İnsansız hava araçları ve emperyalizm

Michael V. Hayden |

“Hedefi vurduktan sonra, askerlik çağında olabilecek yaşta erkekler dışarı çıkarsa onları öldürün.”

Yemen'de çekilmiş bir fotoğraf: "Ailemi neden öldürdünüz?" 2013 yılında bir düğün konvoyuna saldıran ABD İHA'ları 14 kişiyi öldürmüştü.

Yemen’de çekilmiş bir fotoğraf: “Ailemi neden öldürdünüz?” 2013 yılında bir düğün konvoyuna saldıran ABD uçakları 14 kişiyi öldürmüştü.

Gezite’nin sunuşu

10-15 yıldır, ABD’nin halklara karşı açtığı savaşta kullandığı yeni bir silaha tanık oluyoruz: İnsansız Hava Araçları ya da İHA’lar.

Yalnızca 2010 yılında Afganistan‘da uçan İHA’lardan halkın üzerine 1100 kez ateş açıldı. 2013 yılı verilerine göre CIA’ye ait İHA’lar Pakistan‘da 369 saldırı gerçekleştirdi ve sonuçta neredeyse 200’ü çocuk 800’e yakın insan bu şekilde katledildi. İHA’lar İsrail tarafından da kullanılıyor. 2008-2009 yılları arasında Filistin göklerinde uçan bu ölüm makinelerinin 825 Filistinliyi öldürdüğü tahmin ediliyor. “Nobel Barış Ödülü” sahibi Barack Obama ABD Başkanı olduktan sonra, İHA’lar aracılığıyla yapılan katliamlar tırmanışa geçti.

Emperyalistler İHA’ları çok önemsiyorlar. Çünkü Afganistan’a gitmeye bile gerek kalmadan, Washington’daki bir pilotun bilgisayar ekranına bakarak yönetebildiği bu araçlar, emperyalizme hiç asker kaybetmeden operasyon yapabilme imkanı veriyor. Bir ABD askerinin operasyon sırasında öldürülmesi yerine, onlarca Ortadoğulunun katledilmesinin maliyeti çok daha düşük. Hatta adı bile var: “Colleteral damage”, yani sivil zayiat.

İHA’lar hakkında aşağıda okuyacağınız yazı, eski CIA şefi Michael Hayden tarafından geçtiğimiz günlerde yazıldı. Yazı İHA’ların emperyalist işgale karşı mücadele eden örgütlerin lider kadrolarını öldürmek ve umutsuzlaştırmak için nasıl kullanıldığını anlatıyor. Emperyalistlerin nasıl bir soğukkanlılıkla ve meşruluk bilinciyle halklara saldırdığını açıkça anlatırken, bizi egemen sınıfların düşünme biçimine tanık ediyor. Bu yüzden sizlerle paylaşmak istedik.


“Amerika’yı emniyete almak için,
İHA savaşına sarılmak gerek”

Kaynak: New York Times | “To Keep America Safe, Embrace Drone Warfare

Karar alıcılar “Onların burada olduğundan emin misin?” diye sorar. “Onlar” dedikleri Birleşik Devletler’e karşı saldırı hazırlığı planlayan El Kaide ajanlarıdır.

İstihbarat analisti elde edilen bilginin beşeri ve elektronik kaynaklarına da işaret ederek “Evet, efendim” cevabını yöneltir. “Beşeri istihbaratımız oldukça iyi durumda. Duraksız video aktarımı ile takip halindeyiz. Sigint an itibariyle El Kaide ajanları olduklarını teyit edebilmek için kontrol ediyor. Evet, onlar olduğu kesin. ”

Karar alıcı yakınlarda sivillerin de olup olmadığını sorar.

“Aile ana binada bulunuyor. Bizim peşinde olduğumuz adamlar ise bu bina içerisinde konuk evinin olduğu bölümde.”

“Görünüşe bakılırsa çok uzakta değiller.”

“Yeterince uzaktalar.”

“Şu an o küçük binada kimse var mı?”

“Bilmiyorum. Muhtemelen kimse yok. Predator hedefi tespit ettiğinden beri kimseyi görmedik. Ancak El Kaide geçiş yaparken bu yolu kullanıyor ve bu geçiş oldukça sık tekrarlanıyor.”

