Küba düşleri ve Havana sokakları

|

Çok büyük bir hayal kırıklığı içerisindeydim. Üçümüz de konuşmuyorduk. Beni üzen bize yapılan muameleydi. O kadar yolu tropikal bir cennet görmeye gelmemiştik ki.
Sessizliği ilk ben bozuyorum “bir ayı nasıl geçireceğiz burada?”

Havana5

“hikâye insanoğlu üstüne
insanoğlunun gençliği
umutları üstüne
hikâyeyi benden güzel anlattılar
benden güzel anlatacaklar
hikâyeyi dost düşman işitmeyen kalmadı” 1

Küba sen ne güzel bir memleketsin, aklıma geldikçe, anımsadıkça o günleri içimden bir nehir akıyor sana doğru. Yıllarca düşlerini kurup en sonunda uçak biletlerini elime aldığımda ayaklarım yere basmıyordu.

Biletler alınıp yolculuk kesinleşince, hazırlıklara başladık. Ama ne hazırlık! Nerdeyse Küba’ya dair yazılmış her şeyi okuduk, yüzlerce fotoğrafa baktık. Artık içimiz dışımız Küba olmuştu.

İnsanların bir çoğu tur şirketleriyle ya da alternatif gruplarla gidiyor, belli organizasyonlara bağlı geziyorlar. Gidenlerden edindiğimiz izlenim bizim hayalimizdeki geziyi karşılamıyordu. Biz Küba’nın güzelliklerinden ziyade oradaki yaşantıyı merak ediyorduk. Bu yüzden üç kişi çıktık yola. Pınar ve Mert de planlı programlı bir gezi istemiyordu. Her şey sürpriz olsun istediğimiz için hiç plan ve rezervasyon yapmadık. Yalnızca Havana’daki ilk gecemiz için rezervasyon yaptırdık. Çünkü uçağımız akşam vakti iniyordu, gece gece kalacak yer derdine düşmek istemedik.

İki yıl önce Nisan ayının başında çıktık yola, 1 Mayıs’ı da kutlayıp dönmek niyetimiz. Küba’da iklim bizim yaşadığımız coğrafyaya göre oldukça farklı. Bütün sene boyunca sıcaklık ortalaması 25°C, yani tek mevsim yaşıyorlar. Ama senenin yarısı kuru mevsim, yarısı ise yağışlı. Mayıs’tan Ekim’e kadar olan yağışlı mevsime yaz, Ekim’den  Mayıs’a kadar olan kuru mevsime kış diyorlar. Biz kuru mevsimden yağışlı mevsime geçişte orada olacağız. Hazırlıklarımızı ona göre yapıyoruz.

Ya okyanus yutarsa bizi?

Uçuş günü yaklaştıkça heyecanım artıyor. Koskoca Atlas Okyanusu‘nun üzerinde saatlerce uçakta kalacak olmak beni ziyadesiyle korkutuyor. İlk defa okyanus aşırı uçmanın korkusuyla biniyoruz uçağa, uzun ve zahmetli bir yolculuk geçiriyoruz. Paris üzerinden yaptığımız aktarmayla toplamda 14 saat havada kalıyoruz. Paris’ten bindiğimiz uçak Türklerle dolu, anlaşılan kendimizi orada yalnız hissetmeyeceğiz. Herkes birbiriyle neler planladıklarını falan konuşuyor.

Fotoğraf: Filiz Tanya

Akşamüzeri uçağımız Havana’ya iniyor. Hava henüz kararmış değil. Saat farkından dolayı kafamız karmakarışık. Ne zaman yola çıkmıştık, ne kadar yolculuk ettik, şimdi hangi zaman dilimindeyiz belli değil.

Havana Havaalanı küçük ve bizimkilere göre eski. Kontrollerden geçtikten sonra bir anda kendimizi yapayalnız hissediyoruz, herkes kendilerini karşılayan otobüslere, arabalara binip gitmişti. Biz de evde çalıştığımız dersleri hatırlayıp bir taksi arayışına giriyoruz. Gideceğimiz adresi gösterip pazarlık yapıyoruz. Çünkü gideceğimiz adrese taksinin ne kadar tutacağını kalacağımız evin sahibine elektronik posta ile sormuştuk. Burada her şey için pazarlık yapılabiliyor.

