Sokaklarından meydanlarına Havana

|

Filiz Tanya Küba gezisi gözlemlerine devam ediyor. O ve arkadaşlarıyla birlikte Diktatör Batista’nın sarayıyken halk adına el konulan Devrim Müzesi’ne, Havana’nın meydanlarına ve okullarına yürüyor, Küba’da gündelik yaşamın içine giriyoruz.

Fotoğraf: Sabri Irmak | Flickr.

Fotoğraf: Sabri Irmak | Flickr.

Küba’da sabah oluyor. Sıcak bir gece kendini ağır ağır ılık bir sabaha bırakıyor. Sabahın muştusu horoz sesleri ve kahve kokusu ile akıyor yataklarımıza doğru…

Küba’daki ikinci gün daha güzel olmalıydı, gece sıcaktan dolayı biraz zor uyumuştuk. Ama hazırlanan kahvenin kokusu bir büyü gibi sarıyor etrafımızı. Küba sabahlarının en güzel yanı bu olmalı, her yer kahve kokuyor. Hem öyle bildiğiniz gibi değil, bahçeden taze toplanmış gibi.

Kahvaltı masası yine bin bir çeşit tropik meyve ile dolu, meyve tabağı, taze meyve suları ve omlet. Hemen alışmıştık. Önce omletimizi yiyor sulu ve tatlı meyvelerle de taçlandırıyorduk. Kahve ise ödül oluyordu.

Bugünkü programımız Havana’nın müzeleri ve anıtları. Evimiz Malecona (Küba dilinde “deniz kenarı“, bizdeki yaygın söyleyişle “kordon boyu“) çok yakın olunca önce buradaki anıtlardan başlıyoruz.

Malecon ve civarında çok güzel ve görkemli heykeller var. Bizim burada gördüklerimiz genelde kahramanlara ait heykeller. Küba Devrimi için savaşmış ya da Küba’da devrim öncesi halk için yararlı işler yapmış halk kahramanları omuz omuza duruyor adeta. Heykeller arasında bir de şöyle bir ayrım var;  Yüzü denize dönük olanlar Küba’da doğmamış, yüzü karaya doğru olanlar ise Küba’da doğmuş kahramanlara aitmiş.

Havana mimarisine baktığınızda tam bir İspanyol etkisi görülüyor. Adayı ilk keşfedenler ve canına okuyanlar İspanyollar. Aslına bakarsanız Küba ve dâhil olduğu Karayip adaları yeni dünyanın en çok sömürülen ve kıyıma uğrayan yeri. Kolomb uzun deniz yolculuğundan sonra ilk olarak Karayip adalarında karaya çıkıyor. İlk istila edilen yerlerden biri de Küba.

Küba’da bir adada olduğunuz hissine kapılmıyorsunuz çünkü her yer çok geniş, meydanlar ve yollarla dolu.

Şehirde irili ufaklı yüzlerce meydan var. Bu da İspanyol mimarisine özgü bir durum. İspanyollar yeni dünyayı keşfedip yağmalama ve işgale başladıklarında her gittikleri yere önce bir meydan, etrafına bir kilise ve yönetim binası yapıyor ve yerleşimlerini de  bu yapıların etrafında “ızgara modeli” diye tanımlanan birbirini dik kesen sokaklara kuruyorlarmış.

Küba’da 16. Yüzyılın mimarisi capa canlı ve ayakta. Birleşmiş Milletler Küba’daki mimari yapıları koruma altında tutuyor.

Kuba_sabah_sporuSabah saatlerinde bu meydanlar hep dolu. Ya bir eğitmen eşliğinde spor yapan mahalle insanlarına, ya da eğitim gören okullu çocuklara rastlıyoruz.

Spor yapan insanları görünce biz de aralarına karışıyoruz. Öğretmen güler yüzle karşılıyor bizi. Sanırım bu bir devlet hizmeti. Sayelerinde biz de güne spor yaparak başlıyoruz.

