İyileşme kabullenerek başlar

DersimsporFan |

YAE’ciler emirlerine sunulan ekranlar ve köşeler vasıtasıyla eski mahallelerinin çocuklarını ayartmanın, bilinçlerini zehirlemenin ve yukarı mahallede planlananları aşağı mahalleye dayatmanın aracına dönüştüler.

murat-belge-rte2

“…. Metin Lokumcu Hopa Meydanı’nda hâlâ haykırıyor.
Onlarca polisin arasında, gaz bulutunun ortasında
Metin Hoca bağırmaya devam ediyor…”

AKP & Cemaat ikilisinin kâbus gibi çöktüğü, henüz Gezi gibi bir umudun uzakta olduğu yıllardı. Murat Belge ve liberal taburunun AKP ve Cemaat sofrasından dökülen kırıntıları kapma yarışına tutuştuğu, bu ikiliye karşı çıkanların Taraf familyası tarafından darbeci ilan edildiği bir dönemdi.

AKP, Hakan Fidan’ın tutuklanma girişimine kadar birlikte iş tuttuğu cemaatin de talebiyle, tüm toplumu zapturapt altına alacak anayasa değişikliği için referanduma gitme kararı aldı. Tüm kritik dönemlerde önüne çıkan engelleri havuç-sopa ikilisini kullanarak aşan AKP bu süreçte referandum torbasındaki havucu tutarken, Murat Belge ve şürekası sopayı tutuyordu.

Bugün diktatörlükle itham edilen Erdoğan, 12 Eylül paşalarının yargılanacağını söylüyor ve referandumda “Evet” oyu istiyordu. Belge ve saz arkadaşları Erdoğan’ın topluma dayattıklarına karşı çıkanları darbeci olmakla, vesayetin yanında yer almakla suçluyordu. Bu tartışmalardan çok da uzun olmayan bir süre öncesine kadar Erdoğan, Kenan Evren ile birlikte poz veriyor, açılışlar yapıyor, gülen gözlerle Evren’e bakıyordu. Evren’in ve askeri darbenin gadrine uğramış, işkencelerden geçmiş, yıllarca zindanlarda yatmış, bu işin Erdoğan diktasına yol açacağını söyleyen devrimciler ise Belge ve “çiçek” arkadaşları tarafından vesayetçi ilan ediliyordu.

Murat Belge, Baskın Oran, Ümit Kıvanç, Ufuk Uras ve Hayko Bağdat gibi kamuoyunun yakından tanıdığı ve o dönem AKP için pek muhterem olan liberaller eliyle “Yetmez Ama Evet” kampanyası örgütlendi. Her gün TV ekranlarından bize parmak sallayan bu “abiler” kağıt üzerinde de olsa hukuk devleti olan TC’nin guguk devleti olmasına giden yolları asfaltlıyordu. Buna itiraz edenler darbeci, asker sevici; onlar ise vesayet ile savaşan halk kahramanları oluyordu.

Devletin kirli tarihi üzerinden meşrulaştırma

Şunda hemfikiriz TC hiçbir zaman hukuk devleti olmadı. Başta Kürtler, Aleviler ve solculara karşı işlediği suçlar normal bir zamanda ve normal koşullarda TC’yi yirmi defa insanlığa karşı suç işlemekten mahkûm etmeye yeter de artar bile. AKP’nin, devletin bu kanlı tarihi ile hesaplaşmak gibi bir derdi ve niyeti olmadığı ayan beyan ortadayken; YAE’ci  “çiçek çocuklar” Türkiye’nin demokratikleşmesi, darbelerle hesaplaşılması için referandumda Evet denmesi gerektiği yönünde AKP propagandası yapıyorlardı. Pek ihtimal vermeseler de zaman ilerler ve işler sarpa sararsa bir kıvırma payı kalsın diye de “Evet”in başına “Yetmez Ama” koyuyorlardı.

Ufuk Uras bu kampanyanın en ateşli militanıydı. Onun aklı bu kadar büyük hesabı kitabı almadığından “Yetmez Ama Evet demiyorum, dibine kadar Evet’çiyim!” diye haykırıyor, AKP şeflerinin takdirleri karşısında kendinden geçiyordu. Darbe dedektörü Murat Belge tüm bravolar ve aferinler Ufuk Uras’a gitmesin diye Metin Lokumcu’yu Ergenokoncu ilan ediyor, “ideal demokrat” fetvaları yayımlıyordu. Bununla da yetinmeyen Belge, üniversitelerde AKP şeflerine yumurta atan öğrencileri de mönüsüne ekliyor, CHP yöneticilerinin yumurta yağmuruna tutulmamasını öğrencilerin darbeciliğine delil sayıyordu.