Taksici acemi olmadığımızı anlayınca, istediğimiz fiyatta anlaşıyoruz.  Hava henüz yeni kararmakta, her yer göz alabildiğinde düzlük. Ağaçlar kel görünüyor gözüme. Tropikal iklimlerde ağaçlar yapraklarını dökmez sanıyordum ama sanırım kuru mevsimde su kaybına dayanabilmek için bazı türler yapraklarını döküyor.

Federico’nun evi

Yollar çok düzgün ve çok geniş. Biz şehre girene kadar hava kararıyor, saat 20.00 civarı. Demek ki burada gece ve gündüz farkı çok az.

Burada devlet kontrolünde evlerindeki odalarını kiralayanlar var. Casa De Particular deniyor. Biz de daha önce bir arkadaşımızın kaldığı Casa sahibiyle elektronik posta aracılığıyla anlaşıp bir oda kiraladık. Evimiz eski Havana’da. Şoförümüz bulmakta hiç zorlanmıyor çünkü çok merkezi bir yerdeymiş. Bizi deniz kenarına yakın ama deniz manzarası olmayan bir apartmanın önünde bırakıyor.

Kalacağımız yerin yol boyunca gördüğümüz ihtişamlı kolonyal evlerden olmaması, dört katlı bir apartman olması bizi hayal kırıklığına uğratıyor. Bayağı eski püskü görünüyor.  Federico pencereye çıktığında taksiciyi yolluyoruz.

Aman tanrım bu nasıl apartman, merdiveni iki kişi yan yana yürüyemiyoruz. Sanki cami minaresine çıkar gibi kıvrımlı ve dar. Elimizdeki valizlerle 4 kat çıkıp helak olmuş bir şekilde kendimizi salondaki koltuklara atıyoruz. Hava çok sıcak, bizse montlarla, mevsimlik ayakkabılarlayız.

Açıkçası Federico’nun evi  hiç konforlu  değil, öyle yüksek tavanlı eski tarz falan hiç değil. Herkese tek yatak yok. Yatakların yayları sırtımıza batmazsa iyi. Ama o kadar yorgunuz ki, hiçbir şeyle ilgilenecek halimiz yok.

Sabahleyin bir horoz sesi duyuyorum “tanrım her şey bir rüya mıydı, ben Küba’ya gitmedim, bizim köyde yaz tatilinde miydim yoksa”, bir kabus görüyormuşçasına fırladım yataktan. Ama yok burası bizim ev değil dün geceki ev. Ama horoz sesi hala var. Pınar’ı da kaldırdım, o da duyuyor muydu benim duyduklarımı? Hemen salona fırladık, bir balkonu vardı, bütün sokaklara hakim. İnanamıyorduk, Havana’nın ortasında horoz sesiyle uyanıyorduk.

Fotoğraf: Filiz Tanya

Okula giden çocuklar

Pijamalarımızla bizim için yeni bir dünyaya bakıyorduk. Çatılarda küçük bahçeler içinde kümes hayvanları vardı. Sabah saatine göre güneş oldukça tepedeydi. Sokaklar okula giden çocuklar, işine gitmeye çalışan insanlarla doluydu. Çocuklar borda beyaz formalar giyiyordu. Ve hepsi pırıl pırıl, bir tane saçı dağınık, üstü başı eski çocuk görünmüyor. İçeriden gelen güzel kokular kahvaltının hazır olduğunu haber veriyor.

Harika bir kahvaltı masası bizi bekliyor ama masada bir konuk daha var. O da diğer oda da kalan bir Avrupalı turist. Evde bizden başka birisinin de kaldığını fark etmemiştik. Bir fotoğrafçı, Küba’ya ilk gelişi değilmiş. Mimari fotoğraflar çekiyormuş. Tabletinden çektiği fotoğrafları gösteriyor bayılıyoruz.