500 pound ağırlığında tesirli bir lazer güdümlü bomba olan GBU-12 kullanılarak hedefleri öldürme imkanı olup olmadığını sorar.

Cevap “bu adamlar kesinlikle öldü,” “ailenin ise hayatta ve iyi durumda olduğunu düşünüyoruz” şeklinde gelir.

“Onların hayatta olduğuna emin misin?”

“Öyle olmalılar.” Ancak istihbarat analisti emin olmanın imkansız olduğunu da itiraf etti.

Karar alıcı, 20 pound ağırlığında savaş başlığı taşıyan daha küçük boyuttaki bir silaha referans vererek “Bir çift Hellfire (insansız hava araçları için geliştirilmiş olan havadan yere roket modeli) kullansak nasıl olur?” diye sorar.

“Konuk evindeki doğru odayı vurabilirsek, kötü adamların tamamını haklayabiliriz.” Ancak evin duvarları oldukça kalın olabilir. Aile güvende olacaktır ama bu durumda kötü adamlar da kurtulabilir.

Karar alıcı bunun üzerine “Hellfire’ları daha önce söylediğin şekilde kullan” der.

Bir sessizlik olur.

“Bana bu adamlardan biraz daha ayrıntılı bahset.”

“Bayım, önemli El Kaide ajanlarından söz ediyoruz. Onları çok uzun süreden beri takip etmekteyiz. Çok dikkatli hareket ediyorlar. Kendilerini bulmamız çok zor oldu. En baştaki ekipten söz ediyoruz.”

Daha uzun süreli bir sessizlik daha.

“GBU (sığınak tahrip etmeye yönelik bir tür güdümlü bomba) kullanın. Bazen yatakhane olarak kullandıkları şu ufak binadan söz ediyorum. ”

“Anlaşıldı efendim.”

“GBU hedefi vurduktan sonra, askerlik çağında olabilecek yaşta erkekler dışarı çıkarsa…”

“Dinliyorum bayım?”

“Onları öldürün”

Bir saatten daha kısa bir süre sonra kendisine yeniden bilgi verildi. Hedeflerin ikisi öldürüldü. Siviller binadan kaçabildi. Hepsi hayattaydı.

İnsansız hava araçları kullanarak hedeflerin öldürülmesi Amerikan savaş yöntemlerinin bir parçası haline geldi. Bunun yasal ve etkili biçimde uygulanabilmesi detaylı ve kesin bir istihbarat gerektiriyor. Aynı zamanda oldukça zorlu bir karar alma süreci de söz konusudur. Yukarıda alıntılanan diyalog, işi doğru yapabilmek için emir veren makamlar ile analistlerin ne denli sıkı çalışması gerektiğini gösteriyor.

Ancak bu konuda daha da ileri gidildikçe, insansız hava aracı saldırıları tartışılır hale geldi. Eleştiriler insan hava uçakları saldırılarında – benim gözden geçirdiğim istihbarat ile tamamen çelişkili biçimde – hayatını kaybeden sivillerin yüksek yüzdesine işaret ediyor ve bu saldırıların İslam dünyasını Birleşik Devletleri karşısında konumlandırarak, terörist devşirilmesini ateşlediğini iddia ediyor. Zamanında kendilerini tehlike altında hissettiklerinde istihbarat kurumlarının etkisiz kaldığından şikayet eden siyasi elitler de, istihbaratın çok ileriye gittiğini öne sürerek tartışmaya dahil oldular.

Program mükemmel değil. Zira hiçbir askeri nitelikteki program mükemmel değildir. Asıl önemli olan şu ki: İşe yarıyor. Silahlı çatışma tarihinde tatbik edilen hedefe odaklı öldürme programının, ateş gücünün kesin ve etkili uygulaması bağlamında en başarılı teknik olduğu söylenebilir. Terör eylem planlarını akamete uğrattı ve Afganistan-Pakistan sınırında konuşlanmış olan El Kaide örgütlenmesinin çaptan düşerek kendi kabuğuna çekilmesini sağladı. Bunlar, Usama bin Ladin’in 2011 yılında öldürülmesinden önce gerçekleşti.

