarak bir geleneğe son veren Muhafazakâr siyaset pek çok açıdan incelenmeye değer. Öncelikle şunu ifade etmeli; muhafazakâr siyasetin yükselmesinde ulusal ve uluslararası sermaye ile paralel biçimde politik ve küresel güçlerin desteği belirleyici olmuştur. Diğer bir ifade ile muhafazakâr siyaset anlayışının, sermaye ve küresel güçler lehine takındığı politik tutum ile birlikte anılan güçlerin söz konusu siyaset anlayışını desteklemesi, bu yükselişin en önemli ayağını oluşturmuştur. Bununla birlikte, muhafazakâr siyaset anlayışının, bu topraklarda karşılık bulmasının, başka önemli nedenleri de vardır; ki bu yazıda çok özet bir biçimde de olsa, ele alınacak husus tam bu başka nedenlerdir.

Türkiye 90’larla birlikte önemli bir demografik değişim yaşamıştır. Öyle ki nüfusun %25’inin ancak şehirlerde yaşayabildiği 1950’lerin sosyolojik ve ekonomik yapısından, 90 larla birlikte bu oranın %60’ları çoktan aştığı bir Türkiye’de muhafazakâr siyaset “kent yoksullarının” karşısına “adil düzen” söylemi ile çıkmıştır.

Türkiye 90’larla birlikte önemli bir demografik değişim yaşamıştır. Öyle ki nüfusun %25’inin ancak şehirlerde yaşayabildiği 1950’lerin sosyolojik ve ekonomik yapısından, 90 larla birlikte bu oranın %60’ları çoktan aştığı bir Türkiye’de muhafazakâr siyaset “kent yoksullarının” karşısına “adil düzen” söylemi ile çıkmıştır. Özellikle yerel iktidarlar eliyle dini vurgusu yüksek bir tonda, “hayır yardımlarının” gecekondu bölgelerine aktarılması, sağlık, yiyecek, yakacak, eğitim yardımları ile seçmenin parti ile buluşturulması; “adil düzen” söyleminin tabanda karşılık bulduğu bir hal almıştır. Unutmamalı ki, doksanlı yılların başında kent nüfusunun %30’unu gecekondu bölgeleri oluştururken bu oran Ankara’da %70’ler İstanbul’da ise %55’ler düzeyindedir.

Muhafazakâr siyasetin halkta karşılık bulması ve yükselişinin bir başka önemli nedeni de “seçmen davranışlarında” aranmalıdır. Daha açık bir ifade ile seçmenin kültürel, dinsel ve etnik mensubiyeti ile desteklediği siyasi parti arasında oldukça güçlü bir ilişki bulunmaktadır. Birol Akgün imzası ile yayınlanan “Türkiye’de Seçmen Davranışı: Partizan Tutumlar, İdeoloji ve Ekonomik Faktörlerin Oy Vermeye Etkisi” isimli makalede, bu gerçekliğe dikkat çekilmiştir. İstatistikî verilerle beslenen makaleye göre, seçmenlerin %78’i kendilerine en yakın partiye oy verme eğilimdedirler. Akgün’ün makalesinde çıkan ve yazımız açısından önemli olan bir başka çarpıcı veri ise Türkiye’de partisine en bağlı seçmenin %84,5 oranı ile RP/FP seçmeni olduğu gerçeğidir.

Cemaatlerin/tarikatların, iktidarla doğrudan dayanışma içerisine girmesi, iktidar partisi ile seçmenini adeta “ortak bir davanın”, mücahitleri haline getirmiştir.

AKP ile birlikte, geride bırakılan 28 Şubat süreci uygulamalarının sonlandırılması, başörtüsü, İmam Hatip vb konularda, “dinsel söylemlerin” en üst perdeden dillendirilmesi; eş zamanlı olarak, iktidar yandaşı medya tarafından, söz konusu uygulama ve söylemlerin oldukça etkin bir dille “propaganda” malzemesi olarak işlenmesi ve bu dönemde cemaatlerin/tarikatların, iktidarla doğrudan dayanışma içerisine girmesi, iktidar partisi ile seçmenini adeta “ortak bir davanın”, mücahitleri haline getirmiştir. Hâkim İslamcı yazının bilinen isimlerinden Kadir Mısıroğlu tarafından dile getirilen “velev ki yolsuzluk olsun bu durumda bile iktidar partisine oy vermeli, çünkü karşı taraf küfrü” temsil ediyor, söylemli bu durumun tipik bir tezahürüdür.

Toparlarsak, muhafazakâr siyaset, yıllar içerisinde dallanıp budaklanarak memleket toprağına kök salmıştır. Seçmeni, söylemleri ve temsil ettiği ekonomi-politik değerler dizgesi ile de, bu ağacın kökleri yüzeye yakın, sığ bir yerde değildir. Arkasına aldığı 40 yıllık birikim ve seçmen tabanının dinsel, kültürel ve ideolojik özellikleri ele alındığında bu durum daha belirgin bir biçimde karşımıza çıkacaktır.yazisonuikonu



Yorum yok

Ekleyin