Havana bugün Karayiplerin en büyük kenti olsa bile başkent olma hikâyesi çok eski değil. Karayiplerin başkenti yıllarca adanın öbür ucunda yer alan Santiago De Küba’yken daha sonra liman ve ticaret şehri olan Havana’ya geçiyor. Kent, diktatör Batista döneminde en kötü zamanlarını yaşıyor.

Elimizde uzun bir “Havana da görülecek yerler listesi” var. “Turistik” olmamaya karar vermiştik ya bunların hepsini görmeyecektik. Ama Küba Devrim Müzesini mutlak görmeliydik.

Diktatör Batista’nın sarayı bugün devrim müzesi

Küba Devrimi Müzesi, Havana

Küba Devrimi Müzesi, Havana

Büyük bir meydanın başında bulunan muhteşem bir binayla karşı karşıyaydık. Bina Küba Devrimi’nden önce Diktatör Batista’nın sarayı imiş… “Ama ne saray” diyeceğim de bizdekilerden küçük, Diktatör Batista bile bizimki kadar abartamamış. Ayrıca etrafında duvarlar, hendekler, demir parmaklıklar falan da yok. Bizim tabirimizle dımdızlak bir meydanın başında öylece duruyor.

Eski Başkanlık Sarayı Kübalı Mimar Carlos Maruri ve Belçikalı Mimar Paul Belau tarafından neoklasik tarzda yapılmış. Binanın içinde devrimci üniversite öğrencilerinin 13 Mart 1957’de saraya düzenledikleri saldırıdan kalma kurşun delikleri var. 35 öğrenciden 32’si vurularak öldürülmüş.

Müze en çok 1950’ler ve Küba Devrimi ile Devrim sonrası döneme ayrılmış. İspanyollara karşı verilen 1895-98 Bağımsızlık Savaşı ile ilgili bölümler de var. Müzede en heyecan veren unsur Fidel ve arkadaşlarının Küba’yı diktatör Battista’dan kurtarmak için içine doluştukları Granma teknesi. Şimdilerde “Granma”  ülkede yayınlanan günlük gazetenin adı.

Müze’de Küba Devrimine dair her şeyi bulabilirsiniz. Bütün gazete haberleri, o dönemde yapılan yazışmalar, kullanılan eşyalar, silahlar her şey var.

Küba Devrim süreci 26 Temmuz 1953’te 135 gerillanın Santiago de Cuba’daki Moncada Kışlası’na yaptıkları saldırıyla başlıyor. Bu yüzden 26 Temmuz Kübalılar için çok önemli bir tarih. Gezimiz boyunca 26 Temmuz her yerde karşımıza çıkıyor. Saldırının ardından Fidel Castro yakalanıyor ve 15 yıl hapis cezası alıyor. Ve Fidel o çok ünlü “Tarih beni beraat ettirecektir” dediği savunmasını (savunmadan çok bir meydan okuma ve tarihi bir belge) yazdığı daktilo da müzede. Ayrıca mahkeme fotoğrafları da sergilenenler arasında.

Aslında burası bizim alıştığımız müzelerin dışında bir halkın belleğinin saklandığı kütüphane gibiydi. Her şeyin belgesi burada. Biz bir müzeden çok kütüphane tadı almıştık buradan. Nazım Hikmet’in “Havana Röportajı”nı anımsıyoruz. Aslında Nazım Hikmet bununla adeta Küba tarihinin şiirini yazmış. Küba Devrimi’ni destanlaştırmış.

2008 yılında Belgesel sinemacı Çağrı Kınıkoğlu, Nazım’ın Küba yolculuğunu konu alan bir film gerçekleştirdi: Nazım’ın Küba Seyahati. Filmde o günlerin canlı tanıklıkları var.

Bugün keyfimizi bozmuyor, peşimize takılıp “bu akşam bir dans partisi var, çocuğum için krem verin”, diyenlere çok takılmıyoruz. İnsanoğlu her şeyi çabuk öğreniyor. Bunlar her turistik merkezde olduğu gibi turistlerden faydalanmaya çalışan lümpen insanlar. Küba’da halk komiteleri bu eğilimlerle mücadele ediyor. Aslında kimsenin süt parasına ihtiyacı yok, devlet zaten her çocuğa yeterince süt veriyor. Ayrıca içip içmediklerini de denetliyor çünkü burada çocukların 8 yaşına kadar süt içmesi yasal zorunluluk.

