«Kudüs Durağı» • öykü

Turgut Say |

Alman komşum, piyanosunda Handel’den çalardı: “Güzelliğin bir ışığı yoktur/ Fedakar bir kalp yoksa arkasında.”

Kudus_Duragi

Gerusalemme metro durağına1 çok yakın oturuyordum. Yaşını tahmin edemediğim eski bir binanın üçüncü katındaydım. Girişte işletmesini İtalyan sahibinden yeni devralmış Çinli bir çiftin kafesi vardı. Sabahları kahvenin kokusu camdan odama girer, beşten sonra mezeler ve içkiler ile günün yorgunluğunu atmak isteyenlerin sesi. Kafe genelde akşam sekizde kapanırdı.

Çinli adam yaşlı ince uzun boyluydu, eşi ise kendine göre oldukça genç, ufak tefek güzel bir kadındı. Kadının yüzünde derin bir hüzün dalgalanırken, adamın yüzü taş gibi cansızdı. Girişin üstündeki katta yaşlı bir İtalyan kadın oturuyordu. Adını bilmiyordum. Soyadı İtalyandı ama duyduğuma göre kadın Museviydi.

Kadının başına buyruk dişi bir kedisi vardı. Kedisinin adını mecburen de olsa öğrenmiştim, zira apartmanın arka bahçesinde ona rastladığımda yaşlı kadın kafasını pencereden çıkarıp kediye “Che cosa fai Zorita?”2 diye seslenirdi. Zorita başını kaldırıp ona bakar ama yine de bildiğini yapardı.

Kadının üst katında ise aslen Slovenyalı olan Trieste doğumlu emekli bir gemi mühendisi oturuyordu. Yıllar boyunca gemilerde baş mühendis olarak çalışmıştı. Soyadı Y ile başlıyordu ama çok uzun ve zor olduğundan aklımda kalmıyordu, o yüzden ben de birçok kişi gibi ona sinyor Epsilon derdim. Benim Türk olduğumu öğrendiğinde gayet güzel bir Türkçe ile kendisinin de kısmen Türk olduğunu söylemişti. Babası gemi kaptanıymış, annesi ona gebeyken gemidelermiş. Tam boğazlardan geçmek üzereyken kadın doğurmuş ve uluslararası yasalara göre Türk vatandaşlığını hak etmişti.

Büyüyünce kerelerce Türkiye’ye gelmiş ve hatta bir keresinde altı ay İstanbul’da yaşamıştı. Üstelik Sinyor Epsilon adını da ona büyük yolcu gemisinde mağaza müdürü olarak çalışan genç bir Türk bulmuştu.

“Soyadım zordu, o yüzden herkes yanlış söylerdi,” demişti, “O genç Türk bana ‘size sinyor Epsilon dememde sakınca var mı?’ diye sormuştu. ‘Ona senin de soyadın bana zor geliyor ben de sana Bay X diyeceğim’ demiştim. Anlaşmıştık. Onunla tamı tamına yedi ay beraber çalıştık. Değişik biriydi çok şeyler paylaştık. Kimliğini arıyordu. Sonra birgün bir limanda indi ve gitti, sonra ondan haber almadım! ”

Ama onu çok merak ederdi. Birgün tekrar karşılaşacaklarına inaniyordu; “Saçma ama elimde değil!” demişti.

En üst katta yaşlı bir Alman müzisyen oturuyordu. Kimseyle pek ilişkisi yoktu. Herkese karşı soğuk ve mesafeliydi. Bir tek barda çalışan Çinli kadın hergün hazırladığı sandviçle onun dairesine çıkardı. Benim üst katımdaydılar ve o yüzden kadının gülüşmelerini duyardım. O hüzünlü kadınla ne yaptığını çok merak ediyordum. Sonra piyano sesi duyulurdu. Genelde Bach çalardı. Ama kadın yanındayken Handel’den “Bel piacere e godere fido amor”‘ı çalar arasıra kadınla beraber piyanoya eşlik ederlerdi;”Di bellezza non s’apprezza lo splendor/se non vien d’un fido cor.”3

Çinli adamın bu ilişkiden ne kadar haberi vardı hiçbir fikrim yoktu. Kadın yarım saattan az, bir saatten çok orada kalmazdı. Bir keresinde ona merdivenlerde daire çıkışında rastlamıştım. Saçlarını topluyordu beni görünce eteğine çeki düzen vereyim derken elindeki bira bardağını düşürmüş, bardak basamaklardan aşağıya yuvarlanmış ama kırılmamıştı. Sonra diz çökerek onu yerden alırken fark etmiştim gömleğinin düğmeleri açıktı ve göğüsleri görünüyordu. Boynunda ise bir ısırığın izleri vardı. İlişkilerinin çok da masum olmadığını o zaman anlamıştım. Belki başkaları benden önce bunu fark etmiş olabilirlerdi.