Üç beş ağaç meselesi olarak Taksim Gezi Parkı’nda beş-on gençle başlayan itiraz, bir anda tüm şehirlere yayıldı. Son dönemde ekürisi  ile de “alan paylaşımı” hususunda sorunlar yaşayan AKP’de gelgitler yaşanmaya başlandı.

Havuz ve Cemaat medyasının rüzgârıyla yelkenleri dolduran “kullanışlı aptallar” aykırı tek ses çıkaranın üzerine sefer üzerine sefer düzenliyorlardı. Seferde gerekli lojistiği AKP ve cemaat el birliği ile sağlıyordu. Bütün propagandalarını devletin kanlı tarihi üzerine kuran YAE’ci “zeki çocuklar” AKP’nin bu düzeni değiştireceğine toplumu inandırmaya çalışıyor, en azından karşı çıkanlardan bir kısmını tarafsızlaştırmaya uğraşıyordu. Zaten AKP propaganda aygıtının kendilerinden beklentisi de zihin bulamak, bilinç zehirlemek idi.

“Eski Türkiye” dedikleri inkârcı, katliamcı zihniyetin panzehirinin AKP’nin “Yeni Türkiye”si olduğu propagandasının bayraktarlığı Murat Belge’de idi.  Nerde iki kişi bir araya gelse Murat Belge oradan darbe çıkacağını anında anlıyor ve büyük bir hazla saldırıya geçiyordu.

YAE’ci tayfanın bu hizmetleri ziyadesiyle mükâfatlandırılıyordu. TV programları, havuz ve cemaat gazetelerinde kapılan köşeler vs. Çok uzatmaya gerek yok. Hepimiz o günleri beraber yaşadık ve gördük.

Devran dönüyor

Gel zaman git zaman kendilerini en güvende hissettikleri anda “Gezi” hayaleti zuhur etti.  Üç beş ağaç meselesi olarak Taksim Gezi Parkı’nda beş-on gençle başlayan itiraz, bir anda tüm şehirlere yayıldı. Son dönemde ekürisi  ile de “alan paylaşımı” hususunda sorunlar yaşayan AKP’de gelgitler yaşanır oldu. Artık eskisi gibi at koşturamayacaklarını söyleyen milyonları karşısında gören iktidar partisinde panik ve dökülmeler başladı.  Arınç ve Gül’ün “soft power” (bu ifadeye bayılıyorlar) yaklaşımı “reisin” kükremesiyle duvara tosladı. Çünkü en çok kaybedecek şey ondaydı.

Gezi’den sonra AKP kendisini şeklen bile olsa kanunla, yasayla sınırlandırmanın gereksiz olduğuna karar verdi. Kaldı ki toplumun en örgütlü kesimi olan Kürtlerin önemli bölümünü Gezi sürecinin dışında tutmayı başarmışlardı. Bu hareketin Kürtlerle buluşması durumunda neler olabileceğini az çok kestirebilecek kadar kafaları çalışıyordu.

Seçimlerden önce çıkan AKP’nin “çözüm süreci” ateşi ruhlarına işlemiş Kürt düşmanlığı aşısıyla, her seçimden sonra yerini yeniden “tekli” söylemlere bırakıyordu. İslam kardeşliği sınırları içerisinde çözülebileceği dillendirilen Kürt sorunuRojava ve Şengal direnişleriyle çoktan sınırları aşmış ve uluslararası bir boyut kazanmıştı. Görünüşte iki seçenek vardı; AKP bu sorunu ya çözecek ya da çözülecekti. AKP “devlet aklı” diye övülen aptallığı tercih ederek çözülmeyi tercih etti.

Ve nihayetinde çöküş devri

Gezi’de gençler katledilmiş ama ağaçlar kesilememiş, “ecdadın kışlası” dikilememişti. Reis çok sinirliydi. “Kobanê düştü düşecek” cümlesini kurarken yüzünde beliren neşe ve keyif, Kobanê’ye akan Kürt gençlerinin olağanüstü direnişiyle yerini asabiyet ve hayal kırıklığına bırakmıştı. YPG, “Kobanêgrad Direnişi” olarak adlandırılan direnişiyle AKP–MİT sponsorluğundaki çetelere darbe üstüne darbe indiriyordu. (Zaferi getiren ölümüne direnen Kürt gençleri ve Türkiyeli dostlarının ortaya koyduğu iradeydi. Koalisyon askeri olarak YPG namına bir artı yaratsa da zaferde belirleyici olan kan ve can bedeli direnenlerdi.) Tüm dış politikasını Kürtlerin statü sahibi olmaması ve Alevi düşmanlığı üzerine kuran AKP, bir tokat da 7 Haziran seçimlerinde HDP’den yedi.

