Hükümetin kurulması çok mu önemli?

|

Seçim sonrası halka ve bütün muhalif kesimlere dönük kanlı saldırı dalgasını, “Erdoğan’ın başkan olamamasına” bağlayanlar var. Sanıyor musunuz ki, AKP yeterli oyu alsaydı, Başkanlık Sistemi yasallaşıp Erdoğan da “yasal başkan” olsaydı, bu saldırılar olmayacaktı?

erdogana_436_milyon_tllik_ucak_alindi_mi_h17720
Hükümetin kurulması çok mu önemli? Bu ülkede bir hükümetin olması, bir meclisin, seçimlerin olması ne ifade ediyor? Eğer Türkiye doğrudan temsile dayalı bir cumhuriyet rejimiyle yönetiliyor olsaydı, bütün bunlar çok önemli olurdu. Meclisin, mecliste yer alan milletvekillerinin, o vekillere verilen her bir oyun çok anlamı olurdu. Ama öyle değil. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir kontrgerilla devletidir ve bir kontrgerilla devleti, cumhuriyetle yönetilmez.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir kontrgerilla devletidir ve bir kontrgerilla devleti, cumhuriyetle yönetilmez.
Cumhuriyet rejiminde halkın doğrudan temsili söz konusuyken, kontrgerilla rejiminde emperyalizmin doğrudan temsili söz konusudur. Emperyalizmin çıkarları o gün neyi gerektiriyorsa, hiçbir yasa, kural tanımadan, yasamaymış, yürütmeymiş, yargıymış hiçbir kurumu takmadan uygulanır. Geri kalan “iç politika” ise bu uygulamaların ne kadar doğru ve haklı olduğu yönünde halkı ikna etmek için oynanan oyunlardan ibarettir.

Bu yeni bir şey değil. Öyle AKP’yle, Erdoğan’la filan başlayan bir şey de değil. Başbakan’ın kim olduğu/olacağı, hükümetteki partinin isminin AKP mi yoksa CHP mi olduğu fark etmiyor. Hatta Başkanlık Sistemi’nin yasalaşması, Erdoğan’ın veya başka birinin “başkan” olması da fark etmiyor. “Seni başkan yaptırmayacağız” sloganını da çok anlamıyorum bu yüzden. Olsa ne olacak, olmasa ne? Seçim sonrası halka ve bütün muhalif kesimlere dönük kanlı saldırı dalgasını, “Erdoğan’ın başkan olamamasına” bağlayanlar var. Sanıyor musunuz ki, AKP yeterli oyu alsaydı, Başkanlık Sistemi yasallaşıp Erdoğan da “yasal başkan” olsaydı, bu saldırılar olmayacaktı?

“Sanki devrim göz kırptı” denilen Gezi Ayaklanması’yla, halkın sokağa indiğinde birleşebildiğini ve “devlet korkusu”nu aşabildiğini görmeleri bu hazırlıkların kapsamını genişletip, hızlandırdı.
Seçimlerden sonra sonuçlar ne olursa olsun halka, devrimcilere, muhalif kesimlere dönük topyekûn bir saldırı dalgasının başlayacağı sır değildi. Devlet, “silahlar susmuş”ken, özellikle son iki yıldır harıl harıl topyekûn savaş hazırlığı yapıyordu. “Sanki devrim göz kırptı” denilen Gezi Ayaklanması’yla, halkın sokağa indiğinde birleşebildiğini ve “devlet korkusu”nu aşabildiğini görmeleri bu hazırlıkların kapsamını genişletip, hızlandırdı.

Bir yandan “barış süreci” denip “akil adam gezileri” “İmralı görüşmeleri” yapılırken, bir yandan kalekollar yapılıyor, askeri tesisler yenileniyordu. İki ay önce de 198’i kalekol, 253 yeni askeri tesisin bitirildiği açıklandı.

Ayrıca  hapishaneler konusunda da atılıma geçilmiş, kapasitenin iki katına çıkarılması için çalışmalar başlatılmıştı. 2013’te Sadullah Ergin’in açıkladığı plan şöyleydi.