Yaşlı kadınla sadece selamlaşırdım. Sinyor Epsilon ise pek fazla onunla konuşmazdı; zaten kadınlarla pek ilişkisi de yoktu ve hiç evlenmemişti. Başka tercihleri olduğuna dair de birşey yoktu ortalıkta. Gemi mühendisliği yerine papazlığı seçmiş olsaydı da olurdu. Zaten dindar bir Katolikti ve arada bir konuşmalarını İncil’den cümlelerle süslerdi. Sadece Bay X’ten konuşurken içimden acaba bu dostluğun boyutları farklı olmuş muydu diye düşünürdüm.

Bir kez ona üst kattaki Almanı sorduğumda kısaca anlatmıştı: “Yaşlı tilkiye göre (alttaki ihtiyar kadını böyle tanımlardı) babası ilk kurulan toplama kamplarında görev almış bir Nazi komutanıymış. Babası savaşın son aylarında Rusya’da öldürülmüş. Oğlu o sıralarda dört-beş yaşlarındaymış. Demek şimdi yetmiş beş yaşlarında olacaktı, yani benden yaşlı kurnaz tilkiden daha gençti. Sanıyorum ömrünün büyük bölümünü İtalya’da geçmişti. Sonra da inançlı bir katolik olarak biraz da tiksinti ile eklemişti, “ve büyük ihtimal ateisttir!”

Aslında her şeyin aynı şekilde devam etmesi için tüm koşullar mevcuttu ama o Salı günü sanki Tanrı birşeylerin değişmesine karar vermişti!

Her gün olduğu gibi, sabah kahvaltımı girişteki kafede yaparken Alman müzisyen birden içeri girmişti. Daha önce ona burada hiç rastlamamıştım, zaten geceleri çok geç uyurdu ve sabahları on birden önce uyanmazdı. Büyük ihtimal küçük mutfağında kendi kahvesini hazırlar ve saat ikiyi beklerdi. Her gün saat ikide Çinli kadın elinde bir sandviç ve büyük bir bira bardağı ile yukarıya çıkar ve üç civarında tekrar kafeye geri dönerek mezeleri hazırlamaya koyulurdu.

O günün değişik bir gün olacağını, Alman müzisyenin sekize çeyrek kala içeri girip kahve istediğini duyunca anlamıştım. Kahveyi Çinli kadın hazırlamış, Çinli yaşlı adam ise onu adamın masasına götürmüştü. Alman gazete okuyordu. Aslında aynı yaşlarda sayılırlardı fakat Alman daha yapılı ve dinçti. Çinli adam kahveyi masaya bırakmıştı. Alman birşey demeden cebinden buruşuk bir beş avroluk çıkarıp adeta Çinli adama doğru masaya atıvermişti. Çinli adam serinkanlıydı. Yüzü taş gibiydi ve en ufak bir mimik görünmüyordu. Parayı almış kasaya gitmiş, sessizce fişi kesmiş iki tane iki avroluğu bir tabağın içine koyarak masaya götürmüş ve masanın ortasına koymuştu. Alman başını kaldırmış ona sertçe bakmıştı.

Çinli kadın bu olaylar boyunca diğer müşterilere kahve yapmakla meşgulse de göz ucuyla onları takip ediyordu, besbelli normal olmayan birşeyler dönüyordu. Çinli adam sessizce kasaya yönelmişken Alman onu çağırmıştı. Çinli adam nezaketle “Buyrun efendim başka bir emriniz mi var?” diye sormuştu. Alman içmediği kahve bardağını ona doğru itelemiş, “bu fincan pis!” diye özellikle yüksek sesle söylemişti. Herkes dönüp onlara baktı. Çinli adam fincanı aldı ve tartışmadan, özür dileyerek yerine geri dönmüş, kadının hazırladığı yeni bir fincanı ona doğru götürmüştü.

Alman kalkıp gazeteyi sertçe masaya vurmuştu: “Al bunu bardakları bile yıkamayı beceremeyen o kadına ver de, bu pisliği kendisi içsin!” diyerek çıkmıştı. O gittikten sonra ne yaşlı Çinli adam ne genç karısı tek kelime etti. Kahve fincanı tezgahın üstünde öylece durdu. Ben paramı ödeyip çıkarken bile bardak orada duruyordu. Genelde işten ikide döner ve o sıralarda merdivenlerden yukarı çıkan Çinli kadına rastlardım. Ama o gün iş dönüşünde kimseyle karşılaşmamıştım, belki de küs olduklarından kadını aramamış da olabilirdi.

