Che’nin Fidel’in yürüdüğü patikaların şarkısı

|

Fidel Castro rastladığı köylülere soruyor: “Sierra Maestra’da mıyız? Evet mi? o halde devrimi kazandık.”

Küba2

Küba yolları bizi Kahraman şehirlere doğru götürüyor. Biz gittikçe önümüze yeni yollar aşılıyor sanki. Yolculuğumuzun yarısından fazlasını tamamladık. Artık Küba’da yolculuğun nasıl yapılacağını iyice öğrendik. Acaba öylemi?

Yolumuz, yönümüz doğuya, Santiago’ya… artık bundan sonra her şey birbirinin tekrarı mı olacak, yoksa Küba şaşırtmaya devam edecek mi?

Santiago de Küba Karayipler’e uzun süre başkentlik yapmış bir kent. Burası ile ilgili çok şey duyduk. Gidemeyenler üzülüyor, gidenler ise bambaşka bir yer görmüş gibi anlatıyorlar.

En iyisi gidip görelim bu efsane kenti. Efsane diyorum, çünkü Santiago de Küba, Küba Devrimi için gerçekten çok önemli bir yer. Devrimin tohumları burada can bulup yeşeriyor. Daha sonra tüm adaya yayılıyor. Kahramanca mücadele veriliyor, bu yüzden “kahraman şehir” olarak da anılıyor.

Grup Yorum’un “Dünya halkları kardeştir” şarkısında ki “And Dağları’ndan Sierralar’dan, Che’nin yürüdüğü patikalardan, hiç durmadan yorulmadan savaşan, Küba’dan selam dostlara” bölümü çınlıyor kulaklarımda. Bu şarkıyı her dinlediğimde, “Sierralara gidip Che’nin yürüdüğü o patikalardan selam dursam bütün dünya halklarına” diye düşler kurardım. İşte şimdi o düşün peşindeyim.

Artık turist değiliz, halk otobüsüne bineceğiz. Valizlerimizi bagaja koyduktan sonra yerimize oturmak üzere otobüse biniyoruz. Arkamızdan  ne el sallayanımız, ne de bir tas su dökenimiz var.

Birden küçük bir şok yaşıyoruz. Otobüsün içi buz gibi. Eğer böyle soğutmaya devam ederlerse bu sıcak yaz gününde soğuktan hasta olmamamız işten bile değil.

Santiago’ya kadar molasız, aç susuz, soğuktan donmuş bir şekilde uzun bir yolculuk yapıyoruz. Hayatımız boyunca unutamayacağımız bir yolculuk yaşıyoruz. Tekrar yaşamak istemeyiz ama yollar bizi çağırır nereye gitsek.

Karanlık bastırınca indiğimiz terminalde çantamızı karıştırıyoruz. Karanlıkta kalacak yer derdine düşmeyelim. Havana’daki ev sahibimizin bize verdiği kartlara bakıyoruz. Yaşasın burası için de bir kart var. Kapı kapı gezmemize gerek yok.

Yol bizi o kadar yordu ki hemen ilk gördüğümüz taksiyi durduruyoruz. O yorgun halimizle 10 cuc isteyen taksiciyi 3 cuc’a ikna ediyoruz. Umarım bizi öteki dünyaya götürmez.

Bu taksi hurdacıdan çıkmış gibi. Koltukları bile yırtık pırtık. Şikâyet edecek durumda değiliz. 3 cuc’a  “evet” demesinin bir nedeni olmalı elbet. Elimizdeki kartı uzatarak adresi gösteriyoruz. Karanlıkta pek bir şey görmeden ilerliyoruz.

Eve varmak için dik rampalara vuruyoruz.

Gezdiğimiz şehirlerin aksine burası yokuşları olan bir şehir. Dik bir sokakta bırakıyor bizi taksici.  Şehir merkezine yakın mıyız? Yoksa uzak bir yerde miyiz? Anlamamıza imkân yok. Sokak pek karanlık. Aradığımız Casa’nın tam önünde iniyoruz. Taksi bizi bırakır bırakmaz gidiyor.

Bir umut kapıyı çalıyoruz.  Kapıyı orta yaşın üstü bir kadın aralıyor. Sanırım gecenin bu vakti tedirgin olmuş olmalı. Elimizdeki kartı gösterince bizi içeriye alıyor.

Kadının adı Dolores.  Casa sahibi kadın yarın sabah başka müşterilerinin geleceğini, odayı onlara hazırladığını, başka boş odası olmadığını söylüyor. Biz o kadar çaresiz ve yorgunuz ki. Gecenin bu vakti nereye gideriz?

Burası ilginç bir ev. Girişteki yüksek tavanlı holden geçince kış bahçesi gibi küçük daire şeklindeki bir iç bahçeye çıkıyoruz. Gökyüzünde ay görünüyor.

Odalar bu bahçeye açılıyor. Ama pencereleri yok. Durumumuzu anlatıyoruz. Sabah erken vakitte odayı boşaltmak şartıyla kabul ediyor. Buna seviniyoruz çünkü gecenin bu saatinde yatacak yer arayacak halimiz yok.

Yatacak yer işini halledince açlığımız geliyor aklımıza. Yemek için dışarı çıkıyoruz. Yanımıza fotoğraf makinası ve sırt çantası almıyoruz. Okuduğumuz notlarda güvenlik sıkıntısı olabilecek tek yer burası olarak gösteriliyor.

Santiago, Küba’nın Havana’dan sonraki en büyük şehri. Şehir 1514 yılında kurulmuş ve Karayipler’in başkentliğini yapmış. İspanyolların sömürge döneminde çok önemli ve stratejik bir konumda.