Diyarbakır‘a 5 bin 904 kapasiteli 9 yeni cezaevi yapılacak. Bunların dört tanesi T Tipi, ikisi yüksek güvenlikli cezaevi olacak. Doğu ve Güneydoğu’da Diyarbakır dahil 20 kente yeni cezaevleri yapılacak. Buna göre, Mardin‘e bin 140, Şanlıurfa‘ya 3 bin 800, Malatya‘ya 2 bin 892, Şırnak‘a bin 400, Batman‘a bin 892, Van‘a 2 bin 392, Tunceli‘ye 440 ve Hakkari‘ye bin kişi kapasiteli cezaevleri yapılacak. Bu kentler dışında Ağrı, Bitlis, Kars, Siirt, Erzincan, Elazığ, Gaziantep, Ardahan, Iğdır ve Erzurum‘a da yeni cezaevleri açılacak. (Ayrıca mevcut hapishanelerde de ) Sincan‘a 984, Silivri’ye 492, Diyarbakır‘a 984, Van‘a 492 ek kapasite getirilecek. Bursa, Elazığ, Batman, Malatya, Antalya, Konya, Erzurum ve Çorlu’ya da ek kapasite sağlanacak.

Bu hazırlıklara paralel, malumunuz, herkesi “makul şüpheli” haline getiren ve kolluk kuvvetlerinin yetkisini arttıran bir İç Güvenlik Yasası çıkarıldı.

Yine aynı dönemde internette bir çok sınırlama ve idari keyfilik getiren  İnternet Yasası çıkarıldı.

Mahallelerde eli sopalı, satırlı, istendiğinde toplumsal eylemlere, basın açıklamalarına vb saldırtılan, daha kapsamlı saldırılara hazırlanan paramiliter yapılar örgütlenmeye başlandı. Esnaflar paramiliter destek güç, muhtarlar muhbir olmaya teşvik ediliyor.

Herhangi bir olayda “haber yasağı” getirmek, herhangi bir grevde “grev yasağı” getirmek olağanlaştırıldı.

Bu kadar hazırlık boşuna mı yapıldı?

“Barış”tan çok söz edilirken bir yandan tüm bunları yapmak bir savaş hazırlığı, halka ve muhalif kim varsa herkese karşı bir saldırı dalgasının hazırlığı değil de neydi?

Bu durumda halen “Erdoğan başkan olamadığı için savaş başlattı” demek, “Seni başkan yaptırmayacağız” sözü egosuna dokunmuş da hep ondan saldırı başlatmış gibi yorumlar yapmak, saflık değilse kendini kandırmaktır. Devleti tanımamaktır.

Bu devlet, bir kontrgerilla devletidir.

Ne demiştik? Bu devlet, bir kontgerilla devletidir. Hiçbir kurala, kuruma, yasaya bağlı olmayan kontrgerilla rejimiyle yönetilir. Kontrgerillayı “derin devlet” “devlet içinde devlet” olarak adlandırmak bile bu konuda algı bozukluğuna yol açar. Zamanında Süleyman Demirel “devletin kendisidir derin devlet” demişti. Daha sonraki yıllarda Ergenekon davasından yargılanan Orgeneral Kemal Yavuz da aynı cümleyi kuracaktı.

Kontrgerillayı “derin devlet” “devlet içinde devlet” olarak adlandırmak bile bu konuda algı bozukluğuna yol açar.

Tabii bu oluşumun tarihi belirsiz değil. 2. Paylaşım Savaşı sonrasında ABD’nin belirleyiciliğinde, bütün NATO ülkelerinde, adına dünya çapında Gladio denilen, “gayri-nizami harp” amaçlı yapılar kurulmuştu. Bu yapının Türkiye’deki kuruluşundan önce, 1948 yılında 16 subay, ‘özel harp’ kurumları ve ‘stay behind’ olarak adlandırılan strateji eğitimi için, daha açık ifadesiyle komünizme ve halk muhalefetine karşı kontrgerilla eğitimi almak için ABD’ye gönderildi. Alparslan Türkeş ve Turgut Sunalp’ın da aralarında bulunduğu bu 16 subay, ABD’de kontrgerilla eğitimlerini tamamladıktan sonra gelip Seferberlik Tetkik Kurulu isimli bir yapı kurarak halk düşmanı faaliyetlerine başladılar.