AKP milisleri sokağa iniyor

Çanlar, Suriye’de de hüsrana uğrayan, Gezi’de panikleyen, Kürtlerden tokat üstüne tokat yiyen, 17-25 Aralık sürecinde de en yakın müttefikini yitiren AKP için çalıyordu. Ya geri basacak ya da gidebildiği kadar ileri gidecek ve işi iç savaşa kadar götüreceklerdi.

13 yılda buyurmaya ve emretmeye alışmış AKP, ortaya çıkan bu yeni durum karşısında sonuna kadar gitmeyi seçti. Ilık İslamcılar artık şiddetin her türlüsünü kullanmaya başlamış, Kürdistan’da sokak infazlarına geri dönülmüştü.

İstanbul’da Günay Özarslan evinde polis tarafından infaz edilmiş, Günay’ın cenazesini kaçırmak isteyen polis Gazi Mahallesi’nde Cemevi’ni gaz bombalarıyla tarumar etmişti.

AKP’nin milis gücü olarak tahkim ettiği Özel Timler Cizre ve Silvan’da sokak infazları ile yetinmiyor, öldürdüklerini araçlara bağlayıp şehir turuna çıkıyordu. Hacı Lokman Birlik’in ön otopsi raporu, Hacı’nın yaralıyken işkence edilip infaz edildiğini ortaya koyuyordu. İlçelerde günler süren sokağa çıkma yasakları başlamış; kent kuşatmaları, infazlar ve tanklarla girilebilen sokaklar çoğalmıştı.

Eskisi gibi yönetilmek istemeyen milyonlar şiddete rağmen sinmiyor, her alanda AKP gericiliğine direniyor,  AKP gericiliği yönetme krizi yaşıyordu. Amed, Suruç ve Ankara katliamları gericiliğin işi nerelere vardırabileceğinin işaretleriydi.

Referandumda “Hayır/Boykot” diyen devrimcilerin tüm tespitleri bir bir kanıtlanıyor, AKP ajandasında Türkiye’nin demokratikleşmesi gibi bir gündem olmadığı, asıl amacın tek adam düzeni için yol temizliği olduğu ispatlanıyordu.1

Suriye’de hüsrana uğrayan, Gezi’de panikleyen, Kürtlerden tokat üstüne tokat yiyen, 17-25 Aralık sürecinde de en yakın müttefikini yitiren AKP ya geri basacak ya da gidebildiği kadar ileri gidecek ve işi iç savaşa kadar götüreceklerdi.

Yazının bu kısmına kadar geçen süreci “ediyordu, yapıyordu, direniyordu” şeklinde geçmiş zaman ekleriyle sürdürdük. Bundan sonrası şimdiki zamanla devam edecek. Zira süreç baskı, şiddet ve AKP gericiliğine karşı ortaya konan direniş ile devam ediyor.

YAE’cilerin sefaleti

“Yetmez Ama Evet”çilerin sefaletini anlatmayı arzuladığımız bu makalede kendilerinden pek bahsetmedik. Esasen onlar için ayrıca bir süreç özetine ihtiyaç yok. Zira yukarıda AKP’ye dair anlatılan, onların da hikâyesiydi.

Onların hikâyesi AKP ve Cemaat ikilisinin yükselişiyle başladı. Sermayenin desteğiyle iktidar olmalarına rağmen uluslararası sermaye çevreleri tarafından yeterince güven duyulmayan AKP, bu cenahı batıya dönük propaganda faaliyetlerinin merkezine koydu. (Yaşanan güven sorununda reisin gelgitli ruh hali, iç politikada kullanmak maksadıyla dış politikada sahnelenen ucuz kahramanlıklar vs. etkiliydi.)

YAE’ciler içeride de AKP karşıtı “blok”ta gedikler açmakla görevlendirildi.  YAE’ciler emirlerine sunulan ekranlar ve köşeler vasıtasıyla eski mahallelerinin çocuklarını ayartmanın, bilinçlerini zehirlemenin ve yukarı mahallede planlananları aşağı mahalleye dayatmanın aracına dönüştüler.

Türkiye’de olup biteni yakından izleyen AB ve ABD, AKP’nin bu haliyle kısa vadede olmasa da bir süre sonra halk desteğini yitirip hizmet dışı kalacağını görerek pozisyon almaya başladı. AB ve ABD’den gelen “otoriterleşme uyarıları” üzerine bizim foncular duruma uyanmaya başladı ve bir anda artarda kandırıldıklarını, aldatıldıklarını söylemeye başladılar.