Neyse biz de onlara karşı bir yöntem geliştirdik. Sürekli Türkçe konuşarak cevap verince hemen uzaklaşıyorlar. Türkçe onlara garip bir dil gibi mi geliyor yada onları anlamadığımızı düşündükleri için mi vazgeçiyorlar bilemiyoruz ama bu yöntemi bulmaktan oldukça memnunuz.

Siyahi kölelerin emeğiyle gelen gösteriş

Havana_Universitesi

Havana Üniversitesi

 

Havana’nın en ünlü meydanlarını, kiliselerini sanat galerilerini geziyoruz. Gerçekten hepsi muhteşem. Gördüğümüz mekânlar bir yanıyla çok görkemli ama öte yanıyla canı yakılmış bir halkın izlerini taşıyor. O muhteşem yapıların tümünde kölelerin alın teri var.

İspanyollar Küba halkını ezip geçmişler ama arkada harika yapılar bırakmışlar, işçilik, süslemeler çok özenli. Havana’da hayran olduğumuz bu binalara, tüm Küba’yı gezip dolaştıktan sonra hayranlıkla bakamayacaktık. Küba’nın doğal zenginliklerini fark eden istilacı İspanyollar önce Küba’nın yerli halkını köleleştirmeye başlamış. Bakmışlar bu halk zayıf ve çelimsiz, ağır iş yükünü kaldıramayıp ölünce yerlerine Afrika’dan köleler getirmeye başlamışlar. Gerisini ilerleyen bölümlerde anlatacağım; İspanyollara karşı ölümüne direnen Kübalı Kahramanların hikâyesini.

Bugünkü Küba halkı zamanında istilacı olarak gelen İspanyollar, yerliler ve köle olarak getirilen siyahi Afrikalılardan oluşuyor. Fidel ve yoldaşları önderliğinde Küba özgürlüğüne kavuşunca artık o ihtişamlı binaların balkonlarından, pencerelerinden, kapı aralıklarından Kızılderili ve İspanyol ve siyahların karışımından oluşan bir halk bakıyor. Küba da karşımıza çıkan Afro-Küban kültürü de bunun bir başka yansıması.

Küba Devrimi’nden sonra ülkeyi terk eden istilacılar ve zenginlerden sonra, devlet bütün binaları kamulaştırıp halka dağıtmış. Yani zamanında kölelerin alın teri ve hayatlarına mal olan o görkemli binaların birçoğu şimdi gerçek sahiplerine ait.

Belli başlı çok büyük binalar bugün otel olarak işletilmekte. Ve oteller çok pahalı, biz bile kapısından içeri giremiyoruz. Çoğu devlete ait olmakla birlikte İspanyol ortaklığıyla işletilenlerin de sayısı azımsanacak gibi değil.

Havana’da sefer tası, içi dolu etli pilav

Havana_Araba_Tamiri

Küba’nın ekonomisinin büyük girdisi turizme dayanmakta. Ve bu turistik merkezlerin en büyüğü Havana. Böyle olunca da her yerde, yenileme çalışmaları, yol çalışmalarını görmek kaçınılmaz oluyor. Dikkatimizi çeken bir şey oluyor. Öğle saatinde her iş durmuş oluyor. Yolda kaldırım taşı döşeyen veya bir binanın yenilemesinde çalışan işçiler, bizdeki pamuk tarlasında çalışan işçiler gibi bir köşede toplaşıp yemek yiyorlar. Bizdeki gibi, ekmek peynir, yada üzüm falan yediklerini düşünmeyin. Hepsinin elinde sefer tasları, pilav ve etli bir yemek ve sulu bir çorba yiyorlar. Bu görüntülere defalarca kez rastladık. Her gördüğümüzde mutlaka etli bir sıcak yemek yiyorlardı.