Şeker kamışı ticareti buradan yapılıyor.

Eskiden Afrika’dan getirilen köleler ilk bu limana geliyor, buradan adaya dağıtılıyormuş. Bu yüzden ada nüfusunun büyük bir kısmını siyahilerin oluşturduğu söyleniyor.

Güvenlik sorunu var denilmesinin nedeni de siyahi nüfusa çamur atmak için olabilir diye düşünüyorum. Burada geçireceğimiz günler gösterecek bize gerçekleri.

Karanlıkta yokuş yukarı yürümeye başlıyoruz. Sokaktan çıkıp ana caddeye çıktığımızda dünya bir anda değişiyor. İlerledikçe caddedeki hareket artıyor.

Marketler, çarşı pazar her şeyi bulabileceğiniz bir cadde bu. Güzel müzik yapılan bir lokantada yemeğimizi yedikten sonra biraz dolaşıp evimizi gidiyoruz. Yoksa bu ayaklar bizi taşımayacak artık.

Sabah erkenden kalkıyoruz. Odanın müşterileri gelecek. Doleres kahvaltımızı avludaki bahçeye hazırlamış. Açık havada güzel bir kahvaltı olacak. Valizlerimizi hiç açmamış olduğumuz için hemen üstümüzü giyip odayı boşaltıyoruz.

Kahvaltı masasında herkes düşünceli. Sürekli oradan oraya gitmek bizi biraz yordu galiba. Günün planını yapma derdindeyiz önce kalacak bir yer ayarlamalıyız.

Kahvaltımızı bitirir bitirmez kalkıyoruz. Valizlerimizi Dolares’e emanet edip, sokaklarda Casa aramaya çıkıyoruz. Kapısında casa işareti olan her evin kapısını çalıyoruz. Burada pek turist canlısı değiller. Öyle yaşasın müşteri geldi diye sevinmiyorlar. Herkes işinde gücünde.

Şehir engebeli bir araziye kurulduğundan bu arayış bizi bayağı yoruyor. Bir sürü ev geziyoruz. Buradakiler daha önce kaldığımız yerler kadar bakımlı değiller. Ayrıca iyi olanları da hep dolu.

Sokakta casa ararken dün beraber yolculuk yaptığımız turistlerden birini görüyoruz. O da valiziyle dolaşıyor demek ki herkes yer arıyor! Ondan önce davranmalıyız son evi de o kapmamalı.

Etrafta çok güzel 1 Mayıs yazılamaları var. Ev ararken Küba bayrağıyla birlikte tasarlanmış duvar yazıları görüyoruz. 1 Mayıs’a günler kaldı. Burada heyecanı başlamış bile. Eski, kolonyal tarz bir ev olsun düşümüzü bir kenara bırakarak, her evin kapısını aşındırıyoruz.

 

Beyaz badanalı şirin bir ev buluyoruz. Burada yer yoktur diye umutsuzlukla çaldığımız kapıyı açan kadın “elbette yerimiz var” deyince boynuna sarılıyorum. Kadın şaşırıyor.

Evi geziyoruz, odalar fena sayılmaz ama üç kişilik odaları yok. Mert mecbur kendine bir oda tutacak. Yaşasın bu gece uyabileceğiz, horlama sesi yok.

Odaları beğendik tamam tutuyoruz ama Alandra bize inanmış gibi bakmıyor. Tabi ya elimizde ne valiz var ne çanta. Ona durumu anlatıyor, hemen kara kaplı defterine adımızı yazdırıyoruz.

Bu kadar yorulmuşken o valizleri gidip almak ölümden beter oluyor bize.

Artık biraz şehri keşfetme zamanı.

Her zaman yaptığımız gibi önce şehrin merkezine gitmek için yola düşüyoruz. Giderken açık kapısından sokağa gitar sesleri yayılan küçük bir cafe-bar görüyoruz. Casa ararken zaten çok yorulduk, biraz dinlensek ne çıkar. Şehir merkezi kaçmaz ya. Zaten çok yakınlarında olmalıyız.

İçeride hiç kimse yok ama gitarist karşısında bir stadyum insan varmışçasına coşkulu şarkılar söylüyor. Biz direkt bara oturuyoruz. Nasılsa her yer bizim. Saat daha erken, aç değiliz. Kahvaltı edeli bir kaç saat oluyor daha. Bugün erken başladık hayata.

Küba4

Barmen ne istediğimizi soruyor bizde “tabiki daiquiri” diyoruz. Bize “çok isabetli” işareti yapıyor. Nasıl yapıldığını bilip bilmediğimizi soruyor. Biz de hemen dikkat kesiliyoruz.

Tabii önce gitaristimizle tanışıyoruz. Ne istersek çalabilirmiş, çok geniş repertuarı var.  Mert istekleri sıralıyor, sonra barmenimize dönüyoruz. O gizli tarifi aklımıza yazıyoruz adeta.

Gerçekten bugüne kadar içtiklerimizin en iyisi. Her yerde farklı bir tadı var sanki. Bizim doğu illerinde vişneli buzlu bir içecek vardır, sokaklarda satılır. O tarz bir şey.

Bir garson kadın geliyor, başka bir şey isteyip istemediğimizi sormak için. Bizden başka müşteri de olmayınca sohbete başlıyoruz. Aslında mimarmış, ama turizm sektöründe daha çok para olduğu için burada garsonluğa başlamış. Bir mimar ayda 20, bilemedin en fazla 30 cuc kazanıyormuş. Burada ise bunun çok daha fazlasını kazandığını söylüyor.

