Hepimiz aynı avludaydık – 1

|

Bir Antakya gezisi: Efsuncular, kardeş halklar ve dinler, insana hasret sınır kapıları, yakılan ormanlar…

Filiz_Tanya-Hepimiz4 1Yeryüzünde bir noktadan bir başka noktaya doğru ilk adımını atar atmaz serüvenler başlar. Yeni yerler, yeni yaşamlar görürsün, yeni insanlar tanırsın. Yollar seni nereye istersen oraya götürür. Kimi zaman sen yolları seçersin kimi zaman da yollar seni alır sürükler.

Yeni dünyalara varırsın. Heyecanlanırsın, şaşırırsın, sevinirsin, hüzünlenirsin. Bin bir duygu düğüm olur yüreğinde. Bin bir fikir uçuşur aklında.

Bir yolculuktaydım, çok özlediğim denize bakıyorum. Öylesine dalmışım ki yanıma yaklaşanı fark edemedim. “Dalmışsınız” dediğinde birden aydım.

Evet dalmışım, çocukluğuma bakıyordum, böyle güzel bir deniz kıyısında gün boyu yüzerdik, o zaman günler o kadar uzundu ki sanki hiç bitmeyecek gibiydi,” dedim. Gülümsedi.

Biz de küçük taş evlerin aynı avluya açıldığı bir mahallede yaşardık -dedi- Arap, Hıristiyan, Yahudi, Kürt çocuklarla birlikte bütün gün o avluda birlikte oynardık. Günler o kadar uzundu ki, oyunumuz hiç bozulmayacak sanırdık. Şimdi o avlular bomboş, Arapça, Türkçe, Kürtçe bağrışan çocukların sesleri birbirine karışmıyor.

Dinginliğim bitiverdi. “O avlu nerede” diye sordum.

Avlu Antakya’daydı.

Eski dünyanın en büyük kentlerinden biri: Antakya

Antakya, tarihin en eski kentlerinden biri. Çeşit çeşit kültürlerin yaşadığı bir şehir. Kuruluşu milattan öncelere dayanıyor. Milatta önce bir tarihte Büyük İskender’in Komutanlarından Seleucus Nicator tarafından kurulmuş. O zamanlar 300 bin olan nüfusuyla dünyanın dördüncü büyük kentiymiş. Yani Roma’ya falan denkmiş.

Ama Antakya çevresinin tarihi, kentin kuruluşundan çok daha eskilere dayanıyor. Yapılan kazılarda Kalkolitik Çağdan (M.Ö. 5000-4000) itibaren yörenin yerleşim yeri olarak kullanıldığını anlamışlar.

Dünyanın en eski kentlerinden biri Antakya, Helenistik dönemde 300 bin nüfusuyla dünyanın dördüncü büyük kentiymiş.

Burası Hitit ve Eski Mısır İmparatorluklarının sınırlarını oluşturan bölgenin eşiğinde. Anadolu’yu Filistin ve Suriye’ye, Mezopotomya’yı da Doğu Akdeniz’e bağladığı için eski bir yol güzergahı olduğu söyleniyor. Gezginlerin, tüccarların uğrak noktasıymış tarih boyunca. Günümüzde de bu özelliğini hala koruyor. Uygarlığın beşiği de desek hiç yanlış olmaz sanırım. Dünyanın kesintisiz olarak hep yaşantının sürdüğü en eski yerleşim yerinin Şam olduğu söylenir ama Antakya’nın tarihine baktığımızda geçmişten bu yana kesintisiz medeniyetin sürdüğü en eski kentlerden biri diyebiliriz. Yani binlerce yıl öncesinden kalan medeniyetin devamı hâlâ bugün yaşıyor Antakya’da.

Birçok inanç ve kültür topluluklarını da bağrında yaşatmış bu topraklar. Akdeniz’in en verimli topraklarına sahip. Amik Ovası, Asi Nehri, Amonos Dağları… Eskiden Amik Gölü de varmış. Amik ovasının ortasındaki bu gölü, bataklık olduğu ve çok sinek üretiyor diye kendilerince ıslah etmiş sevgili büyüklerimiz. Sonra da kurutulan gölün ortasına havaalanı yapmışlar. Hatırlayın, hani geçen sene aylarca su altında kalıp pistinde kayıklarla gezilen Antakya Havaalanı.

