‘Marx’tan Bugüne Solun Tarihi’ adlı kitaba eleştirel bir bakış

Muharrem DEMİRDAŞ-H. Cengiz GÜLTEKİN |

Batı Marksizmi ve altyapı-üstyapı tartışmalarının ülkemiz özgülündeki yetersizliği kimi ideolojik sapmaları da beraberinde getirmekte ve gerek sola ilişkin gerekse Marksizmin dışına taşan kimi değerlendirmelerin sola aitmiş gibi algılanmasına neden olmakta. Yazının çabası biraz da bu algıları bertaraf etmeye yönelik.

marks1

Dipnot Yayınları tarafından Darrow Schecter’in Marx’tan Bugüne Solun Tarihi adlı kitabı, Soner Torlak ve Kemal Özdil’in çevirisiyle yayımlandı. Yayınevinin ve emeği geçen herkesin ellerine sağlık; lakin başlıktan da anlaşılacağı üzere kitaba dair birtakım eleştiriler hâlihazırda yapılmalı.

Bu yazı, kitaba dair bir ilk eleştiri olmanın tedirginliğine de sahip. Ama bir tartışma zemininin yaratılabilmesi açısından da umutlu; çünkü özellikle Batı Marksizmi ve altyapı-üstyapı tartışmalarının ülkemiz özgülündeki yetersizliği kimi ideolojik sapmaları da beraberinde getirmekte ve gerek sola ilişkin gerekse Marksizmin dışına taşan kimi değerlendirmelerin sola aitmiş gibi algılanmasına neden olmakta. Yazının çabası biraz da bu algıları bertaraf etmeye yönelik.

Bir önsöz ve giriş yazısıyla başlayan kitap, sırasıyla Marx, Batı Marksizmi, Frankfurt Okulu ve Eleştirel Teori, Piramitler Yerine Ağlar Kurmak: Sendikalizm, Konsey Komünizmi, Liberteryen Sosyalizm ve Anarşizm, Konformizme Karşı Başkaldırı ve Gündelik Hayatın Eleştirisi: Sürrealizm ve Sitüasyonizm’den 1968 ve Ötesine, Yeni Bir Enternasyonalizm Biçimine Doğru mu? Gündelik Hayatın Eleştirisinden Küresel Anti-Kapitalizme bölümlerini içermektedir. Kitap ayrıca Kant, Hegel, Marx, Engels, Pellouiter, Gramsci, Sartre, Korsch, Adorno, Lukacs, Althusser, Deleuze-Guattari, Negri, Hardt ve daha birçok kuramcının ve siyaset bilimcinin görüşlerine yer vermektedir.

İçeriğinin dizilişinden de anlaşılabileceği üzere kitap, aslında yazarının sıkça kullandığı, “ortodoks” olarak tanımladığı, Marksist teori ve pratiklerden daha çok liberteryen olarak tanımladığı yeni mücadele pratiklerine doğru geçişin olumlu bir değerlendirmesi niteliğindedir. Daha baştan “Sovyet Birliği” eleştirisine yaslanan, Lenin’e ve Stalin’e hemen hiç yer vermeyen, Lenin’i zaman zaman olumlayan ancak Lenin’in ölümünden sonraki süreci “devletçi sosyalizm” ve “totaliter sistem” olarak reddeden kitap, Marx’ı da erken dönem yazıları açısından olumlamakta, sonraki çalışmalarını ise siyasetle iç içe geçen ve felsefe-kültür sorunlarına çözüm getirmeyen, bu alanlara içkin soruları yanıtsız bırakan bir dönem değerlendirmesi üzerinden okumaktadır.