Kısa bir zaman öncesinde hedef gözeterek öldürme sınırlı bir biçimde tatbik ediliyordu. Ancak 2008 yılı itibariyle, hem Güney Asya’da Amerikan Askeri Birliklerine hem de Birleşik Devletlerin kendisine yönelik terörist tehdidinin kabul edilemez boyutlara vardığını biliyoruz. Gözetleme platformlarından, eğitim kamplarında motorlarına atlayarak simülasyon hedeflere ateş açan adamlar olduğunu gözlemledik. O yılın başında, CIA ve ben daha saldırgan bir şekilde eyleme geçilmesi gerektiğine dair tavsiyede bulunmaya başladık.

İstihbaratın isabetli saldırıları sağlayacak kadar iyi olduğuna dair güvenimiz tamdı. Hatasız olduğundan ve daima hatasız olacağından emin olmalıydık. Örneğin, 2006 yılı sonunda El Kaide ve Taliban ile ilişkili hayli etkili bir şiddet grubu olan Haqqani şebekesinin lideri olduğuna inanılan tek bacaklı bir adam öldürülmüştü. Öldürülen adamın, Haqqani şebekesiyle bağlantılı olduğu ancak aradıkları lider olmadığı ortaya çıkmıştı. Mayınlı bölge olarak tanımlanabilecek Güney Asya’da çok sayıda tek bacaklı terörist bulunduğu aşikardı.

Yanlış kimlik saptaması ile ilgili kapsamlı bir açıklama talep ettim. Bu durum için hiçbir bahane söz konusu olamazdı. Sorumlu insanlar ciddi anlamda belki de biraz fazla ölçüde suçluluk duymaktaydı.

Ben her ne kadar düzenli olarak yüksek kaliteli istihbarat tedarik ederek kesin hedefi sağlayabileceğimize ikna olsam da, hükümet kademesindeki karar alıcıların bundan yararlanmaları için ikna edilmeleri gerekiyordu.

Bizim için yolunda giden bir şey vardı. Başkan George W. Bush ile her hafta arada hiçbir filtre olmaksızın doğrudan görüşme gerçekleştiriyordum. Her Perşembe sabahı El Kaide’nin ilerleyen ayak izlerinin ve Pakistan’da bölgedeki sınır tanımaz etkisinin altını çizerek kendisini bilgilendiriyordum. Notre Dame mezunu şef analistim ile neredeyse her gün bir araya geliyorduk ve tehdidin Afganistan ve oradaki askeri kuvvetlerimiz için olduğu kadar, kendi sınırlarımız için de daha vahim olabileceği üzerine görüşüyorduk.

Brifinglerimizi özetlersek: “Sahip olduğumuz bilgiler ışığında, bir sonraki saldırı sonrası eylemsizliğimizi açıklayacak hiçbir gerekçe olamazdı.

Bunun üzerine Birleşik Devletler bazı limitleri test etmeye başladı. 2008 yılı başında, El Kaide operasyonlarının karizmatik liderlerinden biri Afganistan-Pakistan sınırında öldürüldü. Hedef o denli önemliydi ki, bölgedeki tepkiler bile sessizliğe gömülmüştü. Bölgenin yerlileri onun kim olduğunu biliyordu ve ölümü üzerine yas tutmadılar.

Aynı yıl içerisinde ileriki bir zamanda, Batı’da saldırı planı yapmakta olan bir başka üst düzey El Kaide yöneticisi, birkaç kurmayı ile beraber benzer şekilde ve benzer tepkisizliğe yol açarak öldürüldü.

Yaz ortasına gelindiğinde, Hellfire füzeleri kitle imha silahları üzerinde aktif olarak çalışan bir başka üst düzey El Kaide militanı öldürüldüğünde, Birleşik Devletler’in Güney Asya’da hedef odaklı öldürme mücadelesine başladığı belirgin hale gelmişti.

Kamuya açık kaynaklar, Bush yönetiminin ilk yedi ayında geçmiş dört yılın toplamının neredeyse üç katına karşılık gelecek biçimde üç düzineden fazla saldırının gerçekleştirildiğini belgelendirmektedir. Bu kaynaklara göre, üst düzey ve orta düzeyde 18 Taliban ve El Kaide lideri öldürülmüştü.