Beğendiğimiz yerlere 3 cuc bahşiş bıraktığımızı düşününce uçurumun ne kadar büyük olduğunu fark ediyoruz. O zaman turizm sektörü diğer sektörleri ciddi anlamda baltalar. Kadın yurt dışına gidebilmek için para biriktiriyormuş.

Söylenildiği gibi Kübalıların yurt dışına çıkmaları yasak değil ama öyle yüksek bir para ödemeleri gerekiyor ki o parayı biriktirmeleri çok zor.

Gerçekten şehir merkezine çok yakınmışız. Biraz gidince meydana ulaşıyoruz. İspanyol şehirlerinin değişmezi. Dikdörtgen bir meydan etrafına sıralanmış önemli binalar, kilise, tiyatro, devlet binaları.

İşte karşımızda Cespédes Meydanı.

Evimize çok da uzak değilmiş. Meydanın bir ucunda Katedral bulunuyor. İki yanında kule ve sütunlu kapısının üzerinde kanatlı bir insan heykeli var, handiyse uçtu uçacak.

Meydanda büyük bir otel var, Casa Granda. Bu bölgenin en büyük oteli olmalı. Kapısında bir çok yıldız görülüyor.

Meydana bakan geniş verandasını gözümüze kestiriyoruz. Ayaklı menüden fiyatlara bakıp oturabileceğimize karar veriyoruz.

Artık kendimizi toplayıp biraz plan yapmanın vakti geldi. Pınar çantasından kitapları çıkartıyor. Mert’in görevini o üstlenmiş gibi, “Arkadaşlar şehrin en önemli mekânlarından birinde oturuyoruz şu an. Bu otel şehrin en eski yapılarındanmış. Yan taraftaki katedral de Nuestra Senora de la Asuncion Katedraliymiş. İlk olarak 1528 yılında yapılmış ama sonradan bir çok kereler tadilat görmüş.

Şehirde, 15 müze var. Arkadaşlar ben baştan söyleyeyim müze gezmek istemiyorum. Sierra Maestra’lara çıkalım, dağlarda gezelim.”

Yaşasın işte benim arkadaşım. Bende o dağlara çıkıp Che’nin yürüdüğü patikalarda yürümek, sesim pek güzel olmasa da şarkılar söylemek istiyorum.

Mert hiç bizim oralı değil, enerjisi tükenmiş “ne yaparsanız yapın” hallerinde. Pınar “Jose Marti’nin mezarı da buradaymış, Cementerio Santa Ifigenia Mezarlığında. Ayrıca Moncado kışlası da burada” diyor.

Pınar bizden kopmuş gibi karıştırdığı kitaptan nağmeler attırıyor ortaya, “Tam karşı köşemizde, şu görünen bina da Velazquez’in eviymiş. Santiago’nun ilk valisi. Bu şehri o kurmuş. O da İspanyol işgalcilerden. Kolomb’la Sevilla’da karşılaşmışlar, Kolomb ona ‘Velázquez kardeş ne gezersin buralarda böyle boş, gel seni götüreyim yenidünyaya’ demiş. Sonra da getirip buraya müdür yapmış.”

Bu sıcak Pınar’a iyi gelmedi. “Haydi gidip bakalım şu müdürün evine” diye kalkıyoruz.

Casa Granda’dan çıkınca hemen sol köşede bir turizm danışma bürosu görüyoruz. Mert’le pek seviniyoruz Pınar’ın eline kalırsak vay halimize. Kızın ayarları bozuldu. Fabrika ayarlarına dönmesi şart!

Turizm bürosunda elimize bir katalog veriyorlar. Etrafta gidebileceğimiz yerler için satın alabileceğimiz turlar sunuyorlar bize.

Dağ gezileri, macera turları, birkaç gün süren turlar, bir sürü değişik kombinasyon var. karasız kalıyoruz fiyatları da biraz çok geliyor. Düşünelim diyerek broşürleri ve şehir haritasını alıp çıkıyoruz.

Pınar ve Mert’in aklında başka bir şey var. taksi kiralayıp gezmeyi düşünüyorlar.

Meydana çıkan sokak başlarında bekleyen taksicilerle sıkı pazarlığa girişiyor bizimkiler. Katalogdaki yerleri falan gösteriyorlar ama istedikleri fiyatlar çok makul değil.

Küba5

Tarihte hiçbir zaman ve hiç bir ülkede bizim romumuz kadar kalitelisi olmamıştır.

Pınar’ın elindeki kitaptan etraftaki sokakları dolaşıyoruz. Hiç müzeye girmeyeceğiz dedik ama Mert ve ben Emilio Bacardi Müzesinin önüne gelince fikrimizi değiştiriyoruz. Pınar çok kararlı dışarıda bekleyecek.

Bacardi bilindiği gibi bir içki markası. Meğer öyle sıradan bir içki markası değilmiş. Bir şarap taciri olan Bacardi 1862’de Don Facundo Santiago’da  İngiliz Vatandaşı John Nunes’un küçük ama kaliteli işletmesini satın alıp, romu yeniden yaratmaya girişiyor. Şarap yapımında kullanılan teknikleri rom üzerinde deniyor. Birkaç teknik denedikten sonra romu yeniden şekillendiriyor.

Bu başarısının ardından “Tarihte hiçbir zaman ve hiç bir ülkede bizim romumuz kadar kalitelisi olmamıştır. Küba dışında üretilenler, dünyanın en iyi melası olmadan yapıldığından bizim kalitemize yaklaşamazlar bile” diyor.