Kitap,  bir çıkış yolu olarak Marx’ın erken dönem yazılarının izinden, Batı Marksizmi’nin neredeyse ana sorunu olan altyapı-üstyapı tartışmalarına odaklanmaktadır. Sonrasında altyapıdan bağımsız bir üstyapı okuması ile gelişen ve Foucault, Deleuze-Guattari ve Negri-Hardt ile beraber ele aldığı yatay, merkezsiz, heterarşik, “çokluk” esaslı; sınıfsız, partisiz ve öndersiz mücadele pratiklerinin “olanakları”nı sunmaktadır. Bu açıdan da kitabın SSCB deneyimine ve Leninizm’e bu kadar az yer vermesi, onları daha en baştan reddetmesi anlaşılır olmaktadır. Radikalleşmeyi birçok yerde dile getiren kitap, özellikle de “Pramitler Yerine Ağlar Kurmak” adlı bölümde “geleneksel-otoriter” olarak adlandırdığı solla bağını tamamen koparmaktadır:

Belirli tarihsel terimlerle konuşursak radikal olmak, kapitalist sömürüye, sosyal demokrat reformizm ve Bolşevik otoriteryenizmin ötesine işaret eden yollardan direnmek demektir … Oldukça farklı yollarla da olsa, Batı Marksistleri ve Frankfurt Okulu’nun eleştirel teorisyenleri, tarihsel materyalizmin, Sovyet otoriteryenizminin, faşizmin ve savaş sonrası Avrupa’nın planlı kapitalizminin ortaya çıkardığı sorunlara, dikkatlerini, Marx’ın doğrudan ve yeterince ilgilenmediği bilinç, epistemoloji ve kültür sorunlarına yönelterek yanıt aradılar. [1]

Sonrasında Marx’ın ayrıca Paris Komünü ile ilgili üstünkörü açıklamalar yaptığını ve kapitalizme, parlamenter devlete karşı somut politik alternatiflere az sayıda metinde yer verdiğini söyleyen kitap, Batı Marksizmi’nin açtığı, giderek bağımsızlaşan “üstyapı” kulvarından sendikalizme, konseylere, yatay ağlara, Deleuze-Guattari’nin “göçebe” kavramına ve sonrasında bir alternatif direniş modeli tartışması bağlamında “çokluk”a uzanmaktadır. Kitap, özellikle bu noktalarda örgütlü, merkezi yapıları, parti, sınıf ve önder ilişkilerini tamamen reddetmekte ve geleneksel olarak adlandırdığı, otoriter bulduğu Marksist kurum ve yapıları hiyerarşik, totaliter, otoriter olmaları açısından da eleştirmektedir.

Şimdilik bu kavramsallaştırmaların ve çözümlemelerin daha önce de değindiğimiz altyapı-üstyapı ilişkisi noktasında bağımsız bir üstyapı okuması neticesinde oluşabildiklerini ve tüm bir solun içinden Marx’ın olgunluk dönemi metinlerini ve Lenin’i çıkarmanın hangi ideolojik sapmalara denk düştüğünü önsemekle yetinelim. Kitapta izlenen hattı çok da değişikliğe uğratmadan belirli bir sırayı takip edelim.

Kant, Hegel ve Feuerbach ile başlayan kitap, Marx’ın onlarla ilişkisine, onlara dair eleştirilerine yer vermekte, Komünist Manifesto ve 1848 Devrimleri ile devam etmektedir. Yazarının Marx’ın Paris Komünü’ne dair “üstünkörü” bulduğu değerlendirmeler ile devam eden kitap, hemen ardından Rus Devrimi’ne kısmen yer vermekte ve Lenin ve Bolşeviklerin, Marx ve Engels’in “işçi sınıfının hazır devlet aygıtını ele geçirmekle ve kendi amaçları doğrultusunda kullanmakla yetinemeyeceği” şeklindeki sözlerini yanlış anladığını söyleyerek “modern devletlerin merkeziyetçi eğilimlerini tersine çevirmek yerine sadece Robespierre’in ve Jakobenlerin yaptıklarının devamını getirdikleri” için onları eleştirmekte, Lenin’in 1917 sonrası yazılarıparti-temelli bulmaktadır.