Bu saldırılar için kullanılan istihbaratın kaynağı personelin raporları, gözetleme teknolojisi ve Predator’un yakın mesafeden sürekli olarak aldığı görüntülere dayanıyordu. Bu saldırılar özellikle El Kaide hareketi açısından en önemli katkıları hayatta kalabilmek olan Bin Ladin ve yardımcısı Eymen el-Zevahiri gibi sığınaklarda saklanmayı göze alamayacak olan operasyonel nitelikteki liderlerine zarar vermeyi amaçlıyordu. İleri cephe hattındaki bu militanların hareketli ve iletişim içerisinde olması gerekliydi – ve bu durum onları saldırılara açık kılıyordu.

Diğer saldırılar, bilinen El Kaide lokasyonları ve faaliyetlerini ilgili kişiler bilinmese de ortadan kaldırmaya yönelikti. Eleştiriler imza vuruşlar adı verilen bu saldırıların rasgele olduğunu belirtse de aslında öyle değillerdi. Adı geçen imza saldırılarının çok sayıda kaynağı ve derin bir tarihi bulunmaktaydı. Öyle ki veriler neredeyse bir ansiklopedi hacmindeydi.

Bu saldırılarda varlıklarından şüphe duyulan ancak kesin olarak bilinmeyen çok sayıda yüksek değerli hedef öldürüldü. Alt kıdemli teröristlerin öldürülmesi ile ilgili olarak gerekçe öne sürmemiştik. Birleşik Devletler bu saldırıları silahlı bir düşman karşısında meşru bir askeri eylem olarak değerlendirmekteydi ve savaş ortamında maalesef erlerin de öldürülmesi gerekliydi.

Bu imza niteliğindeki saldırılar düşmanın sahip olduğu kadroları çarpıcı biçimde düşürmekte ve liderlik kademesini güvenli bölgeleri kalmadığına dair endişeye sevk etmekteydi. Kazara denebilecek bir biçimde bu saldırılar aslında olduklarının aksine rasgele göründükleri için istihbarat kaynaklarının ve yöntemlerinin de korunmasına yardımcı oldu.

İstihbarat raporları kısa süre içerisinde başarımızı teyit etti. El Kaide liderlik kademesinde yaygın bir çaresizlik hissinin hakim olmaya başladığını öğrendik. Yılar sonra belgeler yaşadıkları zorlukları kanıtlarıyla ortaya koydu.

2015 yılında, bir El Kaide üyesine karşı ABD’de görülen bir dava sonucunda hükümet Bin Ladin Pakistan’ın Abbottabad şehrinde 2011 yılında öldürüldüğünde ele geçirilen yazışmalar arasından sekiz adet dokümanı yayımlama kararı aldı. Bu belgelerde 2010 yılında Bin Ladin’in şef kurmaylarıyla yazışmaları açık biçimde yazılıydı.

2010 yılı Haziran tarihli belgede bir casus uçak saldırısı sonucunda öldürülen Şeyh Said’in kaybından duyulan derin üzüntülerini belirtmekteydi ve organizasyon içerisindeki endişe anlaşılmaktaydı.

Devamında “Casus uçaklarla yapılan saldırıların devam ettiği” yazılıydı. El-Sadi İhsanullah “son şehit olacak kişiydi: Yaklaşık bir hafta önce, kendisi de hava saldırılarıyla öldürüldü.” “Orta kademedeki yöneticiler ile örgüt üyelerinin de bu ölümlü saldırılardan müteessir oldukları” notu düşülmüştü.

İmza niteliğindeki saldırılar sayıca artmaktaydı. Aynı El Kaide yüzbaşısı Ramazan’da tek bir yerde 20 savaşçının ölmesinin ardından Ramazan Bayramının kutlanmasından yakınmıştı ve “insanların emirlerine karşı gelerek bayram kutlaması için bir araya” geldiklerini belirtmişti.

Haziran tarihli bir yazışmada “El Kaide Amerikan istihbaratı açısından daha sağlıklı biçimde değerlendirilir hale geldi. Yaptığımız analizlere göre sürekli potansiyel ve teyit edilmesi mümkün olan hedefleri izliyorlar,” deniyordu.

Sahadaki korku içerisindeki ast kademeye mensup militanlar Bin Ladin’den yardım istiyordu. Yine Haziran tarihli bir yazışmada “sizin rehberliğinize ihtiyaç duyuyoruz” ifadesi geçiyordu. “Özellikle operasyonların durdurulması suretiyle iş yükünün azaltılması, böylece daha az hareket edilerek, saldırılara daha az maruz kalınacağı” belirtilmişti.

