Hoş geldin Aziz! Bi xêr hati!

Muharrem Demirdaş |

Aziz, hep göğsüne bastırdığı çapraz tüfeğiyle anımsanmalı. O tüfeği yıllar önce almıştı eline Aziz, tüm düşenlerden, savaşanlardan almıştı.

Aziz Güler'in cenazesi 22 Kasım 2015 Pazar günü, İstanbul'un Gazi Mahallesi'nden kaldırıldı.

Aziz Güler’in cenazesi 22 Kasım 2015 Pazar günü, İstanbul’un Gazi Mahallesi’nden kaldırıldı.

Attılar kör kuyuya, sorgusuz, savunmasız,

Ve baktılar, gördüler; biz, hepimiz,

Yemenli ışığın oğlunun soyundanız.1

Aziz gelmiş dedim anneme, baktı yüzüme, sanki kuyu artık annemin yüzü. Annelerin kalbi senin yanında Aziz, annelerin zılgıtları senin yanı başında. Bir tüfek olarak taşın omuzlarda ve sonra gömül toprağa.

Aziz nihayet gelebildi ülkesine, topraklarına. Durumu trajikleştirmek değil amacım, sadece unutkanlıklarımızı ve giderek nasıl belleksiz bir yere doğru evirildiğimizi hatırlatmak. Aziz’in ailesinin ve hepimizin acısı daha da büyük artık. “Ölünce beş on bin birden” öldük, ölüyoruz. Aziz  dün -22 Kasım 2015’te- toprağa verildi ve muhtemelen ki Nusaybin’de ve Yüksekova’da da aynı saatlerde birileri katledildi. Devlet-sistem-AKP-IŞID, kol kola topyekun bir savaş açtı, biz topyekun değiliz çünkü!

Aziz, Gazi Cemevi’ndeymiş şimdi; yarın defnedilecek dedim anneme; sustu annem, o Aziz’i çoktan bizim dağ başlarımızda bir yere gömmüş belli ki.

Rasih Kurtuluş. 59 günlük işkence son buldu mu peki? Ölüsünü aldığına sevinen, ölüsünün beden parçalarıyla avunan anneler, kardeşler, babalar var artık. Bıçaksırtı bir durum bu. Hem de fazlasıyla. Günlerdir bekleyen, Serekaniye’deki elektrik kesintileri nedeniyle oğlunun morgdaki bedenini, beden bütünlüğü bozulmasın/çürüme başlamasın diye Kamışlı’ya taşıyan bir baba ve oğlunun bedenine ancak İstanbul’da sarılabilen bir anne. Anneyi anlayabilmek imkânsız. Bir babanın, çürümeye başlayacak bir oğulun bedenini beklemesindeki duygu durumunu da. Sevinçle acı arasında yalpalayıp duran bir anne.   Oğlunun ölü bedenini 59 gün boyunca bekleyen bir baba.

Mayına basmıştı Aziz 59 gün önce Kobane’de, enternasyonal bir dayanışma için bu topraklardan Kobane’ye geçmişti. Kalbini Kürdistan topraklarına gömmeye gitmişti muhakkak, kalbi şimdi Kürdistan topraklarında.

Orta Çağ’daki sistematik işkence ile öldürme ve bunu kamusal alanda teşhir etmenin “iktidar” ve “disiplin-ceza” analizini Foucault yapmıştı; sonra Kürdistan’da düşen gerillaların kulaklarının ve diğer organlarının kesildiğini de görmüştük, sonra çırılçıplak sokağa atılan gerilla-bedenleri de, sonra görmüştüm Tokat kırsalında düşen TİKKO gerillalarının kadınlı erkekli aynı çukura gömüldüklerini…

Aziz’le yeni bir şeyi daha yaşadık ama – annemin yüzündeki kuyu bunun için, artık ölülerimizi bile gömmemize izin vermemelerinden belki de- iktidar ilişkilerini ve disiplin-ceza mekanizmasını yeniden yeniden üretmeye soyunan devlet, bir Orta Çağ pratiği ya da onun çağımıza özgü yeni halini devreye sokmuştu. Artık öldürdükten sonra da kamuya izletme ritüeli, Aziz’in bedeni üzerinden sergilendi; yeni olan bu idi. Devletin zulümde sınırı yoktu.

Tabii Aziz çok suçluydu; bir kere Gezi’de vardı Aziz, TEKEL Direnişi’nde vardı, üniversite eylemlerinde vardı ve Genç-Sen’in kurucularındandı, bir sosyalist parti üyesiydi, polise mukavemet etmişti, en kötüsü de Rojava’daydı Aziz. Devletin Rojava hazımsızlığını da Aziz’le yeniden yaşadık. Olamazdı, Kürtler nasıl olur da kanton kurardı? Kürtler nasıl birer “Kürt” olarak sınır komşumuz olurdu veya nasıl “Kürt” olarak kalmakta, yaşamakta ısrar ederdi? Bugün Silvan’da, Cizre’de, Nusaybin’de özyönetimlere verdiği cevabı, ölü bir beden üzerinden de verdi Devlet. Aziz suçluydu ve herkesin önünde, ölü de olsa cezalandırılmalıydı. Herkes gereken dersi almalıydı.