Bu eleştiri zemini önemlidir, çünkü Sovyet deneyimini devletçi, otoriter, merkeziyetçi, dikey bulan kitap, bu zemin üzerinden Batı Marksizmi’ne ve sonrasında sendikalizme, anarşizme, postmodern kimi düşünürlere değinmekte Marx’ı neredeyse erken dönem metinleri üzerinden olumlamakta ve yine bu metinler üzerinden Batı Marksizmi’ne, Deleuze-Guattari’ye, Negri-Hardt’a bağlamaya çalışmaktadır. Tüm bu çaba sonucunda yazarın yeni mücadele biçimlerine ilişkin “acaba” veya “mümkün mü” şeklindeki  sorular da  çalışmanın daha en başından cevaplanmış olmaktadır; sorular boşluğa yuvarlanmaktadır.

Marx ve Engels’in üstyapının da son kertede belirleyici olabileceğine dair değerlendirmelerinin ardından İtalya’nın “iki kızıl yılı”nı hatırlatan ve oradan Gramsci’ye bağlanan çalışma, Gramsci’nin de Marx ve Engels’le beraber altyapı ile birlikte bir üstyapı okuması yaptığına değinmekte ve Gramsci’nin “konsey” fikrine yer vermektedir. Hegemonyanın parlamento dışı alanlarda kurulduğu fikri üzerinden bir üstyapı mücadelesiyle tüm alanların sınıfın üstyapısı bağlamında önceden hazırlanması gerektiğini söyleyen Gramsci’yi olumlu bir bağlamda ele alan çalışma, Lukacs’a da Marksizm’in epistemolojik temellerini sağlamlaştırması açısından yer vermektetir. Bununla birlikte Korsch ve Gramsci’yi konsey komünizminin Leninist olmayan sonuçlarıyla ilgilendikleri gibi bir yorumla olumlayarak yine Batı Marksizmi’nin açtığı bağımsız üstyapı okumalarına giden hat üzerinden “önemsemekte”dir:

Bu iki düşünür, kapitalizmin Marksist eleştirisinin, çalışan insanların doğayla olan ilişkisini yapılandıran dolayım süreçlerini kolektif bir biçimde kontrol etmesi vasıtasıyla alternatif bir ekonomi çerçevesiyle desteklenmemesi halinde yetersiz kalacağı inancını farklı yollardan paylaşıyordu. Bunun anlamı, bu türden bir kontrolün bir grup sosyalist plancı ile sözüm ona bir işçi devletinin çerçevesinde tek bir siyasi parti tarafından gasp edildiği bir ekonomik sistemin en az özel mülkiyet ve birikime dayanan bir sistem kadar kabul edilemez olmasıdır.[2]

Çalışmanın asıl probleminin “Leninizm” olduğu oldukça açıktır. Çalışma Sartre ile ilerlemekte ve Sartre’ı ekonomi-politikten bağımsız, yani altyapıdan ve sınıf çözümlemelerinden bağımsız bir “yabancılaşma”, “özgürlük” okuması yaptığı için daha önemli/üst bir yere koymaktadır. Adım adım altyapı okumalarından bağımsız okumaları salık vermekte, felsefe-kültür okumalarının bu bağlamlarda olmasını olumlamakta ve insanlığın nihai kurtuluşu için öğütlemektedir.

Sartre, çalışmanın yazarına göre önemlidir çünkü Marx, Gramsci ve Lukasc’ın aksine insanlığın sadece toplumsal olarak üretilen zenginliğin özel temellükü nedeniyle kendi emek sürecine yabancılaştığına inanmamaktadır. Sartre’a göre bu, şeyler arası ilişkilerle insanlar arasındaki ilişkileri karıştıran “indirgenmiş bilinç”in ve insanların parti liderleri gibi düşünmesini isteyen “yanlış bilinç”in ürünüdür.

Sınıf fikrinden kopuşun izini Batılı düşünürler içinde radikal bir biçimde neredeyse ilk kez Sartre’da görürüz. O, bireylerin bağlılık ve sorumluluk hissiyle “gruplar” oluşturmasından söz etmiş ve grup eyleminin tek bir “sınıf” kategorisine sığmayacak kadar çeşitli olduğunu söylemiştir. Sartre, indirgenmiş ya da yanlış bilince sahip yekpare bir işçi sınıfı yerine çeşitli dinamikleri içinde barındıran grupları önermektedir ki bu da yazar açısından dikkate değerdir.

