«Hepsi aynı»

Ekin Kadir Selçuk |

Kırmızı melon şapkam ve kırmızı-yeşil atkımla yüzümü iyice örtüyor, insanların arasına karışıyorum. Bu kalabalık hiç dağılmasa, sonsuza dek onların arasında kaybolabilsem…

love_prison-wide

– Bir şişe daha söyleyelim, ne çabuk bitti bu böyle!

– Yok yeter, ben daha içemeyeceğim. Midem bulandı biraz.

– İçemeyeceksin öyle mi? Güldürme!

Bardağında kalan son yudumu hızlıca mideye indiriyor ve ardından beni ikna etme gereği duymadan, insanı kulağına çarptığı anda etkileyen o davudi sesiyle garsonu çağırıyor. Duyduğu sesin etkisiyle bize doğru attığı her adımda küçülen ve yanımıza vardığında ufacık kalan garsonun pürüzsüz, ak yüzüne hiç bakmadan “aynısından” bir şişe daha ısmarlıyor. Bu durum hiç hoşuma gitmiyor; devirdiği her kadehin ardından sırıtışındaki küstahlığın derecesi artıyor. Gittikçe kızaran gözleri, kof bir özgüvenin içinde dalga dalga yayıldığının işareti… Bir eli sürekli dirseğimin üzerinde… Konuşmadığı zaman okşar gibi ileri geri hareket ettiriyor. Tedirgin olduğumun farkında, meydan okur gibi gözlerimin içine bakıyor. İlgisini başka bir yöne çekmek istiyorum.

–  Tezin ne durumda?

Rahatsız, gıcırtılı sandalyesinde kaykılıyor, ellerini masanın üzerinde kenetliyor. Gözlerim muntazam kesilmiş tırnaklarına odaklanıyor bir an.

– Dediğim gibi, bu konuda Türkiye’de daha önce yapılmış bir çalışma yok. Bakalım, belki yurtdışına falan giderim araştırma için. Burada kaynak sıkıntısı çekiyorum. Ya senin işler nasıl? İt, enik beslemeye devam mı?

Yine o sırıtış…

– Hafta sonları barınaklara gitmeyi sürdürüyorum, evet. Fakat biliyorsun, o benim mesleğim değil.

– Aman canım; sanat sepet diyelim o zaman.

Arkadaşımın sergisinde tanışmamış mıydık seninle?

Onu ilk gördüğümde, sert, hatları belirgin yüzü, küçüklüğümde yazdığım bir hikâyenin atmosferini anımsattığı için arkadaşımdan o hikayenin ismini vermesini istediğim resme doğru dönüktü. Birden kendimden hiç beklemediğim bir harekette bulundum, şımarık kızlar gibi yanına gidip gülerek “Sizce bu resmin ismi ne olmalı,” diye sordum. Afalladığını belli etmemek için bir süre düşünür gibi yaptı. Sonunda, “karar veremedim, sizce ne olsun,” diyerek işin içinden çıkmaya çalıştı. Ben de zaten bunu bekliyordum ve ellerimi birbirine çarpıp ayak parmaklarımın üzerinde yükselerek “Elbette, Eindhoven’de bir köy evi” diye bağırdım. Niye böyle davrandığımın hiçbir açıklaması yoktu. İnsanlar şaşkın ve meraklı gözlerini bir anda bana doğru dikmişti. Muhtemelen sarhoş olduğumu zannetmişlerdi. Hem kendimi hem de arkadaşımı rezil etmiştim. Başımı aşağı eğmiş, duyduğum utanç nedeniyle salonun soluk beyaz zemininden kaldıramıyordum. Zaman durmuştu ve ben sonsuza dek orada, o şekilde kalacaktım sanki. Fakat sonra mucizevi bir şey oldu ve akreple yelkovan yeniden hareket etti. Onun elinde bir şampanya kadehiyle gelip, “Hımm, hiç fena bir isim değil; fakat bunun mutlaka bir hikayesi olmalı” demesiyle. Coşkulu halime geri döndüm ve lacivert kadife ceketinin ön cebinde ince bir kitap taşıyan yeni arkadaşımla koyu bir sohbete daldım.

Şu an karşımda oturanın o olduğuna inanmak çok zor. Alt dudağıyla bıyığını yalayarak yeni bir hamlede bulunmaya hazırlanıyor. Kalkanlarımı kuşandım, tetikte bekliyorum. Bir süredir böyle diken üstünde oturuyorum. Dokunuşlarını, bakışlarını dostça bir sıcaklığın yansıması olarak düşündüm başta. Fakat sıklığı giderek artan temaslar, hep aynı hedefe yönelik imalar çok iyi bildiğim bir hissi yeniden duyumsatmaya başladı bana. Karşımdakinin ağzından çıkan cümlelerin tınısı, yüzündeki çizgilerin kıvrımı taciz edilmekte olduğumu anlatıyor. Her kadın gibi bu durum karşısında adeta içgüdüsel olarak nasıl davranmam gerektiğini biliyor olmam, midemin feci şekilde bulanmasına engel değil.

