Karadeniz

Eyüp Aksoy |

Kendini muhalif olarak görenler, ancak düşmana bir çakıl taşı atabilme cüretini gösterebildiklerinde Karadeniz’i devlet faşizminin egemenliğinden kurtarıp gerçek anlamda özgürleştirebiliriz.

KaradenizDireniş

Karadeniz coğrafyası, Anadolu’nun diğer kesimlerine göre birçok bakımdan farklılık arz eder. 1941 yılında yapılan 1. Coğrafya Kongresi’nde alınan kararla yedi bölgeden biri olan bu topraklar, mavi ve yeşilin her mevsim eşsiz dansıyla görenleri kendine hayran bırakır. Tüm sahil boyunca denize paralel olarak uzanan dağlar, sadece iklim koşullarını belirlemekle kalmaz aynı zamanda demografik yapının oluşmasında da etkilidir.

Ancak yazımızın konusu bu değil. Coğrafik koşullar her ne kadar insanlar üzerinde etkili olsa da bizim ele alacağımız konu, egemenlerin Karadeniz halkı üzerinde yıllardır yürüttüğü politikaların “Artvin” halkı üzerinden açığa çıkması ile ilgili olacaktır. Yüzyıllardır farklı halklarla iç içe yaşamış ve ortaya çıkan ortak kültürü bugünlere kadar taşımış bir bölgenin bugünkü durumunu iyi anlamak gerekiyor.

“Karadeniz, Osmanlı’nın son dönemlerinden başlayarak günümüze kadar Anadolu’yu Türkleştirmek planının uygulandığı en önemli coğrafyadır” desek haksız sayılmayız. 1915’te Ermenileri, sonra 2. Meclis sonrası Kürtleri, 1930’lu yıllarda Rumları, 1950’li yıllarda azınlıkları ve nihayetinde 1970’li yıllarda devrimci gençliği hedefine alan egemenler, bu politikalarında büyük ölçüde başarılı oldular.

Ellerinde iki güçlü silahı vardı: milliyetçilik ve Sünni İslam‘a dayanan ümmetçilik anlayışı. İşte bu iki silahın en etkili kullanıldığı bir coğrafyadır Karadeniz. Buna mukabil devrimci dinamiklerin yetiştiği hatta örgütlendiği bir bölgedir. Özellikle 70’li yıllarda devrimci kadroların alan çalışmaları yaptığı ve aynı zamanda karşılık bulduğu Karadeniz için bugün aynı şeyleri söylemek ne yazık ki çok zor. Devrimci önderlerin kır gerilla geleneğini başlattığı bir bölgeydi Karadeniz. Öyle ki insanların,”Mahirler, Denizler bizim köye de geldi.” demelerinin altındaki sahiplenmeyi bugün bile birçok yerde duyabilirsiniz.

Karadeniz’i sol gerçeklik bağlamında anlamak genel anlamda bölgeyi ama özellikle Fatsa’nın 1970’li yıllarını doğru zemine oturtmaktan geçer. Çünkü bu yıllarda devrimci kadroların dikey örgütlenme modelinden yatay örgütlenme modeline geçtiği ve bunun büyük ölçüde başarıldığı yıllardır. Mahallelerden sokaklara, sokaklardan evlere kadar uzanan örgütlenmenin halkta gerekli karşılığı bulduğunu söyleyebiliriz. Mahalle ve sokaklarda oluşturulan örgütlülükler gerek lokal, gerek genel sorunları, devrimci yol kadroları başta olmak üzere diğer sol güçlerle birlikte tartışır durumdaydılar.

Bütün bu gelişmeler THKP-C davasından hüküm giymiş devrimci bir lideri belediye başkanı yaptı. Yaklaşık 9 ay süren belediye başkanlığı süresince hayata geçirmeye çalıştığı “Özyönetim” modeli ülkemiz devrim tarihinde bir ilktir. İşte bugün milliyetçilik ve din değerlerinin en yüksek olduğu Karadeniz’de bu modeli ve sonuçlarını çok iyi değerlendirmemiz gerekiyor.

1979-80 Fatsa’sında yaşanan olaylar sebep-sonuç ilişkileri açısından son derece öğreticidir. Çünkü sebepleri son derece olumlu zeminde gerçekleşen bir pratiğin sonuçları tam bir fiyasko ile sonuçlanıyorsa bunun altında iki neden vardır. Ya halk devrimcilere güvenmedi ya da devrimciler halkı gerektiği kadar koruyamadı. Hiç kuşkusuz ikinci seçenek tartışma götürmez şekilde doğrudur.

1980 yılının Temmuz ayında yapılan nokta operasyonunda devlet faşizmine, tek bir çakıl taşı atılmaması bunun en somut örneğidir. “Halkımızı korumak, sivillerin ölmemesi için mukavemet göstermedik” demek en kibar tabiriyle “devrimci iradeden yoksunduk” anlamına geliyor ki bu da tamamen doğrudur. Yine o dönemlerde ellerine silah alarak dağa çıkan gençlere lojistik destek çıkılmaması bu tezi doğrulamaktadır.