Antakya dendiğinde aklımıza neler gelmez ki, etnik kültürün çeşitliliği, değişik inançların ritüelleri, inançların hoşgörüsüyle yaşanılan ortak yaşamlar, mimari, tarih, kutsal inanç merkezleri.

Aynı avluda buluşan Antakyalının çok kültürlülüğünde bir sürü unutulmaya yüz tutmuş ritüel var. Eğer Antakya’nın çok kültürlülüğüyle ilgileniyorsanız ritüellerini görmezden gelemezsiniz. Yörede yaşayanların bile unuttuğu birçok ritüel var. Acaba karşımıza neler çıkacak?

Bir Antakya ritüeli: Efsunlanma

Sorup soruşturacağımız ilk ritüel “efsunlanma.” Gitmeden önce bayağı bir araştırdık, çok da ilginç şeylere rastladık. Efsunu o yörede akrep, yılan, böcek gibi insanı zehirleyen hayvanlardan korunmak için yapıyorlar. Eskiden doktora, hastaneye ulaşmak çok zor olduğu için bu tip zehirlenmelere karşı efsunculara giderlermiş.

Daha çok Antakya’nın Kuzeyinde yaşayan Türkmen toplulukları arasında kullanılan efsunlanma bir Nusayri ritüeli değil.

Efsunlamayla daha önce Antep’in Barak Köylerinde karşılaşmıştım. Ama bu işin en iyisinin Antakya’da yapıldığını duydum. Hatta yıllar önce bir televizyon programına Antakyalı bir efsuncunun çıktığını, masanın üzerine konan bir sürü akrebin içine elini sokup akreplerin onu sokmadığını hatırlayanlarınız vardır. Çok daha ilginç bir anekdot: Söylentiye göre, 12 Eylül darbesinin başı Kenan Evren bu efsuncuya gidip zehirlenme ihtimaline karşı kendisini efsunlatıyor.

Biz de sorduk soruşturduk bunu en iyi kimler yapar diye. Konuştuğumuz bir Nusayri arkadaşımız çok eskiden bu tür şeyleri duyduklarını ama artık böyle şeylerle karşılaşmadıklarını söyledi.

Bir başka arkadaşımız çocukken evlerinin damında yılanların dolandığını, yılanlardan korktuklarında dedesinin onlara “Korkmayın biz efsunluyuz onlar bize bir şey yapamaz,” dediğini anlattı.

Sonunda anladık ki bu efsun, Nusayriler arasında yaygın bir ritüel değil. Daha çok Antakya’nın Kuzeyinde yaşayan Türkmen toplulukları arasında kullanılıyor. Zaten en ünlü efsuncular oralardan çıkıyor. Hatta bu işi bazıları seri üretime dökmüş. İnternetten arama yaptığınızda reklamlarını görebiliyorsunuz.

Antakya’nın kuzeyinden başlıyoruz yolculuğa, çünkü yolculuğun başında “efsunlanmak” istiyoruz.

Erzin’in efsuncusu

Erzin, Amonos Dağlarının eteklerinde kurulmuş yeşillikler içerisinde çok güzel bir ilçe. Portakal bahçeleri dört bir yanı sarmış. Güneye geldikçe doğanın yeşil halısının azalacağını düşünürsünüz ama burası bize tam tersini kanıtlıyor. Amanos Dağlarının bereketi buralara kadar akmış.

İlk işimiz efsuncuyu ziyaret oluyor. Efsunu herkes yapamıyormuş, yapan kişinin ailesinde “ocak” olması gerekiyormuş ki bu beceri bir diğer ferde geçsin. Bizim konuştuğumuz efsuncu üniversite bitirmiş, kendi mesleğini yapan birisiydi. Annesi efsun yaparmış, ocak annesiymiş, annesinden ona geçmiş bu iş. Kendisi bunu parayla yapmıyordu ama yörede bunu parayla yapan çok kişi vardı. Biz bu efsunlanma olayının bir ritüel olduğunu sanmıştık ama yalnızca öyle değilmiş.

Bizden gelmeden önce bir kavanoz bal istedi. Biz balın ne işe yarayacağını heyecanıyla beklerken, o bal kavanozuna dualar okudu ve balı yememizi söyledi. Hayal kırıklığına uğramış biri olarak “Bu kadar mı?” diye sordum şaşkınca. Bize artık hiçbir zehirli hayvanın yanımıza yaklaşamayacağını, soksa bile zehrinin etki etmeyeceğini söyledi. Ama bu beni teselli etmedi. Çekilişten istediği oyuncak çıkmayan çocuk gibiydim.

