Karşılaşma

Püren |

“Bizim eve her aybaşı gelirler. Geçen gelmişler, evde yoktuk, tuvalet kapısını bile kırmışlar ama bu defa parasını vereceklermiş.”

Püren cenazeye gidiyor

Gülerek anlatıyor. Ne yapacaksın diye soruyorum, gidip emniyete soracağım bakalım diyor, gülüyor. O gülüyor, ben de gülüyorum. Gülüyorum da anlamıyorum aslında. Her aybaşı evine polis gelmesi ne demek? Kapımda mağdur olduğum haller hariç polis görmemişim ki…

Taksideyim. Bu cenazeye taksiyle gidiyorum. Böyle başlıyor tezatlık, hatta muhtemelen salaklık. Taksici Alevi. Dilek Doğan’ı da, olayı da duymamış. Konuşuyoruz biraz, “neden gidiyorsun” diye soruyor, “artık mecburum” diyorum. “Bu insanlar yalnız değil, görsünler”. Kim görsün istiyorum emin değilim, muhtemelen benim gibiler, ayağına taş değmeden büyüyenler… Veya belki o taksici misal. “Size sarılmak istedim şimdi” diyor, ilk geç kalmışlık hissi orada oturuyor.

“neden gidiyorsun” diye soruyor, “artık mecburum” diyorum.

Daha Armutlu‘ya giderken polis otobüslerini görüyorum sapakta, Özel TİM yazıyor üzerlerinde. Ellerinde acayip silahlar; bence acayip, hiç görmemişim ki yakından. Korkuyorum, sonra diyorum ki kendime, sakın korktuğunu belli etme, gözlerinin içine bak. Öyle yapıyorum. Geçiyoruz önlerinden.

Meydanda duruyoruz, gençler karşılıyor. Heyecandan yakama Dilek’in fotoğrafını takamıyorum bir türlü, yardım ediyorlar. “Başınız sağ olsun” diyorum; ne yersiz bir laf orada. “Aptalsın” diye söyleniyorum kendi kendime.

Yürüyorum, gencecik kadınlar dimdik dizilmiş, ellerinde bayraklar. Korkusuz hatta duvar gibiler. Çok utanıyor insan bakarken; oğlumdan anca 5-10 yaş büyükler

Korkum azalıyor onları görünce. Yürüyorum Cemevi‘ne; Derya orada, yanında Sevim var. Onlar ne yapılacağını bilirler nasıl olsa, biraz daha sakinliyorum.

Orada bildiğiniz geri zekâlı gibi her şeyi soruyorum çünkü bilmiyorum. Hayatımda ilk defa Armutlu’ya gelmişim, ilk defa böyle bir cenazedeyim. İyi ki Derya var; sessizce soruyorum, sabırla anlatıyor. Arada Sevim katılıyor. Ben bir halt bilmiyorum.

Gencecik kadınların yüzlerine bakıyorum. Mimik yok. Korku, üzüntü, hırs; ne hissediyorlarsa belli etmiyorlar. Öyle heykel gibiler; şaşırıyorum.

Kadınların bazıları beyaz tülbent üzerine kırmızı bant takmış. Nedenini bilmiyorum. Küfrediyorum kendime; sorduğum kimi sorular hakikaten öyle cehalet kokuyor ki utanıyorum ama en çok da bugüne kadar merak edip de sormadığım için. Olsun, soruyorum.

Bir restoran vardı Armutlu’da, onu hatırlıyorum o sırada, pahalı bir et lokantası. Bir tek ona gelmişim zamanında. Çirkin geliyor bunu hatırlamak. Böyle bir ortamda, acılı insanların arasında…

Evlere bakıyorum, muazzam bir planlama; Levent böyle değil onu diyeyim. Bakımsızlar belki ama müthiş bir düzen var. Benzer büyüklükler, eş bahçeler… Eve gelince okuyor, öğreniyorum; devrimci şehir planlamacılar, mimarlar çizmiş, düzenlemiş. Her ev yaklaşık 120 m2’ymiş, kimileri sahiplerine bedelsiz verilmiş. Bir kere daha şaşırıyorum.

Evlere bakıyorum, muazzam bir planlama; Levent böyle değil onu diyeyim. Bakımsızlar belki ama müthiş bir düzen var. Benzer büyüklükler, eş bahçeler…

Bir manzara… Kelimelerle anlatmak mümkün değil; benzeri bir tek Ulus Parkı’nda var. Sevim diyor ki: “Tabi çarıklılara bırakırlar mı bu manzarayı?

“Böyle bir mahallede oturmak isterim” diyeceğiniz bir yer. Sonra düşünüyorum; her gün, her gece polis kapında ve bazen de ölüyorsun; 7’sinden 25’ine…

Dilek Doğan'ın cenazesi Armutlu Mahallesi'ndeki cemevinden kaldırılırken

Dilek Doğan’ın cenazesi Armutlu Mahallesi’ndeki cemevinden kaldırılırken

Evimi bir defa polis bassa 3 yıl terapi alırım muhtemelen. Her hafta, her ay ne demek… Sokak başında sürekli polis, sürekli taciz… Düşüncesi bile nefesini kesiyor insanın.