Althusser ve onun ideolojik aygıtlar kavramsallaştırması ve Frankfurt Okulu’nun kültür, sanat, felsefe çözümlemeleriyle, Aydınlanma ve “akılcılık” eleştirileriyle ilerleyen çalışma, 4. bölümde asıl söylemek istediklerine gelmekte ve yine Leninizm’in ve Bolşevizm’in reddi üzerinden “piramitler yerine ağlar kurmak” üst başlığıyla sendikalizme, konsey komünizmine, liberteryen sosyalizme ve anarşizme uzanmaktadır. Bu bölüm oldukça iddialı şeyler söylemekte ve genç Marx’ın erken dönem yazılarının  “üstü kapalı anarşist” içeriğine dikkat çekmektedir.

Yazarın burada daha çok iktidar ve “piramit” dediği Leninist örgütlenme modellerine dair eleştirilerini genç Marx’a yasladığını görmekte ve genç Marx’a dair “üstü kapalı anarşist” yorumunu da buradan yaptığını anlamaktayız. Bu bölümde aslında Fernand Pelloutier’in ele alınış biçimi incelendiğinde ve onun sendikalizm için “yeni proletarya uygarlığının tohum hücresi” tanımlaması düşünüldüğünde hâlâ bir “altyapı” okumasının yapıldığı görülmektedir.

Durum daha sonra Sorel’le değişecektir. Çünkü Sorel, Marx’ın materyalizm ve bilim üzerine vurgularını sahiplenecek, ancak toplumsal eylemin sınıf çıkarı yerine hayal gücü tarafından tetiklenen karmaşık devreler, duygular ve kolektif tasarımlar ağının sonucu olduğunu söyleyecektir. Sınıf çıkarına odaklı bir siyasetin sahte devrimci partiler yaratacağını ekleyen Sorel, simgesel ritüellerin ve mitsel temsillerin fedai ve kahramanca eylemler açısından ekonomik çıkar hesaplarından daha güçlü güdüler olduğunu savunacaktır. (Burası aynı zamanda Nietzsche’ci bir bakışı çağrıştırması açısından da önemlidir. Çünkü biliyoruz ki Deleuze-Guattari ikilisinin de bağlamı Nietzsche üzerinden kurulacaktır.)

Hepsini ayrı ayrı yazma imkanımızın olmadığı, dahası bunu da gereksiz bulduğumuz çalışma, daha sonra sendikalizm ve devlet sosyalizmi arasındaki farklılıklara odaklanmakta, komün fikrini sahiplenmekte, SSCB’nin konsey (sovyet) fikrinden vazgeçtiğini ve bu nedenle “devletçi” hale geldiğini söylemekte, sendikaların “Genel Grev” fikrinin karşısına Rosa Luxemburg’un “Kitle Grevi”ni koymaktadır.

Çalışma ilerledikçe eleştirinin odağı değişmekte, bir dönem altyapı ve sınıflar noktasında yapılan çalışmaların ve kültür tartışmalarının zamanla altyapıdan ve sınıftan bağımsız okumalara dönüştüğü görülmektedir. Bu açıdan sınıfın yerini sivil toplum, sonrasında Deleuze’cü göçebeler ve Negri-Hardt’ın “çokluk”u almakta, altyapıya dair tartışmalar ve çözümlemeler yerlerini salt-bağımsız üstyapılara dair çalışmalara bırakmaktadır. Çalışmanın yer verdiği dadaizm, sürrealizm, gösteri toplumu, sitüasyonizm tartışmaları da daha çok gündelik hayata odaklanmakta, sınıfsal okumaların uzağında “gündelik hayatta devrim”i ve şiirin, yaratıcılığın gücünü “devrim”e kazanmamızın önemine odaklanmakta ve 1968’i ve Sorbonne İşgali’ni bu temelde yorumlamaktadır.

