Kıyıda esmer mülteci bir bebek

Pelin Ergül Kurt |

De ki; yere batsın insandan çok değer atfettiğiniz sınırlarınız, aidiyetleriniz, size insanlığınızı unutturan kibirli duruşunuz.

 

Çizim: Gazi Çağdaş

Çizim: Gazi Çağdaş

hoş geldin bebek

yaşama sırası sende

senin yolunu gözlüyor kuşpalazı boğmaca kara çiçek sıtma

ince hastalık yürek enfarktı kanser filan

işsizlik açlık filan

tiren kazası otobüs kazası uçak kazası iş kazası yer depremi sel baskını

kuraklık falan … 1

 

Şehrin köhne , eskimiş sokaklarında ilerliyorum, insanlara çarpa çarpa , bir yandan akan trafik, bir yandan avuçları gökyüzüne açık o mağrur bakışlı, kederli analar, kucaklarında göçmenliğin ağır yükünü bir kat daha ağırlaştıran o güzelim, canım bebekler …

Soruyorum “Nerelisin sen?” O kara, derin, kederin memleket hasretiyle yoğrulmuş gözlerinde iri bir damlayla; “Suriyelim” diyor. Uzun uzun bakıyoruz birbirimize. Bakışlarımızla ortak oluyoruz, insan kederimize. Bakışlarımızla konuşuyoruz bir an. O an bir ömre değer oluyor . Utanıp, eğiyorum başımı. Kadın omuzları çökük, savrulmuş, sarı bir sonbahar gazeli gibi süzülüp gidiyor, gözlerimin önünden. İşte tam o an,  ellisinde ya var ya yok bir adam… Belli ki o da geçmiş feleğin çemberinden. Geçmiş geçmesine ama içinden taşan öfkenin sözcükleriyle, bağırıyor atmosfere; “Bıktık bu Suriyelilerden. Ülkeyi mahvettiler.”

Bir o adama bakıyorum, bir de süzülüp giden o dirençli, mağrur kadına… Aklıma ceylanlar ve kurt sürüleri geliyor. Ürkeklik ve yırtıcılık…. Derin bir keder örtüyor yüreğimi. O kederin ağırlığı altında ezile ezile adımlarım daha da hızlanıyor. Utanç olup peşim sıra benimle yürüyor benimle.

Onlar, batıya dönük kederli hikâyelerini, kıyıya vurmuş cesetleriyle anlattılar bize.

Köşe başlarında, cami avlularında, tren garlarında, parklarda karşılaştığımız her göçmen, aslında boşverip geçişlerimizin, körlüğümüzün bize yansıyan film şeritleriydi. Görmedik çoğumuz. Sokaklarda yankılanan acımasız sözcüklerin oluşturduğu cümleler, kıyıya vuran o bedenlerin sebepleriydi. Bilemedik. Yurtlarından ta buralara kadar umuda dair ne varsa çıkınlarında, onu var etmek için sürgün olmuş bu insanlara, bir de biz döndük sırtımızı… Onlar, batıya dönük kederli hikâyelerini, kıyıya vurmuş cesetleriyle anlattılar bize. Birden hüzünlendik. Körken görmeye başladık onları. Körlüğümüzü kıyıya vurmuş mülteci bedenleriyle farkettik, tam da onlar için geç kalmışken…

Şimdi gözlerimin önünde küçücük bedeniyle, kırmızılı esmer bir bebek… Kıyıda esmer bir uykuda. Ona geç kaldığımız yeri bize gösteriyor üstündeki kırmızılı ıslak tişörtüyle… Yüzükoyun gerçekliğimiz oluyor, dünyayı esmer bir hüzne boğan, o esmer çocuk. Dünya da kapladığı alan bir kucak kadar oysa. Yeri anasının süt kokan, sıcacık kolları… Ama orada değil…

Şimdi söyle bebek, o minicik ellerinin buruşmuş soğukluğunu hangi insan yüreği kaldırır? Boğazımızda düğüm olmaz mı nefes alışlarımız, gülüşlerimiz? Şimdi başını okşadığımız her çocuk sen olmaz mısın biraz? Sen ki bir ananın umudu, geleceği, canıydın. Kaldır o yüzükoyun düşmüş suretini, tükür yüzümüze yüzümüze. De ki; yere batsın insandan çok değer atfettiğiniz sınırlarınız, aidiyetleriniz, size insanlığınızı unutturan kibirli duruşunuz. De ki ; dalgalarla boğuşurken minicik bedenim, daha deniz nedir bilmezken ben, aradım ana sıcaklığını, ağzımda ana sütünün kekremsi tadıyla. Savaşa doğdum ben, sonra sürgün oldu yaşamım. Sonra yokluk, sonrası kıyıya vurmuş bedenim.

Şimdi söyle bebek; kaç sınır, kaç bayrak, kaç dil senin bir esmer gülüşün kadar sarıp sarmalar dünyayı?yazisonuikonu

 

  1. Nazım Hikmet, İsimsiz şiirler, 10 Eylül 1961, Laypzig


Yorum yok

Ekleyin