“Yıpranmaktan kaçınmak isteyen kardeşlerimizin öne sürdüğü bir fikirdir” minvalinde devam ediyordu. “Fikir bazı kardeşlerimizin içinde bulunduğumuz kriz ortamı yatışana kadar bir ya da iki yıl süreyle sadece korunma amaçlı olarak aileleriyle birlikte ‘güvenli’ alanlara gitmeyi istemeleridir.

İki ay sonra Bin Ladin’in başka bir yardımcısı, talep eden militanların iltica etmesine ve “sakinleşerek hareketi küçültmeye” onay verdi.

Tüm bu yazışmalar 2010 yılına aitti ancak bizim 2008 itibariyle topladığımız istihbarat ile uyum içerisindeydi. Afganistan-Pakistan sınırında konuşlanmış olan El Kaide’nin bizim varlığımızı tehditten öte kaygılandığı şey kendi varlıklarını sürdürebilmekti. Ele geçirilen ve yayımlanan yazışmalar Amerikalılara Amerika Birleşik Devletleri sınırları dahilinde saldıracakları yönündeki istihbaratımızı da teyit ediyordu.

Yazışmalarda aralarında Birleşik Devletlerin de olduğu birçok ülkeden katılan militanların referansları mevcuttu. Yazışmalardan birinde “Örgütün başarıya ulaşabilmesi halinde en önemli işinin Birleşik Devletler içerisindeki operasyonlar olacağı çünkü bunun Amerikan halkının güvenliğini ve iktisadi koşullarını bütün olarak etkileyeceği” vurgulanmıştı.

Bu askeri operasyon süresince, sivil can kayıpları sürekli olarak kaygı nedeniydi. Bir seferinde, hedefin yanında yaz sıcağında serinlemek amacıyla dışarıya kurulmuş bir karyolada yatmakta olan torunu da vardı. Hellfire füzeleri tesir ve parçaları çocuğa değil büyükbabasına yönelecek şekilde yönlendirilse de bu yeterli olmamıştı.

Hedefi tespit etmek çok zor olmuştu ve birçok kişi bu yolda kendi hayatını riske atıyordu. Birleşik Devletler bu vuruşu yapmaya karar verdi. Bir çocuk hayatını kaybetti ve biz bundan dolayı derin üzüntü duyduk. Ancak büyükbabasının tehlikeli kimyasallarla dolu bir garajı vardı ve bunları büyük olasılıkla Amerikalılar üzerinde kullanma niyeti taşıyordu.

Daha iyi olmak için çaba sarf ettik. Başarılı bir vuruşun videosunu dikkatli biçimde izlerken, GBU hedefe odaklı biçimde fırlatılmışken bir kadının korku içerisinde henüz infilak etmiş bir başka silaha tepki verdiğini fark ettik. Kadın küçük çocuklarla beraber yaklaşmakta olan füzenin menziline doğru koşuyordu ve öldüler. Eylem sonrası yaptığımız değerlendirmeler neticesinde sivil ölümlerine sebebiyet vermemek adına hedefleri daha iyi gözlemlememiz gerektiğini anladık.

Kendi adıma, Birleşik Devletlerin sahip olduğu kapasiteyi sürdürmekle yetinmeyip, onu kullanmaya istekli olması gerektiğini düşünüyorum. Radikal İslam dünyadaki birçok yerde –Pakistan, Somali, Yemen, Suriye, Libya, Mali, liste uzamaktadır- yükseliştedir ve bu ülkelerde hükümetler harekete geçememekte veya bunu istememektedir. Bazı durumlarda, Birleşik Devletler’in devreye girmesi şarttır.

Hassas silahlarla donanımlı ve güçlü istihbarat ile yönlendirilen insansız hava araçları müdahale gerekliliği olan durumlarda orantılı ve seçici müdahale etme imkanı sunuyor. Siviller hayatını kaybetti ancak benim kesin olarak kanaatim harekete geçilmemiş olsaydı terör saldırılarında ölenlerin sayısının çok daha yüksek olabileceği yönündedir.

Bu noktada ihtiyaç duyduğumuz şey vazgeçmek değil, geliştirmek için çaba göstermektir.yazisonuikonu



Yorum yok

Ekleyin