Efsuncular aynı zamanda zehirlenip gelen insanları da tedavi ediyorlarmış. Zehirlerini sağabiliyorlarmış. Hatta duyduklarımıza göre 80 li yıllarda zehirlenmelerin çok olduğu zamanlarda devlet hastanesinde hekimler, yoğunluktan yetişemedikleri hastaları efsunculara yönlendiriyorlarmış. İnanması güç geldi ama bize öyle anlattılar.

Biraz hayal kırıklığı, biraz da “Artık yanımıza yılan akrep zor yaklaşır” havasıyla çıktık efsuncudan.

Erzin’in içmelerinden terkedilmiş İsos’a

İlk durağımız Erzin’in meşhur içmeleri. Ormanlar içinden akan derelerden geçip kayalar arasından fışkıran sulara ulaştık. Suların içindeki minerallerden, en çok da demirin yoğunluğundan kayalar kızıl olmuştu. Kayaların arasından adeta soda fışkırıyor, derelere karışıyor. Herkes buralara bu şifalı suları içmek, bu sularda yıkanmak için geliyor. Suyun içimi pek kolay değil. Buraya kadar gelmişken biz de şifa niyetine içiyoruz. Etrafta kaplıcalar, banyolar yapılmış. Hatta kalacak birkaç küçük otel bile var.

Filiz_Tanya-Hepimiz3

Mezopotamya’yı Yunan kültürüne, Anadolu’yu İslam Ülkelerine bağlayan merkez olan İsos hâlâ yaşıyor, ama üzerini kaplamış tarlalar ve evlerle…

 

 

 

İçmelerden çıkıp İsos antik kentine gidiyoruz. Antik kent denince ne geliyor aklınıza bilmem ama burası antik olmaktan öte unutulmuş, terk edilmiş bir yer. Antik şehrin içinde yollar, tarlalar, evler… ne ararsanız var. Tam bir “yaşayan” şehir aslında. İsos antik kenti zamanında Mezopotamya’yı Yunan kültürüne, Anadolu’yu İslam Ülkelerine bağlayan merkez konumundaymış. Bizans, Geç Hitit, Seleukos Pers ve Osmanlı İmparatorluğuna ev sahipliği yapmış.

Bugün harabe olan bu şehirde M.Ö 333 yılında Büyük İskender’le Pers kralı III. Darius büyük bir savaşa tutuşmuşlar. Savaşın galibi Büyük İskender olmuş ve o savaştan sonra bu bölge en görkemli çağını yaşamış.İsos kalıntılarının içinde bir iki km uzunluğunda, yüksekliği ise yer yer 7-8 m olan ve hâlâ ayakta kalmayı başaran su kemerleri var. Bu kanallar Cenevizli gemiciler için Nur Dağları’nın eteklerinden Akdeniz’e su getirmek için yapılmış. Kemerlerin etrafındaki tarlaları çapalayan köylülerle oturduk sohbet ettik. Yaptıkları işe yardımımız olmasa da sohbetlerine ortak olduk.

Ayakta kalmaya çalışan kalıntıların önemli bir kısmı metrelerce toprak altında kalmış. Şehrin kalıntıları için ciddi bir kazı çalışması gerekirken genelde köylülerin sapanlarına takılıyor tarihten arta kalanlar. Bu değerli kalıntılara esas büyük darbeleri içinden geçen yollar ve çevre yerleşim birimleri vuruyor. Bölge SİT alanı ilan edilse de yağmalar önlenememiş. Tiyatrosu, spor kompleksi, sütunlu caddeleri, hamamı, tapınakları, su sarnıçları, mezarlıkları ve sahildeki iskelesi kaderine terk edilmiş durumda.

“Biz de efsunluyuz…”

Kazısı yapılıp üstü kapatılan bir hamama gidiyoruz. Etrafına uyarı tabelaları asılmış ama herhangi bir koruma yok. Kazı sahasına çok rahatlıkla girebiliyorsunuz. Biz de öyle yaptık, yarısı daha toprak altında olan hamamın içine girdik, gezdik dolandık. Bu kadar sahipsiz ve korunmasız olması içimizi burktu. Tam çıkarken bir sen duyduk “Şişşt ne yapıyorsunuz orada, yılan sokar vallahi!” Tarihi hamam kazısının hemen yanında bir ev vardı evin önündeki teyze sesleniyordu bize. Bende kendimden emin bir şekilde: “Bize bir şey olmaz, biz efsunluyuz,” dedim. Teyze “Biz de efsunluyuz, gelin hele bakalım siz,” dedi.