Kahvaltı masası iştah açıcı görünüyor ama bir o kadar da yabancı. Hepimizin önündeki tabakta dilimlenmiş meyveler var. Ben ananas ve muzu tanıyabiliyorum yalnızca. Ortada ise iki sürahi taze sıkılmış meyve suyu var ama onların da renkleri tanıdık değil. Porselen bir çaydanlıkta taze yapılmış kahve ve sütlükte süt var. Bir de küçük paketlerde bal var.  Biz masayla tanışmaya çalışırken Federico’nun kız arkadaşı sıcak omlet ve ekmekle geliyor masaya. Yaşasın tanıdık bir şey. Ekmekler de bizim tanıdıklarımıza pek benzemese de hiç yoktan iyidir diyoruz. Ve daha sonraki günlerde öğreneceğiz, Küba’da kahvaltı hep aynı.

Önce tabaktaki meyvelerin adını öğreniyoruz, kahvaltıyı yaparken de nerelere nasıl gitmemiz konusunda bilgiler alıyoruz. Evimiz zaten eski Havana’daydı, evimizin önünden başlayabilirdik şehir turumuza. Federico bize bir turist gibi davranmamamızı, bizi gezdirmek isteyenler yada başka şeyler teklif edenlerle muhatap olmamamızı tembihledi.

Siz Havana’da yenisiniz galiba?

Sokağa çıktığımızda çok heyecanlıydık, işte hayalimizin şehrindeydik. Kocaman bir bulvarın ortasında kocaman bir refüjde yürüyorduk. Refüjün ortasında ise devasa ağaçlar vardı. Bizim yaşadığımız coğrafyanın ağaçlarını düşündüğümüzde bunlar çok daha gösterişliydi.

Yolda yürürken herkes bize selam veriyor konuşmak istiyordu. Biz de gülümseyerek selam verip geçiyorduk. Ama nereye kadar cevap vermeden geçebilirdik ki. Daha dışarı çıkalı 15 dakika olmuştu yine yanımıza yaklaşan, bize selam verip konuşmak isteyen birisine cevap verdik. Nereden geldiniz gibi klasik bir sohbetten sonra bize; ileride bir festival olduğunu akşamüzeri başlayacağını haberimiz olup olmadığını sordu. Bizde sevindik “aa ne güzel bir festivale denk geldik” diye.

Kendimize inanamıyor, gülüyorduk. Federico bizi o kadar tembihlemişken daha sokağa çıkar çıkmaz düşmüştük tuzağa. Artık selam verip konuşmak isteyenlere küs küs bakıyorduk.

Sonra birden yanında bir kadın belirdi iki kişi oldular. Kadın bir dans okulunda öğretmenmiş. Dans tiyatrosu yapıyormuş falan… bize bir sürü şey anlattı ve ileride Buena Vista Social Club’ın ilk sahneye çıktığı barın olduğunu, orayı görmek isteyip istemediğimizi sordu. Biz de birden heyecanlanıverdik. Ama biz sadece gidip göreceğimizi düşünürken birden kendimizi bir masada oturmuş bulduk. Ve önümüze beş mohito geldi.

Bize oraya dair bir sürü şey anlattılar. Konuşmanın farklı bir yere doğru gitmeye başladığını fark etmeye başlamıştık. Kadın bana üzerinde Che bulunan demir para verdi. Bu Kübalıların kullandığı bozuk paraydı. Turistler genelde hatıra parası olarak bol bol alıyordu. Sonra birkaç tane daha çıkarıp onları para karşılığında satmaya çalıştı. İstediği fiyat çok fazlaydı, almak istemedik. Çocuklarının yardıma ihtiyacı olduğunu söyledi. Pınar da ona çantamızdan kalemler çıkardı. Kadın kalem istemediğini, para istediğini söyleyince artık sinirlenmiştik. Kalkıp gitmek istedik ama içeceklerin parasını ödememiz gerektiğini söylediler. Mert önümüze gelen hesabın çok fazla olduğunu söyledi. Mohitonun fiyatını biliyorduk, istedikleri çok fazlaydı ve tüm gezimiz boyunca içtiğimiz en pahalı mohitolar olacaklardı. Tartışmaya girmek istemedik ve hesabı ödedik. Kadına ve adama bu yaptıklarının hiç dostça olmadığını söyledik, hayal kırıklığı ve kızgınlık içinde kalktık.

