Lamalar çilek sever

Öykü Ağtaş |

Anlatmasını istemiyordu ne karıncalara ne de başkalarına. Özel olmak istiyordu, hayatında ilk defa ona ait bir şey olsun, rüzgâr ona kalsın istiyordu.

Karıncaya bakarak neler düşünebilirdi ki? Karıncadan lamaya, lamadan çileğe, çilekten son model lüks arabalara… “Garip,” dedi kendine Aylin. “Karıncayı ayrı tut,” dedi.  “Neden lamayı tutmuyorum peki,” dedi sonra. Yürümeye devam etti, yas tutan sokaklar boyu yürüdü. Rüzgâr, saç tellerinin arasında vals yaparken kulağına öyküler fısıldıyordu. Rüzgâr essin, o dinlesin. Aralarındaki uyum hiç bozulmasın, bu ilişkiyi kimse bilmesin, görmesin, duymasın istiyordu. Attığı her adımda rüzgâra duyduğu sevgi artıyordu. Ve belki sokaklara da…

Eve gelen aile dostlarının kendilerinden yaşça büyük çocukları olurdu, onlardan biri düşüverdi aklına. Birden mi? Rüzgârın anlattığı öyküden dolayı mı? Sahi ilk ve son o kız okumuştu kitap, sadece bir tane: “Heidi”. Rüzgâra olan zaafı bu yüzdendi galiba. Bıkıp usanmadan, karşılık beklemeden, durup duraksamadan hikâyelerle okşuyordu benliğini. Hem Heidi de severdi rüzgârı.

Aylin’in öyküleri eksikti. Lâkin bazen pat diye kesiyordu öyküyü rüzgâr. İşte o zamanlarda için için kızsa da bir şey diyemiyordu rüzgâra. Ne diyebilirdi ki? Konuşmak istese bile susuyordu. Aslında bu sayede sabretmeyi de öğreniyordu. Hikâyeler yarım… Fısıltılar geçici… Rüzgâr, başkalarına da hikâyeler anlatıyor muydu?!

Peki, ya karıncalara? Rüzgârın karıncalara neler anlattığını merak etti, kıskandı sanki. Bunu fark edince de utandı, yanakları ısındı. Anlatmasını istemiyordu ne karıncalara ne de başkalarına. Özel olmak istiyordu, hayatında ilk defa ona ait bir şey olsun, rüzgâr ona kalsın istiyordu.

İçinde uyanan hiddeti duyumsadı. Alenen kıskançlıktı bu. Umursamadı. Karıncalara baktı. Yuvalarının yanlarına oturdu. Ne gereksiz işler yapıyordu! Başladı Heidi’yi anlatmaya. Neyin intikamını almaya çalıştığına dair en ufak bir fikri yoktu. Çok saçmalıyordu işte bazen! Arsızca rüzgâra “Sen bunu anlatmıyorsun,” dedi.

Kendince kavga ediyordu. Rüzgâr kızmıyordu ona, çocuktu daha karşısındaki, büyüyecekti. Ha, arada kavga ederlerdi; ama bugün kavga günü değildi. Bugün Aylin’i izleme günüydü, ona hissettirmeden onu sevme günüydü. Sokakların yas tutma günlerinin sonuncusu, çilek ağaçlarının meyve verme günüydü.

Çilek ne içindi? Aylin çilek sevmezdi ki. Hamileliğinde çilek yiyen kadınların bebekleri zeki olurmuş. Gülümsedi. İnsanlar neler yapıyordu sahiden böyle bilgileri öğrenerek. Aylin hep garipserdi bu durumları. Birisi çıkıp bi’şeyler söylerdi, insanlar da bi’ umut onu yaparlardı. Ne olur ne olmaz. Sürekli çilek yiyen hamile kadınlar gelmeye başladı gözünün önüne. Karıncalardan müsaade istedi. Tekrar yürümeye başladı.

Hamile kalınır, çocuk zeki olsun diye çilekler yenir, bebek doğar, bir yıl çilek yedirilmez, büyür, sokağa çıkabilecek yaşa gelir, top alınır. Çocuk arkadaşlarıyla top oynar. Sonra top yola yuvarlanır, çocuk fırlar yerinden topun peşinden koşar. Tam o esnada babasının son model lüks arabasını çalmış on yedi yaşında bir çocuk hız tutkusunu o sokakta gidermeye çalışır. Top, çocuk, araba…

Ne olur? Top mu patlar? Kaza mı olur? Çocuk ölür mü, felç mi kalır, komaya mı girer, yoksa burnu bile kanamaz mı? Ya da hiçbir şey olmaz mı? Sahi lamalar neden tükürürler? Ne saçma şimdi bunlar, ne gereksiz, ne boş bir hikâye bu! Rüzgâr fısıldamaya başladı. Bu seferki hikâye mutlu bitecekti… İnanmasalar da… Bu böyle… yazisonuikonu



Yorum yok

Ekleyin