– Kalkalım mı artık?

– Niye? Merak etme canım, ben seni bırakırım.

– Gerek yok, kendim giderim.

– Olmaz. Maazallah başına bir şey gelir kadın başına bu saatte.

Bembeyaz dişleri yeni bir gösteri sunuyor. Bu şaka yapıyor görünümünün ardındaki niyeti biliyorum.  Bütün tacizciler gibi aşağılamaya çalışıyor. Kimliğimi, bedenimi, fikirlerimi… Onu ciddiye alırsam; mesela sanatın ruhumu nasıl beslediğini anlatmaya kalkarsam ya da bir canlıyı doyurmanın verdiği huzuru tarif etmeye çalışırsam, onun beni çekmek istediği noktaya gelmiş olurum. Ben susunca sıkılıyor, öfkeleniyor. Yapacak başka bir şey bulamayınca kalkıp tuvalete gidiyor. Yanımdan geçerken yine omzuma dokunuyor. Bu kez daha sert… Tuhaf şey; içime bir ferahlık yayılıyor. Eve gideceğimi, annemden hatıra kalan yastığa sarılıp, uyduruk bir korku filmi izlerken uykuya dalacağımı hayal ediyorum. Dışarıda yağmur yağıyor. Otobüs durağına kadar yağmurun altında yürümek, bu akşam yaşadıklarımı unutturur diye umuyorum. Bugün yağmur, yarın başka bir şey… Ama hep unutmalı, unutacak bir şeyler bulmalı. Hayata kaldığı yerden devam etmek için başka bir yol bilmiyorum. Bunları düşünürken birden ensemde bir ıslaklık hissediyorum. Bir el saçlarıma, sonra alkolün tesiriyle kızaran yanağıma uzanıyor. Kafamı çevirince tiksinç bir arzuyla titreşen bir çift dudağın tenime değmek üzere olduğunu fark ediyorum. Gücüm yettiğince itiyorum onu göğsünden. Hızlı hızlı nefes alırken güç bela konuşuyorum:

– Ne yapıyorsun sen, ne yaptığının farkında mısın?

Hiçbir şey olmamış gibi sakince yerine oturuyor. Zoraki bir tebessüm yüzünde… Küstahlığından eser kalmamış. Halbuki sözleri öyle mi?

– Farkındayım. Yapmak istediğim şeyi yaptım.

– Bu ne demek Allah aşkına? Ne demek yapmak istediğim şeyi yaptım? Ben istedim mi beni öpmeni?

– Abartma ya! Bir öpücük işte…

Sezgilerim, örselenmiş egosuyla şimdi daha tehlikeli olduğunu söylüyor bana. İnsana sonbaharın en güzel, en yağmurlu günlerinin yaşandığı uzak bir sahil kasabasında olduğunu hissettiren restoranın sıcak kalabalığını izleyerek onunla münakaşaya girmekten kaçınıyorum. Ne var ki o durmuyor.

Hem sen böyle olacağını bilmiyor muydun? Geçen buluşmamızda niyetimi belli etmemiş miydim?

Sağ elimle tahta masanın ayağını sıkarak öfkemi kontrol altında tutmak istiyorum.

– O senin kuruntun. Niyet okumak gibi bir çabam olmadı hiç. Kafam şeytanlığa çalışmaz.

– Bırak şimdi. Bal gibi biliyordun her şeyi. Her kadın gibi kendini ağırdan satıyorsun sadece.

İçimdeki sabır taşı çatlıyor. Geçmişte yaşadığım benzer tecrübelerle biriken bütün öfkem, nefretim o çatlaktan sızıp kanıma karışıyor. Önümde duran yarısı su dolu bardağı kapıyorum, suyu suratına fırlatıp hızla masadan kalkıyorum. Ak yüzlü garsonun şaşkın bakışları arasında restoranın kapısını çekip çıkıyorum.

Dışarıya adımımı atar atmaz ıslak bir soğuk vuruyor yüzüme. Ürperiyorum. Kırmızı melon şapkam ve kırmızı-yeşil atkımla yüzümü iyice örtüyor, insanların arasına karışıyorum. Bu kalabalık hiç dağılmasa, sonsuza dek onların arasında kaybolabilsem… Barların, meyhanelerin parlak ışıklarının bitimine dek onlarla birlikte yürüyorum. Duraklarda tekaütlüğü çoktan gelmiş emektar otobüsler öksüre aksıra onları bekliyor. Midye satıcılarının yığıldığı sokağın başında durup büfeden bir sigara alıyorum. Tam, yeni bir kalabalığın akışına bırakacağım kendimi, bir şey unuttuğumu fark edip, büfeciye dönüyorum:

– He pardon, bir paket de mendil verir misiniz?

Mendile uzanmaya vakit yetmiyor.

Gözlerimden yaşlar boşanıyor. yazisonuikonu



Yorum yok

Ekleyin