Kısa(dan) film öyküleri 1: Bir Metre Yirmi Dört Santim

|

Bugüne kadar çektiğim kısa filmlerin çekim süreçlerini paylaşmak ve belki bu şekilde kısa film çekmek isteyen insanlara az da olsa biriktirmiş olduğum deneyimleri aktarmak istiyorum.

Enlight1

“Bir Metre Yirmi Dört Santim” Filminden

Bu yazı dizisinin yegâne amacı, bugüne kadar çektiğim kısa filmlerin çekim süreçlerini paylaşmak ve belki bu şekilde kısa film çekmek isteyen insanlara az da olsa biriktirdiğim deneyimleri aktararak yardımcı olmaktır.

Şimdi diyeceksiniz: “Sen kimsin de kısa film deneyimlerini paylaşıyorsun? Seni tanımıyoruz bile.” Bu yüzden kısaca kendimden bahsetmek boynumun borcu:

Ben, bugüne kadar başarılı sayılabilecek 11 kısa film, başarısız 3 kısa film çekmiş bir kısa filmciyim. Kısa film dışında bazı klip, belgesel ve tanıtım filmi çalışmaları da yaptım. Hayatımı şu anda da rejiden kazanıyorum. Kısa filmlerimle çeşitli festivallerde yarıştım, çok olmamakla beraber bir kaç ödül sahibi oldum ve çoğunlukla hiçbir şey kazanamadım. Ama kısa filmi hep eğitimimin bir parçası olarak varsaydım, bu kısa filmlerden epey şey de öğrendim.1

Bu yazı dizisi aslen başarılı saydığım filmlerim üzerinden gidecek olsa da özellikle bu giriş yazısında başarısız olan iki filmimden de kısaca bahsetmek istiyorum.

Gerçek Oyunu ve Ayna: Başarısızlığın reçetesini anlamak

2005 ve 2006 yıllarında iki kısa film denemem oldu. Adları Gerçek Oyunu ve Ayna idi. İkisinde de gözden kaçırdığım bazı şeyler vardı ve bu da filmlerin başarısız olmasına sebep oldu. Peki neydi bu şeyler?

Öncelikle filmi nasıl çekeceğimi düşünmediğim için bol keseden atmıştım ve benim imkânlarım dahilinde çekilemeyecek sahneler yazmıştım. Sonuç olarak da bu sahneleri çoğunlukla çekemedim, çekebildiklerim de oldukça başarısız oldular. Bu başarısız sahneler filmin de başarısız olmasında büyük rol oynadılar.

Aslında dönüp baktığımda belki bu filmleri çekmeseydim hiçbir zaman yaptığım hatayı görmeyecek ve belki de size şimdi öyküsünü anlatacağım ilk içime sinen kısa filmimi çekemeyecektim. O yüzden size ilk ve son önerimi yazının bu kısmında yapmak isterim: Vazgeçmeyin. Başarısız olsanız da, bir gün dönüp yaptığınız işlere bakıp utanacağınızı bilseniz de vazgeçmeyin. Emin olun o başarısızlıklar çoğunlukla başarının yolunu açacaktır.

Kişisel gelişim kitabı tadındaki bu nasihati de verdikten sonra şimdi ilk kısa film çekim öykümüze geçebiliriz.

Bir Metre Yirmi Dört Santim 

Elimde bir anne, bir çocuk ve bir kamera var? Ben şimdi ne yapacağım?

2007 yılına geldiğimizde elimde iki “olmamış” kısa filmden başka pek bir şeyim yoktu. Ne yapmam gerektiğini bilmiyor, nasıl bir film çekmem gerektiğini bile kestiremiyordum. Ara sıra yeni senaryolar yazıyor ama bu senaryoları da pek beğenmiyordum. Tamamen umutsuzluk içindeydim. Belki de küçüklüğümden beri tek idealim olan sinemayı bırakmam gerekiyordu.

O günlerde şans eseri Berlin Film Festivali‘nde Annem Sinema Öğreniyor filmi ile en iyi kısa film ödülünü almış yönetmen Nesimi Yetik ile tanışma şansına eriştim. Aynı mahallede oturuyorduk ve sık olmasa da görüşüyorduk. Başlarda sadece kısa sohbetler ediyor, genellikle de sinema üzerine konuşuyorduk. Bir gün tüm cesaretimi toplayıp ona Ayna filmimi izletmeye karar verdim. Ne diyeceğini merak ediyordum. En çok da filmi izledikten sonra hakkımda ne düşüneceğini merak ediyordum. Belki “Bu salak da kısa film çekmeye çabalamış aklınca,” diyecekti içinden. Bilmiyordum ama gene de filmi ona izlettim. Filmi izledikten sonra bana tek bir şey söyledi, hatırladığım kadarıyla mealen:

Burada bir film çekme parodisi yaratmaya çalışmışsın ama elindeki imkânsızlıklar yüzünden çektiğin şeyin kendisi bir parodiye dönüşmüş.