Birgün, tam bilgisayarda yazdığım bir maili gönderecekken yukarıdan genç kadının sesini duydum ağlamaklı bir ses tonuyla birşeyler söylüyordu. Sonra piyanonun sesi duyulmuş ve onun sesini bastırmıştı. “Bel Piacere e Godere” çalıyordu. Bir el silah sesi duyuldu. Piyanonun sesi kesildi.

Bir an yukarı çıkmak ve çıkmamak arasında duraksadım. Hızlıca yukarı çıkıp kapıyı çaldım. Ses yoktu. Tekrar çaldım, bir ses gelmiyordu. Dönmeye karar vermişken, sinyor Epsilon’un arkamda dikildiğini gördüm. Kapıya yanaştı ve yüksek sesle “Herr Karl lütfen kapıyı açın yoksa polisi arayacağım!”

Kapı açılmıştı. Alman adam sağ eline bir havlu dolamıştı. Havlu kan içindeydi. Sinyor Epsilon “Aman tanrım ne yaptınız?” diye sormuş ve bir adım içeri atmıştı. Ben kapının eşiğinde dikiliyordum. Çinli kadın çırılçıplak divanın üzerinde oturuyordu, korkmuştu, titriyordu. Önünde yerde küçük bir tabanca duruyordu.

Sinyor Epsilon soğuk kanlığını korumaya çalışıyordu “Elinize ne oldu?” Alman gülerek “Yok birşey, tabancamı temizlerken oldu, sorun yok. Sadece sıyırmış derin değil!” Yalan söylüyordu. Silah kadının önünde yerdeydi. Piyano salonun diğer ucundaydı. Mermi tam da o piyano çalarken silahtan çıkmış olmalıydı. Acaba kadın onu öldürmek mi istemişti?

Bu esnada yaşlı kadın kapıda belirdi. “Polise haber verdim… Birazdan gelirler… Siz yaralısınız hemen hastaneye haber verelim!” İçeri girdiğinde Çinli kadını fark etmişti. Şaşırmamıştı. İçerden hemen bir battaniye bulup kadının üstünü örtmüştü. Çinli kadın titriyordu. Alman gülerek “Abartmayın lütfen, basit bir kaza… Basit bir kaza!” deyip yere eğilip silahı almak istemiş ama yaşlı kadın öne fırlayıp “Durun! Polis gelene kadar birşeye dokunmayın!” diye uyarmıştı.

Sesi güçlü çıkıyordu. Alman’ın babası ile olan eski bir hesabı kapatmak istiyor gibiydi. Polisi çağırmış, kanıtları da korumaya almıştı. Bende sanki aylardan beri bugünü bekliyor gibi bir izlenim uyandırmıştı.

Polisin soruşturması, genç kadının kocasının da ilişkiden haberdar olduğunu, ama karısının mutluluğu için olayı görmezden geldiğini ortaya çıkardı. Kadın Alman müzisyenin ona ve eşine karşı aşağlayıcı tavrından bıkmış ve kocasına ait ruhsatsız küçük tabancayla ona bir el ateş etmişti. Amacı Almanın sağ elini parçalayıp, bir daha piyano çalmasını engellemekti. Böylece ona en büyük cezayı verecekmiş. Her şeyi itiraf etmişlerdi. Alman şikayetçi olmasa da, polis gerekenleri yapmak zorundaydı. Kadın birkaç aylığına hapis yatmış sonra tekrar geri dönmüştü.

Birgün Milano’da 5. hat metrosunun üzerinde Kudüs durağına yolunuz düşerse beklerim. Kudüs metro durağına çok yakın oturuyorum. Her şey eskisi gibi. Yaşlı kadının başına buyruk kedisi arka bahçede dilediği gibi takılıyor. Sinyör Epsilon Tanrısal yalnızlığını yaşıyor. Çinli yaşlı adam ve genç karısı barı işletmeye devam ediyorlar. Alman müzisyenin piyano sesi her sabah 11 den gece 22 ye kadar duyulabiliyor. Tek değişen şey, Çinli kadınla görüşmüyorlar artık. Alman arasıra da olsa Handel’den “Bel piacere e godere fido amor”‘ı çalıyor, ama bu kez sadece kendi sesini duyuyorum;

Di bellezza non s’apprezza lo splendor/se non vien d’un fido cor… yazisonuikonu

  1. La Stazione Gerusalemme: İtalya’nın Milano şehrindeki metro duraklarından biri Kudüs Durağı.
  2. Ne yapıyorsun Zorita?
  3.  Güzelliğin bir ışığı yoktur/ Fedakar bir kalp yoksa arkasında. Handel’in Agrippina operasından.


Yorum yok

Ekleyin