Kürt Hareketi’nin geldiği durum değil aslında bugün tartışılması gereken, bu tartışma tabii ki yapılacaktır, yapılmalıdır da, ama yanı başımızda bir halk yok edilirken gözlerimizi yummak ya da bir beden sınırda bekletilirken öylece beklemek, herhalde derin bir yarılmanın da işareti. Bellek yarılması diyebiliriz buna şimdilik. Solun dayanışmalarla, ortaklaştırılmaya çalışılan mücadelelerle dolu tarihine, orada işlemiş belleğine sırt dönmek ve sonrasında gündelik pratiklerimize öylece devam etmek ya da.

Yas tutmayalım, kimse de tutmasın zaten, tüm zamanımızı bekletilen bir “beden”e de kanalize olarak geçirmeyelim ama, devletin gücünü gösterdiği her alanda ona cevap verebilmek için hazırlıklı olalım, ortaklaşalım ve eyleyelim diyorum. Çünkü belleğin yitimi ya da bellekte açılan gedik, kırılan bir nesneye benzemez; onu tekrar yapıştıramazsınız, belleğin yitimi eriyen bir buz kütlesi gibidir. Bellek gider ve yerine yeni bir şey inşa edilir. İnşa edilen gidenin eksikliğini taşır ve çoğunlukla inşa edilen, iktidarın eksik kalan diğer parçaları olur.

Anneme, Aziz gelmiş dedim, kuru bir kuyu annemin yüzü, o kuyuda Aziz, o kuyuda, Dilek Doğan, o kuyuda evinin bahçesine gömülmek zorunda kalan Şafak, o kuyuda Ankara’da yitirdiklerimiz. Annemin kalbi Aziz’in yanı başında. Annem Aziz’i içinde bir yerlere çoktan defnetmiş.

Çağımızda bellekle ilişkisini farklı bir biçimde inşa ediyor insan. Özellikle unutuşa sürükleniş ya da görülenin-bakılanın karşısındaki hissizlik giderek genel bir hal alıyor, sol alanlara dek yayılıyor. Medya alanları ile hemhal olan yeni ve tabii eski kuşaklar, yaşamları ile gösteri arasındaki sınırın belirsizliğinde yaşıyor. Yanılsamanın ve görsel alanların “gerçek”i işgali, artık gerçeğin de “gösteri” biçiminde okunmasına yol açıyor.

Yaşamın içinde olanı biteni bir medya alanını izler gibi izliyoruz, onların karşısında duyduğumuz eksik hislerle dokunuyoruz birbirimize veya dokunamayacağımızı öyle içselleştirmişiz ki hemen vazgeçiyoruz bundan. Bunun yarattığı tahribat da az buz bir şey değil hani.

Kanal değiştirerek, “tıklayarak” başka bir gösteri alanına dahil olan zihin, hayatı da böyle algılamaya başlıyor. Diyelim ki olanı biteni izliyor ve sonra başka bir olana bitene bakıyor, sonra bir başkasına. Bu doğaldır ki bir duygu, his yoğunluğunu da önlüyor; sonrasında her durum ve olay karşısında duygusuzluk ve hissizlik başlıyor. Düşünce de bundan bağımsız kalamıyor tabii. Düşünülebilir olanın, bir “olay” olarak karşımızda duranın da bertaraf edilmesi üzerine inşa edilen medya alanları; duygusuzluğa, hissizliğe ek olarak “düşünce”ye de kesik atıyor. Tabii ki insanlık durduğu yerde durmayacak, değişeceğiz, yeni alanlar olacak lakin bunu doğru yerlerden kurmak da kuşkusuz önemli. Yeni çağın ideolojilerinden biri de “belleksizlik”. Bununla savaşmayı da öğrenmemiz gerekecek. 59 gün bıyunca bunu da deneyimledik.

Defnedildi Aziz. Gazi’den kalktı cenazesi. Aziz, hep göğsüne bastırdığı çapraz tüfeğiyle anımsanmalı. O tüfeği yıllar önce almıştı eline Aziz, tüm düşenlerden, savaşanlardan almıştı. Şimdi taşınsın omuzlarda Aziz, bir silah olarak taşınsın omuzlarında Gazi’nin ve sonra gömülsün.

Hoş Geldin Aziz! Bi xêr hatin! Bedenin kuşların kanatlarında…yazisonuikonu

Bekle Aziz!

  1. Arif Sühreverdi.


Yorum yok

Ekleyin