Kendimize inanamıyor, gülüyorduk. Federico bizi o kadar tembihlemişken daha sokağa çıkar çıkmaz düşmüştük tuzağa. Artık selam verip konuşmak isteyenlere küs küs bakıyorduk.  Yürüdüğümüz cadde muhteşem binalarla çevriliydi, çoğu İspanyolların hüküm sürdüğü dönemden kalmaydı. Bir çoğu otel olarak kullanılıyordu. Otellerin içinde turizm büroları vardı. Bir tanesine girip şehir haritası isteyip, gidebileceğimiz yerler hakkında bilgi aldık. Artık konumumuzu daha iyi belirleyebilirdik. Biraz daha yürüdüğümüzde sağ tarafımızdaki bina meşhur Hotel İnglaterra ve ilerisinde de Capitol binası olmalıydı. Buralarla ilgili o kadar çok şey okumuştuk ki nedeyse her yeri elimizle koymuş gibi buluyorduk. Binalara baktıkça ihtişamından hem gözlerim kamaşıyor, hem de  bu binaları yapmak için ne çok insan çalıştı, ne çok insan sömürüldü ve öldü diye düşünüyorum. Binalar taştan yapılmış ve her yeri heykellerle dolu. İnanılmaz ince işçiliklerle yapılmış, her yeri dantel gibi işlenmiş.

İklimden dolayı hepsi yüksek tavanlı.  Çoğunun pencerelerinde cam yok.  Hava öylesine nemli ki hava sirkülasyonu için hep panjur yapılmış.

Görkemli binaların altında ezilen insanlık

Meydana geldiğimizde Capitol binasını görüyoruz. Amerika’daki Beyaz Saray’ın bir kopyası. Ama bunun mimarisi daha güzelmiş. Küba, devrimden önce küçük bir Amerika’ymış ya da Amerika’nın arka bahçesi diyelim. Oradaki her şeyin bir kopyası buraya da yapılmış. Tam bir kumarhane cenneti, mafya ve tüm kirli işlerin döndüğü bir yermiş. Capitol binası devrimden önce diktatör Batista’nın Parlamento binasıymış, şimdi ise bir kütüphane olarak kullanılıyormuş. Binaya büyük ve geniş merdivenlerden çıkılıyor ama biz giremiyoruz çünkü tadilatta.

Batista'nın parlemento binası olan Capitol binası şimdi kütühane olarak kullanılıyor.

Batista’nın parlemento binası olan Capitol binası şimdi kütühane olarak kullanılıyor.

Yol boyunca kime selam versek borçlu çıkıyoruz herkes para istiyor. Biraz mola vermeliyiz. Sokakların birisinde dev bir ağacın altındaki parkta biraz dinleniyor ve planlarımıza göz atıyoruz. Etrafımızda çocuklar oyun oynuyorlar öylesine keyifliler ki onların oyunlarına dalıp gidiyoruz. Sokaktan geçen bir muz satıcısını görünce acıktığımızı hissediyor muz almak istiyoruz. Muz için ödediğimiz para biraz fazla geliyor, notlarımıza göre muz sudan ucuz olmalıydı. Ama anlıyoruz ki yine kazıklandık. Bugün şanslı günümüzde değiliz. Ama muzlar çok lezzetli. Hem çantamızda memleketten getirdiğimiz yiyeceklerden hala bir şeyler var.

Parkta Havana’da kaç gün kalıp nereye gitmemiz gerektiğinin planlarını yapıyoruz. Birkaç gün Havana’da kalıp sonra batıya doğru gidip tüm adayı dolaşıp Havana’ya dönmeye karar veriyoruz. Daha önce gelen arkadaşlarımız Havana’da ve turistik bölgelerde vakit kaybetmememizi söylemişlerdi.