Bu “kandırıldığını” söyleyenler kervanına son olarak Murat Belge katıldı. Bir sabah uyanıp gazeteyi açtık ve yıllardır yazdığı ansiklopedi bilgileriyle kendi piyasasını yaratan AKP’nin gözde entelektüeli Murat Belge’nin kandırıldığını öğrendik.

Utanma yok, arlanma yok

Tabii ortada kimsenin kimseyi kandırdığı bir durum yok. Sadece sonsuz bir iktidar olacağına inandıkları partinin sendelemesiyle demir alacakları yeni liman arayışındalar. Üst perdeden konuşmaya alışmış bu zevat şimdilerde büyük hayal kırıklığı yaşıyor.

Oysa böyle planlamamışlardı. Onlara göre AKP sonsuza kadar iktidar kalacak ve onlar açısından hayat gayet rahat sürüp gidecekti. Kitle ve sokak hareketlerinin ruhuna 12 Eylül’de rahmet okunalı çok olmuştu!

Şimdilerde utangaçça nedamet getiren bu cenahın bir şeyden pişman olduğu yok. Hata yaptıklarını düşünmüyor, bunu zinhar kabul etmiyorlar.  Murat Belge’nin son sözleri üzerine Twitter’da yükselen öfkeye, kendisi de Tarafgiller familyasından olan ve diğer dostları kadar bilinmese de Murat Belge savunusuyla bilinirliğini arttırmaya dönük çabasıyla dikkat çeken YAE’ci  Esra Yalazan bu öfkeye şöyle yanıt veriyor:

Bugün de M. Belge’yi linç ediyor solcumsular. “Evet” denilenin “sivil anayasa ihtimali” olduğunu bilmezmiş gibi. Hadsizlik hastalığı geçmez!

Solcumsu” lafına çok takılmadan geçiyorum. Zira biliyoruz ki onlar solculuğu küfür olarak kullanıyor. İki karşıt sınıf arasında bu türden düşmanlık ifadeleri “normal” deyip devam edelim. Asıl dikkat çeken ifade “ihtimal” ile orantılanan “sivil anayasa”.

Bizim çiçek çocuklar “sivil anayasa ihtimali“ne kanmışlar! 40 yıldır “En iyi ben bilirim, Marx yaşasa peşimden gelirdi” zımni iddiasıyla yazıp çizen darbe dedektörü Murat Belge ve şürekâsını kandırmak meğerse bu kadar kolaymış! Herkesin kendisi kadar dürüst olmadığını nerden bilsin bizim saf temiz Anadolu delikanlısı!

Bu palavralara “kanmış” olmalarına rağmen hâlâ sağa sola akıl yayan bu grup, sola ve devrimcilere olan düşmanlığından ise bir şey yitirmiş değil. YAE familyasını eleştiren devrimcilere karşı hâlâ aynı ifadeleri gargara yapıp duruyorlar: Darbeci, vesayet, ıvır zıvır…

Kandırılmış olmasına rağmen yine burnundan kıl aldırmıyor Bay Belge… Süreç onu gerektiriyormuş! Dönemin şartlarıyla değerlendirildiğinde haklılarmış! Olay bu kadar basitmiş, bunda anlaşılmayacak ne varmış!

Bu palavralara “kanmış” olmalarına rağmen hâlâ sağa sola akıl yayan bu grup, sola ve devrimcilere olan düşmanlığından ise bir şey yitirmiş değil. YAE familyasını eleştiren devrimcilere karşı hâlâ aynı ifadeleri gargara yapıp duruyorlar: Darbeci, vesayet, ıvır zıvır…

“Güç herşeydir”

Toplumun bu kesimi güce tapar, güç olduğuna inandığı kesimin yanında yer almak bunları rahatlatır. Geçmişte yaptıklarını izah ederken kullandıkları ifadeler, ortaya koydukları argümanlar ihtiyaç duyulması takdirinde benzer görevler için hazır ve nazır beklediklerini gösteriyor.

Şu an bu durumun tekrarı noktasındaki tek engel batıdan gerekli sinyalin alınmıyor, iktidar tarafından da eskisi kadar muteber görülmüyor olmaları. Yoksa hiçbir politik öngörüleri “tutmamasına” rağmen hâlâ siyasete ve dünyaya dair en iddialı analizlerin altında onların imzaları var.

Bunların muhalifliği camdan anne baba kontrolünde parkta oynayan çocuğun ufak yaramazlıklarından ibarettir.

İyileşmek hasta olduğunu kabullenmek ile başlar.

Ne Hopa’da haykıran Metin Lokumcu’yu ne de ona Ergenekoncu diyenleri unuturuz. yazisonuikonu

@DersimsporFan

  1. Hatırlatalım, Devrimciler, Ulusalcılarla apayrı nedenlerle referanduma Hayır/Boykot dedi.


Yorum yok

Ekleyin