Cenaze sırasında öyle garip bir yabancılık hissi var ki üzerimde, çok utanıyorum. Oğlumu şehrin ortasındaki meydanda bayram kutlamasına bile yollamıyorum güvensiz diye, onlar hep riskte.

İnsan polisten korkarken kimi ister yanında; bir avukat. Efkan geldi, en güvendiğim avukatlardan birisi. Sanırım o anda korkum bitiyor. Bir şey olsa Efkan nasılsa çıkartır bizi.

Çocuk gelecek okuldan, gözaltına alınırsak da yetişemezsem diye düşünüyorum o anda. Ne boktan korkularım var. Utanıyor insan ama öyle işte, engel de olamıyorsun. Zaten o sırada öylesine saçma şeyler düşünüyor ki insan, kendine küfretmekten yoruluyor.

Çıkışa bakıyorum, bir şey olsa nerden çıkarız; yok! Cemevi’ne bir operasyon yapılsa çıkış yok. Bende refleks oldu bu, nereye girsem çıkışa bakıyorum önce. Buradan çıkış yok. O duvarı tırmanamam, biliyorum. “Neyse yanımda dostlarım var, bir yol bulunur, sakin ol diyorum” kendime.

Etrafta çok polis yok” diye konuşuyoruz, “Bu iyi mi, kötü mü” diye soruyorum, Sevim diyor ki “bu, polis şimdi saldırmayacak demek ama sonra gelirler, gençlere saldırırlar, yani kötü”. Aslında bu, bizim adımıza iyi, saldırmayacaklarsa güvendeyiz ama aslında kötü çünkü o gencecik çocuklara ne yapacaklar belli değil. Sevim bunu biliyor, korkuyor, ben yine geri zekâlı gibi anca düşününce anlıyorum bunu. Bir daha utanıyorum.

Çocuklara bakıyorum sonra; tek tek. Yüzlerini ezberlemeye çalışıyorum; kim bilir hangi haberde duyacağımdan korkarak…

Yemek yiyor insanlar, yoruluyor, sekiye çöküyoruz. Havada bir drone var, anlamsızca dönüyor tepemizde. İlk defa bu kadar yakından görüyorum. Ne yaptığını soruyorum, fotoğraf çekiyormuş, gerektiğinde delil olacakmış fotoğraflar. Etrafıma bakıyorum Cephe bayrakları. Gülesim geliyor. Kendimi hayal ediyorum gözaltında. Anlat istediğin kadar, “abi ben parti, cephe ne, bugün öğrendim, bu radde cahilim” diye. Aldırmıyorum, o kadar geçmiş korkum. Çok saçma, asıl korkulacak yerde…

Yaşlı kadınlar var avluda, ellerinde kırmızı bayrak. Bunlar kim diye soruyorum; kimisi mahalleli, çoğunun en az bir kaybı var polis elinde.

Gezi şehitlerinin anneleri geçiyor önümüzden. Her şeye ağlayan bende gözyaşı yok. Acayip bir donma hali.

Otururken birden küçük bir patlama sesi geliyor, İrem ile birlikte sıçrıyoruz, bakıyorum, herkes sakin. Drone’a fişek atmış gençlerden birisi.

Sonra o helikopter sesi; insanın asabını bozuyor. Hiç durmayan bir vınlama. O insanlar sürekli yaşıyor bunu diye düşününce şikâyet bile edemiyorsun.

Cenaze omuzlara alınıyor, kadınların omuzlarında. Hala bir damla inmedi gözlerimden. Utançtan ve şaşkınlıktan kaskatıyım sanki.

Yürüyoruz. Grubun en arkasında kalıyoruz neredeyse. “Çok kalabalık” diyorum, Sevim, “böyle cenaze mi olur, dışarıdan bizim gibi gelen anca 100 kişi, bu Armutlu halkı” diyor. İçim eziliyor.

Yokuş aşağı inerken sağıma, soluma bakıyorum hala. Polis saldırsa nereye kaçarız diye. Ne ezik değil mi; bugün sorun, her yokuşu biliyorum…

Öyle bitiyor işte. İnsanlar kederli. Poğaçacı bile cenazede, hayat durmuş Armutlu’da. Ölüm kokuyor sokaklar, çocukların yüzlerinde bile bir donukluk…

Eve geliyorum, sorduğum tüm aptalca soruların cevapları için saatlerce okuyorum. Sonra ilk defa ağlıyorum. Konuşuyorum, anlatıyorum, fark ediyorum ki her kareyi kaydetmişim zihnime. Rahatlayamıyorum. Daha beteri kendi hayatıma karışamıyorum.

Twitter’a karalıyorum bir şeyler; belki azıcık nefes alırım diye. Öyle sıcak kucaklıyor ki insanlar, daha da utanıyorum.

Bugüne kadar sessiz kalmak, bakıp da görmemek çok ağır geliyor. Bilmişsin, duymuşsun ama hiç gerçekten merak etmemişsin. Hani böyle yüreğini vere vere. Çok eziliyor insan.

@dumperellas



Yorum yok

Ekleyin