Peki ne yapmalıyım?” diye sordum ona.

Elinde olan şeylere bak. Onları anlat insanlara,” dedi.

Aynı dönemde Robert Rodriguez’in Desperado‘yu çekme öyküsünü okumuştum bir kitapta. “Elimde bir gitar, bir kaplumbağa vardı, ben de bunlarla film yaptım” diyordu. Peki benim elimde ne vardı?Annem, komşumuzun küçük çocuğu Kasım İlim Çakırca ve komşularımız.

Başka ne var diye düşündüm sonra. Çok iyi bildiğim bir şey varsa o da oturduğum mahallenin yaşamıydı. Annem ve komşularının “günlerine” çok sık denk gelmiş, poğaça yerken onları çokça dinlemek zorunda kalmıştım, az çok ne hakkında konuştuklarını biliyordum.

Senaryo ve çekim öncesi aşaması

İşte Bir Metre Yirmi Dört Santim için çıkış noktam bu oldu. Sırada elimdekileri senaryoya dökmek vardı, bunu yaparken de elimde olanları göz ardı etmemem gerekiyordu.

Nesimi Abi ve Robert Rodriguez sayesinde kazanmaya başladığım bu minimal sinema düşüncesini hikâye anlatımıma da yansıtmak istedim. Bunu nasıl yapacağım üzerine uzun düşünmeler sonrası tek sekanslık bir senaryo kaleme aldım. Senaryo genel hatlarıyla doğaçlama bir komşu buluşması sırasında kimsenin önem vermediği, bir köşede duran kamerayı fark eden ve başta ona düşman olup sonra oyun oynayan bir çocuğu konu alıyordu.

Senaryoyu Nesimi Abi’ye okuttuğumda beğendi. Çekmem için de bana yardımcı olacaktı. Anneme filmi anlattım. Aslında daha çok en yakın komşusu olan Hatun Teyze’ye her zaman yaptığı gibi bir ziyarette bulunacağını söyledim. Başta korksa da kabul etti. Hatun Teyze’yi ikna etmek de ona düşmüştü. Filmin baş rolü küçük oyuncu İlim‘se zaten bir filmde oynamaya meraklıydı. Geriye iki rol kalmıştı. İlim’in abisi ve ablası. Abisi için başta yakın arkadaşım olan Engin Demirok’u düşünsem de o bunu yapamayacağını söyledi. Çare yoktu, ben oynayacaktım. Peki ya ablayı kim oynayacaktı. Bu noktada da gerçek aile ilişkilerini devreden çıkarmamaya özen göstererek İlim’in aslen teyzesi olsa da ablası gibi olan, Hatun Teyze’nin kızı, benim de en büyük destekçilerimden olan Nurcan Yılmaz’ı oynatmak istedim. O da başta korkmakla beraber kabul etti.

Çekim günü

Çekim Sırasından: Nesimi Yetik ve Engin Demirok

Çekim Sırasından: Nesimi Yetik ve Engin Demirok

Sonunda filmin çekim günü geldi çattı. Çok heyecanlıydım ama yanımda bana destek olan yakın dostlarım Mehmet Hazar, Engin Demirok ve bugün hâlâ adını hocam olarak andığım Nesimi Yetik vardı.

Filmin çekimini hem İlim ve Hatun Teyze için zor olmaması açısından hem de evin estetik yapısı uygun olduğu için onların evinde çekecektik. Sabah eve gittiğimizde elimizde bir tripot, bir kamera ve aslında abimin bestelerini kaydetmek için aldığı sıradan bir mikrofon vardı. Evdeki Vileda sopasını söküp mikrofona bantlayarak ilkel boom’umuzu yapmış olduk.

Kamerayı yerleştirmek için mizansene uygun alanlardan en görsel olanını seçtik. Sırada “kayıt” demek vardı. Ben aynı zamanda oynadığım için insanlara neler yapacağını anlattıktan sonra sahneye gireceğim yere, koridora geçtim. Her şey hazırdı. Nesimi Abi kayda girdi, çekim başladı.