Dünyanın en iyi melası Küba’da yetişen şeker kamışlarından elde edilir yalnızca.

Rom’un geçirdiği bu değişimden sonra Bacardi ailesi çok zenginleşiyor. Adeta bir imparatorluk kuruyorlar. Bölgede büyük bir güç haline geliyorlar. Ama tam da o sırada Küba’nın İspanyollara karşı bağımsızlık mücadelesi başlıyor.

Babasından işleri devralan Emilio Bacardi ülkesinin bağımsızlık mücadelesine katılıyor. 1895-1898 savaşı sırasında defalarca tutuklanıyor.

Kübalılar tam mücadeleyi kazanacakken ABD’nin müdahalesiyle yarı Amerikan sömürgesi haline geliyorlar. Emilio bu fırsattan yararlanıp Amerikan pazarına açılıyor. Serveti katlanıyor. Bacardi markası uluslararası ün yaparak yoğun talep almaya başlıyor. Markanın sloganı ise “Küba’ya gelin ve Bacardí romunda yüzün!”

Kübalılar niçin savaşmıştı, Amerika’nın sömürgesi olmak için mi? Onlar bağımsızlık istiyordu. İspanyol sömürüsünden ABD sömürüsüne geçmeyi değil. 1953 yılında 26 Temmuz hareketiyle bağımsızlık ateşi yeniden alevleniyor.

Artık Emilio Bacardi’nin çocukları işin başında. Artık paraya para demiyorlar. Paranın saadetiyle mi, rom denizinde yüzmekten mi bilinmez. Ama sarhoşlukları kesin.

İspanyollara karşı kahraman kesilen aile, iş ABD’ye kafa tutmaya gelince  bağımsızlık mücadelesinde yer almıyorlar, hatta Fidel’in karşısında ABD ve diktatör Batista’yla iş birliği yapıyorlar. Ah para! sen nelere kadirsin!

Bu arada “Havana Club” adıyla Arrechabala ailesi de rom üretmeye koyuluyor. Devrimle birlikte Bacardi ailesinin tüm mal varlığına el koyuluyor ve hepsi devletleştiriliyor. Bacardi ailesi kaçarlarken isim hakkını da götürüyor ve “Havana Club” Küba Devletinin resmi markası oluyor.

İş reklama gelince Küba’lıyız Kübalı!

Yurt dışına kaçan dünya piyasasına rom satan Bacardi markası artık Küba’da üretim yapmamasına rağmen, Küba Romu sattığını iddia etmeyi sürdürüyor.

Hâlbuki gerçek Küba Romu Küba’nın şeker kamışından, bal, su ve geleneksel birikimlerle yapılıyor. Bacardi’nin romu ise Porto Riko ve diğer Latin Amerika ülkelerindeki malzeme ve usullerle üretiliyor ama iş reklama gelince Küba’lıyız Kübalı!.

Sonunda rekabet iyice kızışınca Bacardi ailesi işi iyice üç kağıda döküp Bahamalar’da ürettiği şişelere “Havana Club” markası basıp dünyaya pazarlamaya koyuluyor.

Havana Club ve Bacardi’nin mücadelesi yıllarca sürüyor. Birbirlerine karşı kampanyalar yürütüyorlar; “Bacardi içmeyin ağızda kötü bir tat bırakır”a kadar varıyor işler…

Emilio aynı zamanda sanata düşkün, zengin koleksiyon sahibi. Mısır’a gitmişliği bile var. Bu müze zaten devrimden önce o hain oğulları tarafından kurulmuş. Muhtemelen sanat eserleri ve koleksiyonlar var içeride.

Bütün bu ateşli hikayelere rağmen Pınar dışarıda bekliyor. Biz Mert’le giriyoruz müzeden içeri. İçerisi sanat eserleriyle dolu. Beni şaşırtan Mısır mumyalarının olması. Muhtemelen Emilio, Mısır’a gittiğinde yanında hatıra olarak getirmiştir.

Müzeden çıkınca hemen meydana geri dönüyoruz.

Müdürün evinin karşısındaki belediye binasının hamile palmiyelere benzeyen, ortası tombul sütunlarının altına oturuyoruz. Müdür’ün evi de nedense bize memleketimizi hatırlatıyor. Öyle Bacardi’lerin ki gibi görkemli değil. İki katlı, pencerelerinde ahşap kafesleri olan, Safranbolu evlerini hatırlatan bir bina.

Memleketimi özledim galiba, İspanyol Valisi’nin evine bakıp da Safranbolu’yu hatırlamak bana özgü olsa gerek.

Şarkıdaki gibi, buradaki bütün sokaklar denize çıkıyor. Kendimizi keyifle salıyoruz yokuş aşağıya. Deniz kenarına indiğimizde biraz düş kırıklığına uğruyoruz.

Bir tarafı liman, biraz sanayi alanı ve yük gemileriyle sarılmış bir manzara var karşımızda. Eski bir puro fabrikası görüyoruz. Mert hemen puro alabilir miyiz heyecanına kapılıyor ama açık değil.

Şehir sürekli kılık değiştiriyor.

Burası Havana’da, Ciefuegos’ta, Matanzas’ta gördüğümüz cıvıl cıvıl kıyılar gibi değil. Deniz ve sahil havasından çıkıp sokaklara girip Jose Marti’nin mezarını aramaya başlıyoruz.

Sokaklar boyunca yürüyoruz, ara sıra elimizdeki haritaya baksak bile nereye gittiğimizden habersiz bir halde rastgele yürüyoruz. Bu sırada yanımızdan akıp giden şehir sürekli kılık değiştiriyor. Büyük binaların olduğu mahallelerden geçip büyük devrim meydanına gidiyoruz.