Yaptıkları ilk icraat 1950’de Kore’ye asker gönderilmesinin organizasyonu, ikinci icraat da 6-7 Eylül katliam, yağma ve talanı oldu. 36 yıl sonra Sabri Yirmibeşoğlu, “6-7 Eylül, bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı” diye bahsedecekti bu kanlı saldırılardan.

Kontrgerilla işleyişinin mantığını anlamak için Emekli Kurmay Yarbay Talat Turhan’ın Milliyet Gazetesi’nden Rafet Ballı’yla yaptığı bir röportajında söyledikleri açıklayıcı olacaktır.

Soru: Bu örgütün, adam öldürme de dahil her türlü kanunsuz işi yapabileceği belirtiliyor. Nasıl olur bu?”

Talat TURHAN: Bizim ordu talimnameleri Amerikan talimnamelerinin tercümesidir. Amerika’da Kontrgerilla örgütünün talimname numarası FM-31‘dir. Yani Field Manuel–31. Bize ST–31 olarak tercüme edildi. Yani Sahra Talimnamesi–31. Bu talimnameye göre, “Gayrinizami harp unsurları” iki gruptan oluşur: “Bir yeraltı grubu, bir de yerüstü grubu”. Yeraltı grubu, işte bu bahsedilen ve bütün NATO ülkelerinde ortaya çıkarılmaya başlanan örgütün kendisidir. Baktığınız zaman bu örgütün içinde ne var? Köye kadar inmiş bir örgütlenme bu. İstihbarat birimleri, sabotaj birimleri, cinayet birimleri var. Bakınız faaliyetleri arasında neler var? Resmi talimnameden aynen okuyorum. “Adam öldürme, bombalama, silahlı soygunculuk, işkence, kötürüm haline getirme, adam kaçırmak suretiyle tedhiş ve olayları tahrik, misilleme ve rehinelerin alıkonması, kundakçılık, sabotaj, propaganda ve yalan haber yayma, zorbalık, şantaj.” Ve yine talimnamede bu örgüt için şöyle bir ayrıcalık var; Yine resmi talimnameden aktarıyorum: “Bir gayrinizami kuvvetin yeraltı unsurları kaide olarak kanuni statüye sahip değillerdir.”

Adam öldürme… Bombalama… İşkence… Olayları tahrik… Kundakçılık… Yalan haber yayma…  Haber bültenlerini takip edenler için hiç yabancı değil. Sadece son bir ayda bu yöntemlerin hepsine fazlasıyla tanık olduk, oluyoruz…

Mesele AKP ve Erdoğan mı?

Sadece dönemlere göre, halk muhalafetinin ve devrimci mücadelenin gelişimine göre kullanılan taktikler, teknikler ve yöntemler değişiyor.
Gelelim en başta söylediğimiz meselelere… Hükümet meselesi, başkanlık meselesi, Erdoğan meselesi… Mesele bunların hiç biri değil. Mesele, emperyalizmin içinden çıkamadığı kriz. Mesele yönetememe krizi. Emperyalistler ve yerli işbirlikçileri kapitalist sömürü düzenini daha sorunsuz ve sürekli daha çok, daha çok kazanacakları şekilde işletmek istiyorlar. Meclis, mahkemeler, yasalar, bütün devlet kurumları kendi ellerinde olmasına rağmen yine de halkı istedikleri gibi yönetemiyorlar ve kendi meclislerini, mahkemelerini, yasalarını, kurumlarını hiçe sayan kontrgerilla işleyişiyle ayakta duruyorlar.

Bu açıdan baktığımızda “90’lara mı dönüyoruz?” sorusu da işlevsizdir. Sadece 90’lar değil, 70’lerde de, 80’lerde de, 2000’lerde de bu devlet, bu kontrgerilla işleyişiyle yönetiliyordu. Sadece dönemlere göre, halk muhalefetinin ve devrimci mücadelenin gelişimine göre kullanılan taktikler, teknikler ve yöntemler değişiyor.