İlkel Boom'u yapmaya çalışırken

Çekimden: İlkel şartlarda boom yapmaya çalışırken…

Şu an tam hatırlamıyorum ama galiba toplam 6 kayıt aldık. Film tek plan olduğundan yapılan en küçük hatada kesiyor, baştan tekrar oynuyorduk. Hatta çekim sırasında anemin üstüne dökülen çay gerçekçiliğe epey katkı sundu olmuştu. Ama Hatun Teyze’nin büyük kızı setimizin emekçilerinden Fethiye Abla elbette ki bu acil durumda hızla sahnenin ortasına dalınca bu çekim başarısız oldu. O zaman bunu çok umursamamıştım ama şimdi, keşke o çay dökülen halini çekebilseydik diyorum. Daha gerçekçi olurdu.

Annem ile Hatun Teyze’nin diyaloglarını yazmamış tamamen onların doğaçlamasına bırakmıştım. O sıralarda Ankara’daki meşhur su kesintilerinin yaşandığı yıllardı ve annemler bu konu hakkında konuşarak istemeden de olsa filmin içine tarihi bir not da eklemiş oldular. Buradan hepsine teşekkürü bir borç bilirim.

Montaj aşaması: Evde montaj yapmak

Toplam 6 çekim sonrası film tamamlandı. Herkese teşekkür ederek kameramı da alıp evin yolunu tuttum. Annem, Hatun Teyze ile bir kısı filmde göreceğiniz sohbetine devam etti.

Nesimi Abi ile eve gidip görüntüyü bilgisayara aktardık ve o zamanlar için kullanmayı bildiğim tek montaj programı Adobe Premiere aracılığıyla montaja başladım. Aldığımız 6 kayıttan son 3’ü aslında olmuştu. Ama aralarından en gerçekçisini seçmemiz lazımdı. Nesimi Abi ile birlikte yanlış hatırlamıyorsam ilk kaydı seçtik. Sanırım böyle doğaçlama işlerde ilk kayıt genelde en başarılıları oluyor ve oyuncular ilk doğaçlamadan sonra kendilerini oynamaya başlıyorlar. Bunu daha sonra bir kaç film çalışmamda da test edip onayladım.

Kaydı seçtikten sonra başına bir kararma ile açılma ve sonuna bir jenerik yaparak filmi tamamladık. Jeneriğe kadar aslında filmin tam adı belli değildi. Orada spontane bir şekilde İlim’in boyunu filme isim olarak koymak aklımıza geldi. Arayıp sorduk. Böylece filmin adı “Bir Metre Yirmi Dört Santim” oldu.

Tek eksiğimiz jenerik için bir müzikti ki abim her filmimde olduğu gibi yardımımıza koşup filmin duygusunu yansıtan bir score yazdı. Şimdi dinleyince belki kayıt yöntemi olarak diğer filmlerime göre daha amatör kalan bu skor nedense filmle birleşince bana hâlâ aynı duyguyu vermeyi başarıyor.

Filmi çektik, sonra?

Artık bir filmimiz vardı. Bundan sonrası www.kisafilm.com üzerinden yayınlanan festivallere bakarak filmi yollama işiydi. O zamanlar üniversite öğrencisi olduğum için oldukça boş vaktim vardı ve neredeyse tüm festivallere yolladım filmi. Aralarında If İstanbul Uluslararası Bağımsız Film Festivali, Fest-i Kült Kısa Film Festivali, Nokia N-Series Kısa Film Yarışması gibi bir çok yarışmaya gitti film.  Film Nokia’dan bir N95 model telefon kazandırdı bana. Üstelik bu yarışmada jürim ünlü yönetmen Nuri Bilge Ceylan‘dı.

Ama bu film her şeyden çok kendime olan güven ve film çekerken izlemem gereken yolu kazandırdı bana. O zamana kadar yaratıcılığın sınırlandırılmaması gerektiğini düşünen ben bu filmle getirilen bazı sınırlandırmaların yaratıcılığa olumlu etkileri olduğunu gördüm. Ve artık bir sonraki filmimi gönül rahatlığıyla çekebilirdim.

Filmi bu  kadar anlattık izlemeden olmaz. İyi seyirler…

https://youtu.be/sj4OF8Ph6cI

  1.  Burada benim kim olduğumu daha detaylı merak edenler varsa tam olarak güncel olmamakla birlikte Kamera Arkası sitesindeki sayfaya da bakabilirler.


Yorum yok

Ekleyin