Önce evler küçülmeye başlıyor, gecekondu mahallesinden de geçtikten sonra teneke mahallesinde buluyoruz kendimizi. İşte mezarlık buralarda olmalı.

Güneşin ışıkları yavaşça aşağılara doğru kayıyor. Bu iyiye işaret değil. Güneş aşağıya doğru kaymaya başlamışsa saat akşamın beşi olmuş demektir. Adımlarımızı hızlandırıyoruz.

Mezarlığa gitmeyip teneke mahallesinin sokaklarında kaybolmak istiyorum. Pınar ve Mert’in bu fikre sıcak bakacağını sanmıyorum. O yüzden yürümeye devam. Neyse ki mezarlık ileride görünüyor. Yaklaşırken adımlarımızı daha da sıklaştırıyoruz.

Mezarlığın her yeri demir parmaklıklarla çevrili. Bir kapısı yok sanki. Biraz etrafında dolaşınca kapıyı buluyoruz ama açık değil.

İçeride geniş mermer kaplı bir meydan ve meydanın ortasında yıldızın içinden çıkıp yanan bir ateş var.

Biraz ileride  Jose Marti’ye ait olduğunu düşündüğümüz anıt mezar görülüyor. Arkaya doğru da bir sürü mezar uzanıyor. Bu mezarlık bir çok kahramanın ve önemli kişinin yattığı yer. Ama böyle her tarafının demir parmaklıklarla kapatılmış olmasına pek anlam veremiyoruz.

Anıtın yanında bulunan binanın kapısında birkaç kişi görüyoruz. Onlara sesimizi duyurmak için olanca kuvvetimizle bağırıyoruz.

Bizim susmaya niyetimiz olmadığını anlayınca içlerinden biri geliyor yanımıza. Mahpus ziyaretine gelmişiz gibi parmaklıkların ardından konuşuyoruz.

Adam mezarlığın 17.00’de kapandığını söylüyor. Ama daha 15 dakika olmuş, bizi alabilir içeriye. Ama adam nuh diyor peygamber demiyor. Böyle inatçı bir Kübalı da görmemiştim.

Bir dua edip gideceğiz

Bu arada Küba’da kuralların bizdeki gibi duruma göre değişmeyeceğini neyse uygulananın o olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim.

Mert Türkiye’den geldiğimizi Jose Marti’yi çok sevdiğimizi, yarın sabah döneceğimizi, ne isterse yapacağımızı söylüyor. Adam asla geri adım atmıyor.

O inatçı ya, biz de direnişçiyiz, vazgeçmiyoruz. Türkçe “ne olur, ne olur” diye yalvarıyoruz. “bir dua edip gideceğiz” diyoruz. Adam açmıyor kapıyı. “Kendimizi yerlere atalım, demirlere zincirleyeceğimizi söyleyelim” diyorum. Mert söylüyor ama adam gülüyor.

Kapının önüne oturuyoruz, demir parmaklıklara sarılıyoruz. “Gitmeyeceğiz” mesajı vermek istiyoruz. Adam ne yapsa iyi, dönüp arkasını gidiyor. İnanamıyoruz.

Şimdi asıl işkence aynı yolu yürüyüp eve gitmek. Kendimize o kadar acıyoruz ki, motosikletli taksiye binmeye karar veriyoruz. Sürücüye İstanbul’daymışız gibi “sahilden gidelim” diyoruz.

Sahilde denizin içine doğru yapılmış iskeleye kurulu bir lokanta görüyoruz. Günbatımını izlemek ve karnımızı doyurmak sevdasıyla dalıyoruz içeri. Lokantada yemekler çeşitli. Hem deniz ürünleri var hem de sandviç türü yiyecekler. Mert yine zengin yemeği istiyor. Burada istakozu ucuz buldu ya sürekli ondan istiyor.

Pınar’la biz garibanız zaten. Günlerdir hep sebzeli pilav ya da pilav fasulye yedik. Çok az yemişiz gibi. “Bir değişiklik yapalım pizza yiyelim, midemize ekmek girsin biraz” diyorum.

Üstümüz başımız harap bir durumda ama eve gidip üst baş değiştirip dışarı çıkacak halimiz yok. Nasıl olsa bizi burada kimse tanımıyor. Böylece akalım gecelere.

Karınları doymuş mutlu turistler olarak Cespédes Meydanına doğru yavaş yavaş çıkıyoruz. Şu yokuş da olmasa ne iyi olacak.

Meydan ışıl Işıl, müzikli bir eğlence var. Müzik varsa biz de varız elbet. Mert taksicilerle konuşmaya gidiyor. Mert o işe koştururken biz de Sindirella’nın cadı ablaları misali eğlenceye dalıyoruz.

Mert  zafer kazanmış bir edayla cadı ablalarına koşuyor ve muştuyu veriyor: “Arkadaşlar istediğimiz fiyata bir araba ayarladım yarın sabah 8 de bizi evimizin önünden alacak.”

Yaşasın bu iyi bir haber. Tabii biz cadı ablalar Sindirella’mızı yüzüstü bırakmıyoruz. Alıp onu bu büyük başarısını kutlamak üzere Casa Granda’nın terasına götürüyoruz. Ellerimizde Daiquri karşımızda körfezin büyüleyici manzarası. Gel güzel gece gel!

Otelin kapısından içeri girince terasta özel bir program olduğunu giriş için kişi başı 5 cuc ödememiz gerektiğini söylüyorlar. Buna bir içki de dahil, zaten içki 3 cuc. İşte bu ucuzluk bizi bozacak.