Biz okulda iş bilgisi dersi okuduğumuzda öğrenmiştik. Fiziksel güç harcayarak yapılan işlerde mutlaka ana öğünlerde sıcak yemek ve protein alınması gerektiğini. Sürekli yenen soğuk yemeklerin işçi sağlığını ve işgücünü olumsuz etkileyeceği anlatılırdı. Bizim okullarımızda okutulan derslerin burada uygulamasını görmek güzeldi. Oysaki bizim ülkemizde bunlar yalnızca okullarda okutulur sonra unutulur. İşçilerin hepsi aynı tip kıyafet giyiyor, belli ki işveren tarafından sağlanıyor, hepsinin kaskı, güvenlik için her türlü malzemeleri var. Daha anlatmayayım ağlarız yoksa kendi halimize.

Havana’nın ünlü meydanlarına gittiğimizde her yerin tıklım tıklım turist dolu olduğunu görüyoruz. Her bir köşe başında müzik yapan küçük gruplar, rengarenk kıyafetler giymiş puro satan kadınlar. Ama bir süre sonra anlıyorsunuz ki bunlar parayla fotoğraf çektirmek için bekliyor. Bu bir sektör olmuş, özel olarak giyinmiş Kübalıların fotoğraflarını çekiyor ve onlara para ödüyorsunuz. Biz hiç onlara bulaşmayıp en yakın şemsiye altına oturup mohitolarımızı içip meydandaki karmaşayı izliyoruz.

Eli süpürgeli öğretmenler

Sokak aralarında dolaşırken bir okula rastlıyoruz penceresinden içeri baktığımızda çocuklar bize el sallıyor. Kapısından içeri girdiğimizde büyük bir avluyla karşılaşıyoruz. Burası çocukların oynayabilmesi için çok güzel bir yer. Avlunun etrafı sınıflarla çevrili. Bir tanesinin içine giriyoruz bir de ne görelim, öğretmenin elinde bir süpürge… bizi kovalamak için değil elbette. Sınıfı temizliyordu. Burada herkes kendi işini kendi yapıyor. Sınıfları da öğretmen temizliyor, eğitimi de o veriyor.

Kuba_Okul_CocuklariBizi güler yüzle karşılıyor, “niye izinsiz girdiniz” diye kızmıyor. Çocukların fotoğraflarını çekiyor, sakince ayrılıyoruz. “Bunlar nereden çıktı” diye kimse tepki göstermiyor. Okullarda bizi kovalayacak güvenlik görevlileri yok. Daha sonra anlıyoruz ki bu ülkede güvenlik sorunu diye bir şey yok.

Okulun koridorlarını gezerken bizdeki “Atatürk köşeleri”nden gördük. Ama bu Che köşesiydi. Birden lise yıllarımda okul koridorunda hazırladığımız haber panosuna gece yarısı Che posteri asıp günlerce okulda kimin yaptığını arayıp durduklarını anımsadım.

Okullardan başlamışken bu şehrin üniversitesini de görmeliyiz diyerek haritamıza bakıp Üniversiteye gitmeye karar veriyoruz.  Yürüyerek gidebilirdik. Bunun için Eski Havana bölgesini boydan boya yürümemiz gerecekti ama böylelikle şehri de adım adım gezmiş oluruz diyerek yola koyuluyoruz.

Bizim için güzel ama oldukça uzun bir yürüyüş oldu, turistik alanlardan çıkınca halkın yaşadığı mahallelere girdik. Onların dükkanlarına bakkallarına girdik alışveriş ettik. Burada kimse yanımıza yaklaşıp süt parası istemiyordu. İnsanlarla sıcak sohbetler yapabiliyorduk.  Hatta çikolata uzattığımız bir çocuğun annesi mahcubiyet içerisinde teşekkür ediyordu.

Üniversitenin önüne geldiğimizde bizi devasa merdivenler karşılıyor. Bu merdivenleri çıkmadan üniversiteye giremeyecektik. Ama merdivenleri çıkmak boşuna, üniversite çoktan kapanmıştı çünkü akşam olmuştu bile.