Karaoğlan Ecevit’in başbakan olduğu 1978’te gerçekleştirilen 16 Mart Beyazıt Katliamı, Bahçelievler Katliamı, Maraş Katliamı sadece ilk akla gelen kontrgerilla katliamlarıdır. 19 Aralık 2000’de “Hayata Dönüş” adı verilen büyük hapishane katliamı da yıllar sonra yine Ecevit’in başbakan olduğu dönemde yapılmıştır. Sivas Katliamı sırasında  Çiller – İnönü liderliğinde DYP – SHP koalisyonu vardı iktidarda. Yeni hükümet kurulalı daha 7 gün olmuş, henüz güvenoyu almamıştı katliam gününde. Biri SHP’yle, biri CHP’yle koalisyon, biri de azınlık hükümeti olmak üzere üç hükümet kuran Çiller’in bütün dönemlerinde “fail-i meçhul” cinayetlerin, yargısız infazların, köy yakmaların yoğun yaşandığı biliniyor. “Babası” Demirel’in SHP’yle koalisyon yaptığı 1991-1993 arası dönem, yine gözaltında kayıpların, yargısız infazların, “fail-i meçhul” cinayetlerin yoğunlaştığı yıllardır.

Bunu söyleyerek aynı zamanda devletin ve kendisinin kontrgerilla niteliğini, keyfi ve yasadışı işler yaptığını da söylemiş oldu. Şimdiye kadar bir çok yalanı ortaya çıkmış olsa da bu “sistem değişimi” konusunda söyledikleri doğrudur.
Görüldüğü gibi, bu kısacık yakın tarih özeti bile kontrgerilla devleti işleyişinde tek tek siyasi partilerin, tek tek başbakanlık yapan isimlerin belirleyici olmadığını gösteriyor. İktidara gelen parti ister “cumhuriyetçi”, ister “demokrat”, ister “milliyetçi”, ister “İslamcı” etikete sahip olsun, başındaki kişi isterse “baba” denen bir adam, isterse Çiller gibi bir kadın, isterse “Umudumuz Karaoğlan” diye umut bağlanan Ecevit gibi biri olsun; sonuç değişmiyor. Emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin ekonomik çıkarlarını koruyup, onların huzur ve güvenliğini sağlamak için, yoksul halka ve devrimcilere karşı kanlı-kansız bütün yol ve yöntemler kullanılıyor. Sermayenin iktidarı ve iktidarlarının bekası için her yol mübah. Kaç kişinin öldüğü, ölenlerin hangi milliyetten olduğu vb onlar için önemli değil.

Şimdi de Erdoğan var işte iktidarda. Hükümet yok ama fiili iktidar Erdoğan. Ki bunu kendisi de söyledi. Cumhurbaşkanı olarak iktidarını ilan ederken “İster kabul edilsin ister edilmesin, Türkiye’nin yönetim sistemi bu anlamda değişmiştir. Şimdi yapılması gereken bu fiili durumun hukuki çerçevesinin yeni bir Anayasa ile netleştirilmesi, kesinleştirilmesidir” dedi.

Bunu söyleyerek aynı zamanda devletin ve kendisinin kontrgerilla niteliğini, keyfi ve yasadışı işler yaptığını da söylemiş oldu. İki aydır istifa etmiş bir hükümet ve işlemeyen bir meclisle, bir çok ciddi devlet operasyonu yapılıyor. Sadece bu durum bile aslında meclisin göstermelik olduğunu, devletin yasalara ve yasamaya bağlı olmayan kontrgerilla niteliğini kanıtlıyor.

Şimdiye kadar bir çok yalanı ortaya çıkmış olsa da bu “sistem değişimi” konusunda söyledikleri doğrudur. “Seni başkan yaptırmayacağız” diyenler yasal yollardan uğraşırken o tam da kontrgerilla işleyişine yakışır tarzda yasadışı olarak, fiiliyatta başkanlık sistemini işletmeye başlamıştır.

Demek ki iktidara gelmek için yasaların uygun hale gelmesini, seçimlerin olmasını, meclis takvimini vb beklemeye gerek yok. Fiiliyatta yapınca oluyor.

Öyleyse şimdi sıra bizde. Biz de halk olarak yönetim sistemini fiiliyatta değiştireceğiz. Hem de öyle başkanlık vb gibi küçük bir değişiklik olmayacak bu. Oldu mu Erdoğan’ı en çok korkutan türden, hani şu “olursa kıyamet kopar” dediği türden olacak: Ayaklar baş olacak!yazisonuikonu



Yorum yok

Ekleyin