Kuşkusuz ki Marksizm birçok zeminde işleyen bir düşünce sistemidir; bu açıdan da Marksizm’i hemen her alanda inşa etmek günümüz koşullarında gereklidir. Marksizm psikanalizle de, çağdaş felsefeyle de, şiirle de okunabilir, buna bir itiraz yoktur; ancak çalışmanın sunduğu ve izlediği hat, yani ekonomi-politikten bağımsız okuma çabaları, çalışmada da anlaşıldığı üzere salt gündelik hayata ve kişisel devrimlere odaklanmakta, örgütsüzlüğü, sınıfsızlığı, partisizliği neredeyse şart koşmaktadır. Hal böyle olunca, yazarın da temennisi olan ekonomi-politikle beraber bir gündelik hayat okuması gelişememektedir. Bu arada hatırlatalım: yazarın bahsettiği ekonomi-politik de zaten Deleuze’cü anlamda “teritoryal yapılar” veya Negri-Hardt bağlamında “imparatorluk”tur.

Çalışma, bağlamını tamamlayabilmek için Foucault’nun çözümlemeleriyle -hakkını verelim; yazar, Foucault’nun birçok soruyu da yanıtsız bıraktığını atlamamıştır- devam etmektedir. Foucault’nun “iktidar” analizine genişçe yer veren, “biyopolitika” ve “biyoiktidar” kavramlarını ele alan yazar, bu kavramları daha sonra Deleuze-Guattari ve Negri-Hardt’a bağlamaktadır. Foucault’nun “hapishane” metaforuna ve bir anımsatmayla “panoptikon” kavramsallaştırmasına eğilen çalışma, Foucault’nun “biyoiktidar” kavramsallaştırmasının, sınıf-üstü bir perspektiften yaşamın tüm alanlarına nasıl dahil olduğunu özetlemektedir.

Çalışma ayrıca Foucault’ya göre iktidarın dikey değil yatay olduğunu, enli, akışkan ve kılcal olduğunu, emek gücünü satanlar ve emek gücü satın alınanlar arasında ayrım yapmaksızın bir biyolojik organizma bütünlüğü içinde yaşamın her alanında eşitsiz bir biçimde dağıldığını, ekonomik sistemlerden bağımsız üstyapı okumaları paralelinde sürdürmektedir.

Foucault ve Deleuze-Guattari çözümlemeleri arasında yakından ilişki olduğu, konuyla ilgili olan hemen herkesin bildiği bir şeydir. Foucault’nun biyoiktidar tanımlamasında kullandığı akışkanlık, yataylık, kılcallık vb. ilişki biçimleri Deleuze-Guattari’de de karşımıza bu kez rizom, köksap, pürüzsüz yüzey, şizofreni, göçebe, yersizyurtsuz gibi kavramlarla yeniden çıkacaktır. Deleuze-Guattari’nin “teritoryal” rejimlerden, yapılardan, metinlerden bir kopuş için kullandıkları bu kavramlar emek-sermaye, burjuvazi-proletarya gibi “dikotomik” modelleri daha en başından reddetmekte ve iktidarın içkin olduğu her alanda göçebelerin, şizofrenin direnişini, mücadelesini selamlamaktadır.

Çalışmada da anıldığı gibi artık “üretim araçlarına el koyacak olan birleşik bir proletarya değil, şizofrendir.” Göçebeler, büyük adalardan kopan “ıssız adalar” gibi sistemden ve onun ağlarından sürekli göçebe, akışkan bir biçimde sıyrılacak ve tüm epistemolojik birikimleri reddederek birer “köksap”a dönüşecektir. Deleuze-Guattari de göçebeler -postmodern dönemin adlandırmasıyla söylersek-  “büyük anlatılardan” kopacak, bu dikey, hiyerarşik ağaç modelini reddederek heterarşik, yatay, akışkan, göçebe modelleri oluşturacak, deneyimleyecek, birer arzu makinelerine dönüşeceklerdir.