Memleket kazıkçıları kahrolun emi. Sizi hiç özlemiyoruz.

Terastan görünen manzara çok büyülü. Gece olmasa sanki Jamaika ve Haiti’yi görebileceğiz. Biz yemeğimizi yerken sahneye bir grup çıkıyor. Latin ezgileri başımızı döndürürken birden dansçı kızlar sarıyor her yanı. Dansları pek beğenmesek de eğlenceli bir gece geçiriyoruz.

Sabah erkenden kalkıyoruz, kahvaltımızı yapıyoruz. Bugün Che’nin yürüdüğü patikalara gideceğiz. Burası Küba’nın en güney noktaların biri. Bu yüzden çok sıcak. Öğle sıcağı herkese eziyet olduğu için hayat çok erken başlıyor. Biz de “erken kalkan yol alır” diyerek kendimizi motive ediyoruz.

Dün kiraladığımız araba tam vaktinde kapının önünde. Evdekilerle vedalaşıp düşüyoruz yollara. Dün bir hayli yol yürüdük ama bu şehir sandığımızdan daha büyük. Şehrin dışına çıkmamız oldukça vakit alıyor.

Mert önde şoförle sohbet ediyor gibi görünüyor ama sanki bir sorun varmış havası seziyoruz. Pınar biraz kulak kabartınca sorunu anlıyoruz. Yine kazıklandık.

Adam bizim istediğimiz yerlere gidemeyeceğini, oralara gitmek için ayrıca para vermemiz gerektiğini söylüyor. Mert dün öyle konuşmadıklarını söylese de sorun gittikçe büyüyor. Olay daha tatsız bir yere varmasın diye bizi eve bırakmasını öneriyorum. Canımızı daha fazla sıkmayalım.

Pınar da beni destekliyor. Adam bizi evin önüne kadar bırakıyor. Bir kuruş para da vermiyoruz. Zaten yol parası istemeye cesaret edemez. Yol boyunca turist kazıklamanın laneti üzerine bir sürü nutuk çektik.

Canımız sıkılıyor, tekrar aynı yolları denemek istemiyoruz. Biraz şehir turu yapmaya karar veriyoruz. Sokakların arasına dalıp caddeler boyu yürüyoruz.

Küba7

Tam burada her şeyi bulabileceğiniz marketler, kitapçılar, mağazalar, her şey var. Bir marketin önünde duraklıyoruz, Yunan Uzo’su var. Bir de Küba için” tuvalet kâğıdı yokmuş, sabun yokmuş” zırvalar üretirler. Bizim marketlerde bile uzo satılmıyor.

Mert’i kırmayıp büyük kitapçılardan birine giriyoruz. Burada her şeyi bulmak mümkün. Ah keşke İspanyolca bilseydik. Mert buna rağmen yine kendine kitap alıyor. Henüz genç öğrenir elbet, bulunsun çeyizinde.

Meyvelerden hiç birisi bildiklerimizden değil. Hepsi çok kocaman ve çok renkli şeyler.

Biraz ileride sokak pazarı görüyoruz. Tezgâhlarda ve yerlerde meyve sebze satanlarla dolu her yer. Bizdeki pazarlar gibi sohbeti muhabbeti bol.

Biz alıcı gibi her tezgâhı tek tek inceliyoruz. Sebzelere meyvelere dokunuyoruz, kokluyoruz. Mert halimizin çok komik olduğunu söylüyor ama kime ne öğreniyoruz işte.

Buradaki domatesler Trinidad’dakilere göre daha kırmızı. Orada yarı yeşil yiyorlardı, ekşi ekşi. Salatalıklar iri ve çekirdekli. Havuçları yapraklarıyla satıyorlar. Biberlerin ise çeşidi çok. Sarı renkli küçük olanları çok iştah açıcı görünüyor. Beyaz lahana ve yeşil börülceden başka da tanıdığımız sebze yok.

Biraz daha ilerlediğimizde Moncada kışlasına geliyoruz. Duvarlarındaki mermi izleri hala duruyor.  Şimdi ise bir müze ama öğle vakti geldiğimiz için kapalı. Günlerdir aldığı kitapları okuyan şimdi sırası diyerek başlıyor anlatmaya;

“Burası Devrim ateşinin ilk yakıldığı yer.  26 Temmuz 1953 yılında Fidel önderliğinde bu kışlaya yapılan fakat başarısız olan bir eylem yapılır. Bu yüzden bağımsızlık mücadelesi ’26 Temmuz hareketi” olarak anılır.

Kışla baskınında bir çoğu öldürülürken Fidel’de dahil hayatta kalanlar tutuklanıyor. Onlar için af kampanyaları başlatılıyor. Bir çoğu Meksika’ya sürgün ediliyor. Fidel ve Raul Meksika’da Che ile tanışıyorlar.

Üç yıl sonra Fidel, Che ve Raul 82 devrimciyle birlikte 25 Kasım 1956 da Granma gemisiyle Meksika’dan yola çıktıklarında Santiago de Küba’ya gelmeden önce Sierra Maestra’ların eteğinde bulunan Los Coloradaes kıyılarına çıkıyorlar. Santiago’nun 150 km batısında bir kıyı kasabası.”