Capitol Binasının karşısındaki parkta oturmuş etrafı seyrediyoruz. Bu park buranın gölgeliği gibi. Sıcaktan bunalanlar ağaçların altında sohbet ediyorlar. Aynı zamanda burası bizim Adalar’daki Fayton Parkı’na benziyor. Şehirde çok fazla fayton var. Her şey turistlere göre ayarlanmış sanki. Her yerde o kadar çok turist var ki. Biz turist gibi davranmamaya çalışsak da henüz güneş yanığı olmamış cildimizle kimseyi inandıramıyoruz galiba. Biz Pınar’la bankta otururken etrafı keşfe çıkan Mert heyecanla geri dönüyor. Bir faytoncuyla tanıştığını ve bizi çok ucuz bir fiyata şehir turu yaptıracağını söylüyor. Sabahtan başımıza gelenlerden sonra “emin misin? bu fiyat çok ucuz yanlışlık olmasın” diyorum. Adamın yanına gidiyoruz tekrar tekrar soruyoruz. İçimizde en iyi dil bilen Mert teyit ediyor o fiyata gideceğini. Ben parayı gösteriyorum, işaret ediyorum, adam “tamam” diyor.

Yolda giderken bize gördüğümüz yerlerle ilgili bilgi de veriyordu. Yakından göstermek istediği bir yerde durduk. Cıvıl cıvıl insanlarla dolu küçük bir meydandı. Hemen yanımıza bir adam yaklaştı Amerikalıya benziyordu, giydirip süslediği insana benzetmeye çalıştığı süs köpeğini hemen kucağıma tutuşturdu. Köpeğe dokunmak istemesem de ısrarcı davranıp köpeğiyle fotoğraf çektirdik. Pınar adamın para isteyeceğini söyledi. Ben de “yok artık” dedim. Ama tam oradan gidecekken adam para istedi. Bende Türkçe konuşarak onu anlamadığımı söyledim. Vücut diliyle ona teşekkür edip sevgilerimizi sunup bye bye yaptım. Adam bozulmuştu ama ben de sinirlenmiştim. Sonra anladık ki faytoncu ve etraftakiler anlaşmalıydı. Tekrar faytona binip yolumuza devam ettiğimizde adamın bizden istediği paranın da yalan olduğunu anladık.Havana9

Yolda indik bize başta söylediği fiyatı asla kabul etmedi ve öyle bir şey söylemediğini, bizim yanlış anlamış olabileceğimizi söyleyince sinirlerimiz iyice gerilmişti. Ben polise gidelim deyince anlaşalım dedi. En azından getirdiği yolun fiyatını vermemizi söyledi. Büyük tartışmalar sonucu ortada anlaşıp parasını verip ayrıldık.

Yaşadıklarımız kabus gibiydi. Herkes bizden para koparmaya çalışıyordu. Böyle sinirle yolda yürürken yanımıza yaklaşıp bize gülümseyen “nasılsınız” diyen birisine tam içimizi dökecektik ki bize “ileri de bir festival var gitmek istermisiniz bende bilet var” deyince bütün hırsımızı ondan aldık. Artık turist değildik o numaraları öğrenmiştik.

Yolda yürürken yanımıza yaklaşan bir kadın çocuğu için süt parası istediğinde artık hiç tepki vermez hale gelmiştik. Yorgunluktan bir kafede oturduğumuzda ağlamak istiyordum. Çok büyük bir hayal kırıklığı içerisindeydim. Üçümüz de konuşmuyorduk. Beni üzen bize yapılan muameleydi. Yolunacak batılılardık (gerçi onlara göre doğudan geliyorduk ama) onlar için. Her güler yüzün, verilen selamın karşılığının para  olması çok üzmüştü beni. O kadar yolu tropikal bir cennet görmeye gelmemiştik ki.

Sessizliği ilk ben bozuyorum “bir ayı nasıl geçireceğiz burada” diye soruyorum. Pınar ve Mert benim kadar moralsiz değildi. Mert kendine iki tane kalın kitap almış “en azından bunları okuyarak vakit geçiririm” diyor. Havana’daki son günümüzde “nasıl çabuk geçti güzelim günler, keşke biraz daha kalsaydık” diye üzülürken bugünü hatırlamayacaktık bile. İlk gün için fazlaca yorulmuştuk “hadi evimize gidip” biraz dinlenelim dedik.

