Metal işçileri ve 15-16 Haziran trajikomedisi

Erhan Acar |

Birilerinin “elveda proletarya” ya da “işçi sınıfı mücadelesi mi kaldı?” falan filan diye teoriler kastığı, sendikaların işlevsizleştiği bu zamanlarda, işçi sınıfı, Renault’daki kardeşleşmenin görkemiyle mücadelesine devam ediyor.

hazirandan-renault-direnisi-icin-emek-forumu

Sezgisel olarak, “Türkiye’de bir devrim olacaksa haziran ayında olacak!” diyorum kendi kendime. Çünkü tarihsel olarak, ezilen halklar açısından, birçok güzel şey haziran ayında yaşandı bu ülkede.

Çok uzağa gitmeye gerek yok. 2013’te halkın bütün bileşenlerini kapsayan Gezi Ayaklanması; yaşanılabilir bir dünyanın mümkün olduğunu, Türkiye ezilen halklarının dayanışma pratiğiyle bütün dünyaya göstermiş oldu. Böylesi bir kalkışmanın izlekleri birçoğumuz için hafızamızda yerini koruyor kuşkusuz.

Burada önemli olan noktanın, damarına basılan bir halkın, o çok korktukları faşizme dünyayı dar etme pratiği diye düşünüyorum. Ne TOMA, ne gaz, ne mermi, ne de hapishaneler; ne tüketici kredisi taksitleri, ne faturalar… Birden hepsini bir barikatın arkasında hedef olarak gözetebiliyoruz.

15-16 Haziran 1970’teki yüz binler, 2013 Haziran’ında milyonlar olup celladının yüzüne aynı kinle tükürebiliyor.

Tarihsel olarak bu gözlem ve gözlediğini değiştirme gayretinin nitel birikimleri nicel sıçramalara hep gebe.  15-16 Haziran 1970 İşçi Eylemleri’de bu olgunun bir parçası. Faşizmin kültürel, sosyal, ekonomik tahakkümlerinin altında yaşama mücadelesi veren “kendinde sınıf’’; sendikası, hakkı, hukuku ve talepleri ekseninde birden “kendisi için sınıf’’ olabiliyor.

Yüz binlerce işçi kendi sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal talepleri için tek yürek haykırabiliyor. İşte bu mücadele pratiklerinin hepsi tarihsel olarak diğer mücadele pratiklerinden beslenerek büyüyor ve her seferinde bize daha güçlü, daha politik, daha uzun soluklu direniş odaklarının yolunu açıyor. 15-16 Haziran 1970’teki yüz binler, 2013 Haziran’ında milyonlar olup celladının yüzüne aynı kinle tükürebiliyor.

Dostu da düşmanı da biliriz

1970’te;  çalışma yaşamı, sendikalar, grev, lokavt konularıyla ilgili yapılan yasa tasarısı ve yasanın meclisten geçmesiyle birlikte, merkezi İstanbul olmak üzere birçok işçi yürüyüşe geçmiştir. O dönem çıkan çatışmalarda iki işçi, bir esnaf ve bir polis memuru yaşamını yitirmiştir.

Özellikle işçilerin DİSK’e geçişini engellemek amacıyla çıkarılan yasa, yüz binlerce işçinin eylemleri sonucu anayasa mahkemesince iptal edilmiştir. Bu bağlamda bakıldığında, 15-16 Haziran İşçi Hareketleri, işçilerin ortak çıkarlar çerçevesinde, ortak deneyimlerle bir araya gelme kararlılığında olduklarında; sermayenin ve egemen sınıfların canına okuma noktasında nasıl bir “güç” olduğunu gözler önüne seriyor.[Tweet “”İşçi sınıfı, Renault’daki kardeşleşmenin görkemiyle mücadelesine devam ediyor.””]

Bu günlerde de  Renault fabrikasındaki bütün vardiyalarda bir hayalet dolaşıyor: İşçi sınıfı hayaleti.

Göbekli patronlar, işbirlikçi sarı sendikalar ve ağaları, polisler ve askerler, devlet ve bilumum sınıf düşmanları bu hayaleti kovmak için kolları sıvadı.

İşçi sınıfının ise kendi özörgütlülüğü ve sınıf dayanışmasından başka şu an bir ittifakı yok. Yok, çünkü; 15-16 Haziran’da sendikaları için sermayeye dünyayı dar eden işçi sınıfı, uzun süredir sendikalar tarafından deyim yerindeyse “çaresizliğe terk edilmiş” durumda ve gittikçe sendikalara “karşı” bir tutum halindeler.

15-16 Haziran 1970 Direnişinden

15-16 Haziran 1970 Direnişinden

15-16 Haziran ‘ı düşündüğümüzde olay trajikomik bir hâl alıyor. Haksız da değiller. Sınıfın çıkarından çok, grupçuluğun ve kişilerin çıkarının egemen olduğu bir formda seyreden sendikalar; artık kafesinde ya da lokalinde pişpirik oynamaya yarayan sivil toplum kuruluşları tarzı alanlardan başka bir anlam ifade etmiyor.

Yapılacak olan görüşmelerde hiçbir sendikayı istemiyorlar. Kendi komitelerini oluşturuyorlar, kendi temsilcilerini seçiyorlar..

İşçi sınıfı kan ağlarken, bilmem kaç yıldızlı otellerde yapılan eğitimlerinde kuşkusuz bol bol yiyip içilerek farklı zaman geçirilebileceği, tatlı ve ılık bir yaz akşamı formatının hâkim kılındığı alanlardan bahsediyorum.

Hayatında fabrika, grev, direniş görmemiş insanların bilmem kim abinin oğlu ya da kızı olarak çalışmaya başladığı sendikada, aldığı bilmem kaç bin lira maaşla işçilere bol keseden nutuk atan; bazen hakkını arayan işçilere beyzbol sopalarıyla saldıran, işçiye küfreden, “Siz bilmezsiniz, biz biliriz” diye işçiyi aşağılayan ve gittikçe çürüyen bu yapının ipliğini, Diren Kazova’dan ve Graif’ten sonra bu kez de, Renault , Tofaş ve Coşkunöz  işçisi pazara çıkarıyor. İşçi sınıfı dostunu da düşmanını da tanıyor.

Birilerinin elveda proletarya ya da “işçi sınıfı mücadelesi mi kaldı?” falan filan diye teoriler kastığı, sendikaların işlevsizleştiği bu zamanlarda, işçi sınıfı, Renault’daki kardeşleşmenin görkemiyle mücadelesine devam ediyor.

Yapılacak olan görüşmelerde hiçbir sendikayı istemiyorlar. Kendi komitelerini oluşturuyorlar, kendi temsilcilerini seçiyorlar. Bu bağlamda bakıldığında ileriki süreçlerde işçi meclisleri ile ilgili birçok pratiğin yaşanacağı öngörülebilir. İşçi sınıfı örgütlülüğünün ve mücadelesinin bu meclisler üzerinden yükselebileceğini de düşünebiliriz.

Bu açıdan özellikle işyerindeki sorunlara yerinde müdahale açısından, kuşkusuz sendikalardan daha hızlı ve aynı zamanda daha dürüst pratikler sergileyeceği Renault işçilerinin direnişiyle birlikte pekişmiş oldu. yazisonuikonu

Metal fırtınadan notlar: Yaşasın Harranlılar!



Yorum yok

Ekleyin