Mert bize uzun uzun anlatıyor ama Nazım “Havana Röportajı”nda şiire işliyor bunu;

956’nın Kasımında
Fidel de içlerinde
82 kişi Granma gemisinden denize indi
956’nın Kasımında Küba kıyılarına sokulan Granma gemisinden denize inip
yarı bellerine kadar suya gömülü
ve silahlarını başlarının üstüne tutarak
ve ansızın
ve bir anda açılan top ve mitralyöz ateşi altında karaya çıkıp
ve karanlıkları polis köpekleri gibi koklayan araştıran ışıldaklardan sakınarak
ve sarıldınız teslim olun seslerini
ve iri kurbağaları çiğneyip bataklıklara
ve şekerkamışı tarlalarına dalarak
ve palmiyelerle hindistan cevizi ağaçlarının ardı sıra tepeleri tırmananlar
Sierra Dağı’nda buluştu
Fidel de içlerinde 82’nin 12’si sağ kalmıştı
Fidel de içlerinde 12 kişiydiler 56’nın Kasımında
Fidel de içlerinde 150 kişiydiler Aralığında 56’nın
Fidel de içlerinde 500 kişiydiler Şubatında 57’nin
Fidel de içlerinde 1000 oldular 5000 oldular
Fidel de içlerinde.

Sıcak o kadar canımızı yakıyor ki kendimizi dar sokaklara doğru sürüklüyoruz adeta. Dönüp dolaşıp hep aynı yere geliyoruz. Yeniden şehir meydanındayız. Arka sokakta bir küçük bir park var. Oraya gidiyoruz. Parkta siesta yapanlar domino ve satranç oynuyorlar. Tepelerine dikilip oyunlarını izliyoruz.

Mert dayanamıyor oyuna katılıyor. Satranç konusunda da çok iddialı. Kimsenin kendisini yenemeyeceğini iddia ediyor. Görelim bakalım. Yenilen pehlivan misali oyunun başından kalkamıyor.

Artık uyarıyoruz, şu turizm bürosuna gidip dağlara çıkmanın yolunu bulalım.

Dün broşürleri aldığımız turizm bürosuna gidiyoruz tekrar. Burası devlete ait bir yer. Biraz fazla para ödeyip istediğimiz turu satın alıyoruz. Bizi çok bekletmeden hemen bir taksi ayarlıyorlar.

Bu yeni model bir araba, şoförümüzde çok nazik ve bilgili bir adam. Aynı zamanda bize rehberlik de yapacakmış.

Yavaş yavaş şehirden uzaklaşıp dağlara tırmanmaya başlıyoruz. La Gran Piedra bölgesine doğru gidiyoruz.

Buralarda bol bol kahve çiftliği görecekmişiz. Ovalarda şekerkamışı tarlaları var. Dağlara doğru ise kahve tarlaları…

Dağın tepesine geldik galiba. Anlayamıyoruz bir türlü. Kafamız karışıyor. Şoförümüz bir nizamiyeden girip arabayı park ediyor. Burası Sierra Maestra’nın platolarından biri.

Eskiden kahve çiftliğiymiş. Şimdi ise çok bakımlı. İçinde oteller lokantalar, yürüyüş yolları olan devasa bir park gibi.

Oteller lokantalar deyince yığınla beton ve bina gelmesin aklınıza. Hepsi doğa ile iç içe geçmiş, az katlı çok güzel binalar. Etraftaki düzenden oldukça pahalı olduğunu düşünüyoruz.

Çevreyi ve oteli gezmeye başlıyoruz. Birer kahve içip tuvaletini kullanmak için lobiden giriş yapıyoruz.

Lobide çalışan kadınlara gözümüz takılıyor. Çok dikkatli bakmamaya çalışıyoruz ama galiba ilk defa adanın yerlileriyle karşılaşıyoruz.

Bunlar siyahi ya da melez değil. Kızılderili’lere veya Maya’lara benziyor. Nerden biliyorsun demeyin. Televizyondan gördüğümüz kadarıyla çıkarım yapıyoruz. Ama bugüne kadar gördüğümüz siyahilerden ve melezlerden olmadıkları kesin.

İspanyol işgalinden sonra İspanyollara direnen yerli kabilelerinden bazıları dağlara kaçıyor ve yaşamlarını oralarda sürdürüyorlar.

Santioga ve Baracao dağlarında yaşayan yerlilerin olduğunu okumuştuk daha önce.

Dönerken kadınlara saygıyla selam veriyoruz. Sömürüye katliamlara direnen, topraklarını terk etmeyenlere, zalimlere inat hayatta kalanlara selam olsun.

Kahve bahçelerini geziyor, patikalarda yürüyoruz. Bu bahçelerde çalışan kölelerin yaşadığı mekânlara gidiyoruz. Eski devirlerden kalma işkence aletleri sergileniyor. İşkence aletleri görmek beni çok rahatsız ediyor.

Sık bitki örtüsüyle kaplı bir alanda 452 basamak çıkarak elma şeklinde kocaman yuvarlak bir kayanın tepesinden bakıyoruz dünyaya. Bu kaya 60 bin ton ağırlığında ve 1214 m yüksekte bir uçurumun kenarında duruyor.

Burası bölgenin en yüksek noktası. Bizden yüksek bir ağaç tepesi bile yok. Etrafı çepeçevre görebiliyoruz. Kartal gözü yaptırıp gelmiş olsaydık, Haiti ve Jamaika’yı bile görebilirdik.

Sierra Maestra’da mıyız? Evet mi? o halde devrimi kazandık!

Arabamıza binip dağ yollarından Santiago’ya doğru giderken sohbetimiz devam ediyor. Granma Gemisinden karaya çıkıp hayatta kalanlar bu dağlara sığınıyorlar. Buralarda büyük çatışmalar yaşanıyor. Che hem savaşıyor hem de yaralananların tedavisini yapıyor. İki yıl boyunca bu dağlarda gerilla mücadelesi veriyorlar.