Kapitalizm kadar taş düşsün başına, yazık oldu bizim rakıya

Eve gittiğimizde Federico ve kız arkadaşı bizi bekliyor gibiydiler. Yüzümüze bakınca güldüler. Onu dinlemeyip ilk 15 dakikada düşmüştük tuzağa. İlk gün hep böyle olduğunu, turistik mekânlarda çok dolaşmamamızı söylediler.

Federico bir avukat, kız arkadaşı ise mimarlık öğrencisi. İkisi de tam bir liberal. Küba’da avukatlık fazla bir iş olmadığından mesleğini yapmıyormuş. Evinin odalarını kiraya vermek daha çok para kazandırıyormuş ona. Ve Fidel Castro’dan hiç hoşlanmıyor. Bir an önce ülkede ki sosyalist düzenin bitmesi gerektiğini düşünüyor. Biteceği zaman ise daha fazla refah ve zenginlik içinde yaşayacağını sanıyor.

Yorgunluğumuzu unutup Federico’ya anlatmaya başlıyoruz. Biz sosyalist olmayan aynen onun hayal ettiği gibi liberal, serbest piyasa ekonomisinin geçerli olduğu bir ülkeden geldiğimizi söylüyoruz. Bu seyahati yapabilmek için banka kredisi aldığımı ve o krediyi birkaç yıl boyunca aldığımın misliyle ödeyeceğimi söylüyorum. Asla zengin olmadığımız gibi halkımızın çoğunluğunun fakirlik içinde olduğunu, binlerce sokak çocuğu ve evsiz insanın olduğunu, eğitime ve sağlığa para ödediğimizi, kazandığımız paraların çoğunu devlete vergi olarak ödediğimizi söylüyoruz.

Mert devam ediyor;“insanlar sokaklarda öldürülüyor, kadınlar ve çocuklar şiddete uğruyor, ayrıca devlet şiddeti de var istemedikleri sözleri söylersen şiddet uyguluyor” diyor. Federico bunları hayatında ilk kez duymuş gibi.

Bizim ülkemizde kış olduğunu, bazı insanların fakirlikten sokaklarda donarak öldüğünü söylüyoruz. Bize inanmış gibi görünmüyor. Mert devam ediyor;“insanlar sokaklarda öldürülüyor, kadınlar ve çocuklar şiddete uğruyor, ayrıca devlet şiddeti de var istemedikleri sözleri söylersen şiddet uyguluyor” diyor. Federico bunları hayatında ilk kez duymuş gibi.

“Biz bir eve sahip olmak için ömür boyu çalışıp para biriktirmek zorundayız. Halkın bir çoğu hiçbir zaman bir eve sahip olamıyor” dediğimde. Federico yeter işareti yapıyor. Anlaşılan pek işine gelmemişti.

Evlerinde internetleri vardı, gayet iyi İngilizce biliyorlardı. Mert açıp internetten gösterelim dedi ama “olmaz” dedi. İnternet yalnızca kendileri içinmiş, yabancılara kullandıramazlarmış. Bu da nasıl bir yasak anlayamadık ama ülkede internet çok kısıtlıydı. Biz ancak gidip büyük otellerin lobilerindeki bilgisayarlardan kullanabilirmişiz, o da çok pahalı. Ama evlerde kullanılıyor.

O akşam Federico’ya getirdiğimiz Tekirdağ Rakısı‘nı hediye ettik. “Bizim ülkemize özgü harika bir içkidir” dedik ama sohbetimizden sonra “acaba vermese miydik” diye geçirdik içimizden. “Yarın daha iyi bir gün olmalı” diyerek uykuya dalıyoruz. yazisonuikonu

Fotoğraflar: Filiz Tanya

Devam edecek…  @FilizTanya | filiztanya@gmail.com

Bölüm 3: Sokaklarından meydanlarına Havana

  1. Nazım Hikmet, Havana Röportajı


Bir yorum

Ekleyin

Yeni yorum ekleyin.