Terzi Fikri başta olmak üzere güzel yarınlar kurmak için yola çıkan, düşen, direnen tüm devrimcilere içten şükran duygularımızı açıkça ifade etmekle birlikte, sözümüz DY’nin ideolojik çizgisinde yürütülen mücadele anlayışınadır. Bugün kimi devrimci sol anlayışlar DY içindeki çözülmenin 80 sonrası cezaevi süreci olduğunu söylese de asıl çözülme Fatsa olaylarının çok öncesinden başlayıp Karadeniz’in bu şirin ilçesinde miadını tamamlamıştır. Kendine ve halkına güvenmeme şeklinde gelişen teslimiyet ve çözülme süreci cezaevlerinde yaşanan mücadeleye de yansımıştır. Karadeniz’in bu küçük ilçesinde yaşanan özyönetim deneyimi, oligarşinin bütün bir bölgede özel bir politika geliştirmesine neden olduğu açık bir gerçektir.

Din ve milliyetçilik üzerinden geliştirilen bu politikalar o kadar derinleştirildi ki bölge halkı kendini ilgilendiren en temel sorunlarda bile manipüle edilerek edilgen ve tepki veremez hale dönüştürülmüştür. Bölge halkının fındık ve çay tek geçim kaynağı olmasına karşılık devletin bu alandan desteğini çekmesi yani halkı yoksullaştırması bilinçli siyasal bir tercih olarak karşımızda durmaktadır. Çünkü bölgenin tamamında HES‘lerin yapılması ve halkın kendilerine ait temel sorunlar karşısında tepki vermemesi bu politikaların bir sonucudur. Halbuki bölge insanı, devrimci kadroların alanda bulunduğu yıllarda fındık başta olmak üzere çay, tütün konularında mitingler yaptığını gayet iyi bilirler. Bu yıllar devrimcilerin halkın arasında çalışma yaptığı yıllardır. Kendilerine devrimci diyen örgütlerin Fatsa’da yaşanan olaylar sonrasında ve 12 Eylül döneminde ideolojik olarak çözülmesinden sonra bölgedeki kadrolarda tasfiye olmasını beraberinde getirmiştir. İşte bu çözülme süreci yıllardır bir arada yaşama kültürünün en çok geliştiği bir bölgenin nasıl şovenizmin kalesi yapıldığı gerçeğini de açıklar.

Tüm bunlara rağmen geçmişten gelen ve bugünlere kadar taşınan sol, sosyalist ve devrimci değerlerin hakim olduğu kimi yerlerde oligarşinin politikalarına direnen yerler de var. Hopa ve Artvin gibi. Şimdilik doğa ve HES karşıtlığı üzerinden yürütülen mücadele yeterli düzeyde olmasa da bir uyanıştır ama yeterli değildir. Bir gün yöre insanının yaşadığı çelişkileri M-L temelde örgütleyebilen ve geniş kesimleri oligarşiye karşı yönlendirdiğinde sonuçlar sadece Karadeniz kıyılarını değil Anadolu’nun tamamını etkileyecektir.

Umudumuz odur ki, devletin yıllardan beri şovenizmin kalesi yapmaya çalıştığı Karadeniz, bir gün gelecek egemenlerin elinde patlayacak. Bundan hiç kuşku yok. Karadeniz kendi toprakları üzerinde yeşerttiği farklı kardeşliği ve kardeşliğin ortaya çıkardığı ortak kültürü eninde sonunda sahiplenecek. Yaşamak için öldürenlerle yaşatmak için ölenlerin arasında ince ama bir o kadar da derin olan bir çizgiyi göreceklerdir.

Unutmayalım ki, Topal Osmanları, Ogün Samastları yetiştiren bu toprakla Mustafa Suphileri, Sinan Kukulları, Canan, Zehra Kulaksız kardeşleri gibi nice devrimcileri de yetiştirmiştir. Yetiştirmeye de devam edecektir.Yeni kadrolarla birlikte halkın devrimcilerin yanında saf tutması elbette zor olacak. Kendilerine “solcuyum” diyen reformistler başta olmak üzere tüm kesimler şunu iyi anlamalılar. Reformist politikalarla halk kazanılmıyor.Tam aksine halkın kendi sorunları üzerinden örgütlenmeyi merkeze alan devrimci politikalarla kazanılır.

Devlet ve aygıtları din ve milliyetçilik silahının ne kadar etkili kullanırsa kullansın toplumsal değişimin ve dönüşümün önünde asla duramayacaktır. Yeter ki kendini muhalif olarak görenler, düşmana bir çakıl taşı atabilme cüretini gösterebilsinler. İşte o zaman Karadeniz’i devlet faşizminin egemenliğinden kurtarıp gerçek anlamda özgürleştirebiliriz. yazisonuikonu



Yorum yok

Ekleyin