Merdivenlere oturup dinleniyoruz. Önümüzde yol ortasında bozulan aracını tamir eden bir eden bir Kübalı var. Mert yardım edecekmiş edasıyla gidiyor yanına sohbet ediyorlar. Burada arabalar çok eski, yeni araba görmek küçük ihtimal. Ve hepsi sürekli bozuluyor. Sürekli bozuldukları içinde araba sahipleri araba tamiri öğrenmiş, herkes çok iyi tamirci.

Geri dönmek için yürümeye gücümüz yok. Bir taksi kullanmalıyız. Küba’da ambargodan dolayı motorlu taşıtlar çok az. Hem yeni araç alınamadığı, hem de akaryakıt problemi olduğu için alternatif çözümler üretmişler. Bici taksiler, coco taksiler geliştirmişler. Bazıları bunun Çin icadı olduğunu söyledi. Bici taksiler bisikletten uyarlanmış.  Bildiğimiz bisikletin arkasına iki kişilik koltuk koymuşlar, öndeki bisikletçi pedalı çevirip duruyor, seni de her yere götürüyor. Hatta güneşten korunmak için tentesi bile var. Coco taksiler ise bunun motosikletten uyarlanmış hali. Ama sarı bir ceviz kabuğu şeklinde olduğu için çok sevimli duruyorlar. Biz üç kişi bu iki kişilik coco taksilerden birine üç kişi sığışıp havadar havadar evimizin yolunu tutuyoruz.

Havana gecelerinde müzik

Her akşam o kadar yorgun geliyoruz ki eve, Havana gecelerini keşfetmeye fırsatımız olmadı hiç. Bu gece kendimizi sokaklara atmaya karar veriyoruz. Nasıl olsa her yeri öğrendik. Hemen evimizin yanındaki Malecon’a iniyoruz. Sahil kenarı cıvıl cıvıl, ailecek inmiş gezinti yapanlar, sevgilisiyle romantizm yaşayanlar, kendine eş arayanlar, arkadaşlarıyla gezen tipler, seyyar satıcılar… Ne arasanız var. Bir tek çekirdek çitleyen yok. O da ülkede çekirdek olmadığından.

Bizse biraz müzikli bir yerde oturalım hevesindeyiz. Gündüz vakti her yerinden müzik sesleri duyduğumuz sokaklarında, meydanlarında dolaşıyoruz ama hiç ses seda yok. Hani nereye gitsek, her sokak başında müzik sesleri duyacak, salsa yapan insanlar görecektik. Biri bizi kandırıyor galiba. Sokak sokak  dolaşıyoruz ama yok öyle bir hareket.

Küba’da Casa De La Musica denen müzik evleri var, müzik dinlemek için buralara gitmek gerekiyormuş. Her şeyi zaman içinde tecrübe edeceğiz. Ama sürekli yanımıza yaklaşıp bizi bir partiye, bir bara götürmek isteyen bir sürü kişi geliyor. Artık onlara aldırmıyoruz, onlar da ısrarcı olmuyor.

Biz de çaresiz yine o büyük ve lüks otellerden Hotel Anglettera yada Türkçesiyle İngiltere Oteli’ne gidiyoruz. Burada tüm otellerin barlarında ve turistik restoranlarda canlı müzik yapılıyor. Sokakta müzik bulamayınca mecbur kaldık yine turistik mekânlara.

Çatısındaki restorandan müthiş bir manzara görülüyor. Buraya gelmekte fayda olduğuna karar veriyoruz hem fiyatları da bizdeki lüks oteller gibi çok fahiş değil, müzikte gayet güzeldi.

Artık Havana’yı yavaş yavaş tanıyoruz, tanışma faslı bitmiş gibi görünse de bu ülkede her yeni günle birlikte yeni keşifler yapacağız. Bu daha başlangıç sayılır, Havana’yı keşfe devam…yazisonuikonu

Devam edecek…  @FilizTanya | filiztanya@gmail.com



Yorum yok

Ekleyin