Deleuze-Guattari’ye göre modern şizofreni, “hummalı bir kodaşımı, merkezsizleşme süreçlerinin bir sonucudur ve bunlar da geleneklerin, ulusal sınırlar üzerindeki devlet denetiminin, önce ulusal ekonomileri dizginleyen ve az ya da çok istikrarlı olan sınıfsal, toplumsal cinsiyete dayalı, ırksal, bölgesel, ulusal kimlikleri oluşturmayı başaran kodların devamlı çözülmesine eşlik etmektedir.” 1968 sürecini de “rizomatik” gibi yeni bir kavramla tanımlayan Deleuze-Guattari, sisteme karşı mücadele edebilmenin asıl yolunun da –Spinoza’dan esinle– “arzular” olduğunu söyleyecektir.

Daha geniş bir okuma için Deleuze-Guattari’nin kendi çalışmalarına veya eleştirisi yapılan kitabın ilgili bölümlerine bakılabilir; ancak burada söylenilmeye çalışılan ya da eleştirisi yapılan, bu kavramlarla inşa edilmiş bir dünya ya da Marx’tan bugüne bir sol okumasının neredeyse imkansızlığıdır. Yeri gelmişken düşüncemizi de açıkça belirtelim, bu tarz bir okuma biçimi ancak Marx’tan sonra bir “sol sapmalar tarihi” olarak okunabilir. Temel kavramlardan, Marksist-Leninist terminolojiden giderek kopan “sol tarihi okuması” tabii ki nihayetinde literatürün dışına düşecek ve sınıf, parti, önder, merkezilik, proletarya, kapitalizm, emperyalizm vb. kavramlar tarihöncesi yahut da “ortodoks”  kavramlar olarak değerlendirilecektir.

Çalışmanın zeminini oluşturan anti-Leninist çizgi ve Marx’ın olgunluk dönemi metinlerinin neredeyse tümden reddi omurgayı yerinden oynatmıştır. Çalışma, Marx’ın erken dönem metinlerinde “anarşizm” arama çabaları içinde, altyapıdan bağımsız bir üstyapı okuması temelinde ilerlemiş, sonrasında da Marksizm-dışı, yukarıda anılan yeni kavramsallaştırmalarla konuşmaya başlamıştır. Devam edelim:

[Y]irmi birinci yüzyılda devrimin olanakları konusunda hakiki soru işaretleri devam etmektedir; özellikle de devrimden anlaşılan şey, Rusya’daki Şubat-Ekim 1917 olaylarının benzeri bir şey ise.”[3]

Bu soruya yanıtı Deleuze-Guattari hattı üzerinden Negri-Hadt’ta arayan çalışma, son olarak Negri- Hadt’ın “imparatorluk” ve “çokluk” kavramlarına odaklanmakta ve Deleuze-Guattari’nin -emperyalizm tanımlamasından çoktan vazgeçmiştik!- “teritoryal”, Negri-Hardt’ın “imparatorluk” tanımlamaları üzerinden mücadele özneleri olarak göçebeleri/modern şizofrenileri ve “çokluk”u  tariflemektedir. Çünkü bu yeni kimlikler, yani akışkan-göçebe özneler sınırları sürekli ihlal etmekte ve yeni kaçış noktaları yaratmaktadır.

Çalışmaya göre zaten “gündelik hayat eleştirisi”, modern toplumlardaki iktidar çözümlemelerinin odağını ekonomi veya yapı gibi merkezi bir eksenden çıkarmıştı. Artık imparatorluk çağında, post-Fordist üretim ilişkilerinin olduğu ve iktidarın yaşamın her alanına içkin olduğu şu dönemde sınıfsal azadelikleri içinde bir araya gelen-gelecek, yatay, merkezsiz “çokluk” lar yeni birer öznedir. İktidar çözümlemelerinin üstyapı bağlamında yapıldığı bu hat üzerinde, Negri-Hardt altyapıya yeniden bakacak; ancak üretim ilişkileri ve biçimleri noktasında, onların akışkan ve sınır tanımayan yapıları karşısında imparatorluğun her yerdeliğine karşın “çokluk”un her yerdeliğini dillendirecektir. Bu noktalarda Negri-Hardt, kuralsız ve esnek çalışmanın yeni biçimlerinin yarattığı imparatorluk formunu alaşağı etmenin yolunun “yaşamın ve dizginsiz üretkenliğin doğurduğu” göçebe formlarını keşfetmekte bulacaktır.  Foucault ve Deleuze-Guattari izinden şöyle söylemektedir Negri-Hardt:

İmparatorluk, insanın iç doğasının biyopolitik düzenlenişi gibi küresel, ekonomik, kültürel, bilimsel, sosyo-politik ve dilseldir. Bunun sonucu olarak küresel, çok-sınıflı, ırksal ve kültürel olarak heterojen, göçebe ve bulaşmış olan direniş biçimleri doğurmaktadır.”[4]

Bu alıntı aslında Negri-Hadt’ın “çokluk” kavramını da tanımlamaktadır. Göçebedir çokluk, “yersizyurtsuz”laşmıştır, çok sınıflıdır, dikotomik değildir, imparatorluğun her yerdeliğine karşı her yerdedir, merkezi değildir; haşa ortodoks hiç değildir!

Gündelik hayatın eleştirisinin ekonomi-politikle birlikte okunması temennileriyle sonlanan çalışma, aslında Maksizm ve çoğul okumalar noktasında önemli olanakları barındırsa da -belki tekrar olacak ama- Lenin’e hemen hiç yer vermemesi, Marx’ın olgunluk dönemi metinlerini eleştirilerinin merkezine almaması, Sovyet deneyimini daha oluşum süreci içinde reddetmesiyle bizce olumsuz kimi eleştirileri hak etmektedir.

Solun tarihine yer vermeye çalışan bir kitabın, sol için kilit olan bu isimleri ve tarihsel bir mirası reddetmesi, altyapı-üstyapı okumalarını Batı Marksizmi’nin açtığı yoldan hareketle bağımsız bir üstyapı okumasıyla sürdürmesi, sonrasında sola içkin kimi kavramları tarihin tozlu raflarına kaldırıp kimi soyut, sadece teorik olarak felsefi kavramlarla gündeliğin, hayatın tarifini yapması, bu tanımlamalar üzerinden yeni mücadele biçimlerini okuması, sol paradigmanın nasıl parçalandığını sergilemiştir ve “sapma” denen kavramın günümüz koşullarında nasıl tanımlanması gerektiğine dair bir örnek teşkil etmektedir. Bu açılardan birçok yönden eksik kalmıştır.

Amacımız,  yazarımızın tanımıyla söylersek ”ortodoksluk” yapmak değildir; tabii ki yeni mücadele pratikleri reddedilmez ama bunu Marksistlerin Marksist bir paradigma ile yapması; epistemolojilerini bu paradigma üzerinden kurmaları; yeni mücadele biçimlerini bu bağlamda, kendi omurgalarıyla kurup dikleşmeleri, ayağa kalkmaları gerekmektedir. Bu açıdan ideolojik, siyasal açıdan bellek tazelemek hepimiz için, hem de öneriler bu kadar güncelken (!) elzem görünmektedir.

Başta da yazdığımız gibi çeviren arkadaşların ve yayınevinin emeğine sağlık. Umarız ki bu eleştiri yazısı bir tartışmanın başlangıcı olmayı başarabilir.

marxMarx’tan Bugüne Solun Tarihi

Orjinal isim: The History of the Left From Marx to the Present
Yazar: Darrow Schecter
Çeviri: Kemal Özdil, Soner Torlak

Yayınevi: Dipnot
392 s. — 2. Hamur
Ciltsiz — 13 x 19 cm
İstanbul, 2015
ISBN : 9786054878307

[1] Darrow Schecter, Marx’tan Bugüne Solun Tarihi, Çevirenler: Soner Torlak, Kemal Özdil. ( Ankara, Dipnot Yayınları, 2015) s. 196-198.

[2] Age. s: 104.

[3] Age.s:329.

[4] Age.s:356.

 



Yorum yok

Ekleyin