Küba6

Mert elindeki kitaptan Che Guevera’nın sözlerini okuyor; “bu dağların arasında yalnızca silahlı çatışma yoktu. Okuma-yazma bilme oranının çok düşük olduğu bir ülkeydi Küba.  Dağlarda okuma-yazma bilmeyen gerillalar hem çatıştılar hem de eğitim aldılar.”

Gerillalar dağlardan inip Santa Clara’yı ele geçirdiklerinde adanın yarısını kontrol eder duruma geliyorlar.

Rehberimiz konuşmalarımızda geçen Che ve Fidel kelimelerinden meseleyi anlamış olacak ki söze giriyor; “Fidel Castro rastladığı köylülere soruyor:  Sierra Maestra’da mıyız? Evet mi? o halde devrimi kazandık”.

Bugün benim doğum günüm, akşama özel bir şeyler yapma niyetindeyiz. Rehberimizi bizi direkt evimize bırakıyor. Duş alıp giyiniyoruz. Makyaj bile yaptık. Paspal gezgin havası uçtu gitti üzerimizden. Küba “sosyete”si havasındayız!

Daha önceden bir yer belirlemedik ama en güzel yerde yemek yiyeceğiz. Yüksek tavanlı, giriş katta harika bir lokanta buluyoruz. Duvarları buraya gelen konukların fotoğraflarıyla süslenmiş.

Bugün doğum günüm olduğunu söyleyince Canlı müziği biraz erken başlatıyorlar. Şarkılar benim için çalıyor.

Çok lezzetli yemekler yiyoruz. Bu gece midemiz için de bayram oldu. Bu gece için bize güzel müzik yapan bir yer tavsiye etmelerini istiyoruz.

Şanslıyız uzağa gitmeye gerek yok. Bir sokak ötede Casa de la Trova var. Burası iki katlı bir yer, girişi bir hana benziyor.

Bir daha dünyaya gelirsem salsacı olacağım.

Müzik sesi ikinci kattan geliyor. Giriş ücretli, iyi bir müzik için değer. Yukarı çıktığımız salon bayağı dolu. Sık yerleştirilmiş küçük masaların etrafında konuşlanmış insanlar müzik dinliyor.

Sahnede iki kadın ki erkek solist var. Bir de küçük orkestra. Bugüne kadar izlediklerimize göre bunlar çok daha deneyimli, yetkin bir grup. Biz gittiğimizde müzik başlamış olmasına rağmen en önde yer buluyoruz. Şeref konuğu gibi kuruluyoruz ön masaya.

Biraz sonra sahneye siyahi bir çift geliyor. Mor saten kostümler giymişler. Yaptıkları salsa başımızı döndürüyor. Pınar beni dürtüyor. Ben öyle dalmışım ki hiçbir şeyin farkında değilim.

Sahnede marakas çalan kadının yüz işaretleri Mert’i gösteriyor. O ne, adam uyukluyor. İnanamıyorum, bir dürtük atıyorum, “Çok ayıp yaptığın, sahnedekilerin motivasyonunu bozuyorsun.”

Benim için unutulmaz güzel bir gece oluyor. Bir daha dünyaya gelirsem salsacı olacağım.

Kahvaltımızı edip ev ahalisi ile vedalaşıp meydana turizm bürosunun önüne gidiyoruz. Yolculuk hala devam ediyor, daha en doğuya gidemedik. Kolomb’un ilk ayak bastığı toprakları görmezsek olmaz. Baracoa’ya gidecek olan otobüsümüz buradan kalkacak, yada biz öyle sanıyoruz.

Hayret daha açılmamış. Biz biraz erken geldik ondandır diye düşünüp beklemeye başlıyoruz. Köşedeki taksicilerin dikkatini çekmiş olacağız ki burada ne yaptığımızı soruyorlar.

Ne bekleyeceğiz tabii ki Baracao’ya giden otobüsü bekliyoruz. Tren bekleyecek halimiz yok ya.

Bize gülüyorlar “otobüs, otobüs terminalinden kalkarmış, bu büro sadece bilet satıyormuş. Pınar ve Mert’e bakıyorum, “Biletleri alırken nereden kalkacağını sormadınız mı?”

İkisi de birbirinin sorduğunu sanmakla kalmayıp otobüsün de buraya geleceğini sanıyor. Koşarak atlıyoruz taksiye, çok az vakit kaldı, pazarlık edecek durumda değiliz zaten. Tam saatinde kan ter içinde varıyoruz terminale.

Biz bedeviyiz ya otobüsün tam saatinde kalkacağı tutmuş. Eşyalarımızı bagaja atıp otobüse girdiğimizde birden şok geçiriyoruz. Terimiz üstümüzde buz oluyor bir anda.

Nedense Havana’dan uzaklaştıkça evimden de uzaklaşıyormuşum gibi geliyor. Şimdi daha da uzağa gidiyoruz.

Baracao’ya daha varmadan onca yolu nasıl döneceğiz kaygısı sarıyor içimi. Pınar, “ Kolomb’un ayak bastığı ilk toprakları göreceğiz, oralar çok daha güzelmiş. Hem en ucuz puro da orada satılıyor.”

Şimdi inerim vallahi otobüsten, kimse puro demesin artık. Başımı otobüsün camına yaslayıp biraz uyumak için düşlere dalmak istiyorum. Uyandığımda Kolomb karşılar mı acaba beni?

Şeytan görsün Kolomb’un yüzünü!…yazisonuikonu



Yorum yok

Ekleyin