Bahçede üzüm asmasının altındaki çardağa oturduk. Hemen ayran yapmaya girişti teyze, “dur yok yapma” demeye kalmadı. Teyzeye sorduk nasıl efsunlandıklarını. Onların köyde de efsuncu varmış. O, tuza yapıyormuş efsunu, tuzu da evlerinin etrafına döküyorlarmış. Evlerine zehirli hayvanlar yaklaşmıyormuş. Demek ki köyden köye bile değişiklik gösteriyor bu adetler. Yıllardır bu antik kentin ortasında oturuyorlarmış. Daha doğrusu köyleri antik kentle iç içe. “Biz bakar, kollarız bu kazı yerlerini” diyor. Aslında bizi de görmüşler, uzaktan izliyorlarmış. Keyifli sohbetin sonunda kırk yıllık dostlarımızdan ayrılır gibi ayrılıyoruz, o güzel insanlardan.

Savaşın gölgesinde Yayladağ

Buradan sonra yolumuz düşüyor en güneye, Yayladağ İlçesine. Burada arkadaşlarımızdan birisinin babasının mezarı var. Hem yıllardır gitmediği köyünü, hem de baba mezarını ziyaret edeceğiz. Yayladağ, Suriye sınırındaki ilçelerden birisi. Cilvegözü sınır kapısı ve aynı zamanda Suriye’den gelen mültecilerin kamplarından biride burada bulunuyor.

Yayladağ merkezine geldiğimizde bir mola vermek istiyoruz çünkü arkadaşımızın akrabaları bizi buradan alacak. Köye birlikte gideceğiz. Yolda gördüğümüz iki genç kıza etrafta oturup çay içebileceğimiz bir yer olup olmadığını soruyoruz, bize burada oturabileceğimiz öyle bir yer olmadığını söylüyorlar. “Siz nasıl vakit geçiriyorsunuz, nerelerde oturuyorsunuz?” dediğimizde, “Biz dışarılarda oturmuyoruz, şimdi de kuaföre gidiyoruz,” diyorlar.

Umutsuzca etrafta dolanırken ilçe meydanına bakan bir çay bahçesi görüyoruz. İkinci kat, ferah bir teras. Gidip bakıyoruz, acaba kadınların gidemeyeceği bir yer mi? Görüyoruz ki herkesin oturabileceği bir yer. “Kızlar burayı bilmiyor olmalı,” diyerek bir masaya oturup etraftakilerle sohbete başlıyoruz. Yan masada bir itfaiyeci oturuyor. “İşleriniz çok mu bugünlerde?” diyoruz. Suriye tarafından çıkarılan orman yangınlarını söndürdüklerini, her an yangın çıkabilir diye tetikte beklediklerini söylüyor.

Yayladağ’daki sınır çamlarla kaplı ormanlık alandan geçiyor. İtfaiyeci, Suriye tarafından sınırdan kaçışları ve ormanlık alanda saklanmaları önlemek için ormanları ateşe verdiklerini ve yangınların sınırın bu tarafına doğru kaydığını söylüyor. Onun için itfaiye çalışanları yirmi dört saat alarmda bekliyormuş.

Savaşta ilk ölecekler: Çocuklar, kadınlar, doğa

Savaşlarda önce çocuklar ve kadınlar ölüyor denir, buna ormanlar ve doğal yaşamı da eklemek gerek. Her canlı savaşın kurbanı oluyor. Biz, “ormanlara yazık oluyor” derken masadan bir başkası, “oo daha Suriye karışmadan önce Yayladağ’da ormanların içinde bir sürü ağaç kesip alan açamaya başladılar. Bizde ne oluyor derken, şimdi oralar mültecilere kamp oldu” dedi. Aslında buradaki hareketlilik Suriye’deki muhalif hareketlerden çok önce başlamış. Herhalde birisi fala bakıp “Üç vakte kadar Suriye’de isyanlar başlayacak, insanlar buraya doğru kaçacak ve onlara kalacak yer lazım” demiş olmalı!

Yayladağ’da Suriye’li göçmenlerin kaldığı kamp çok uzağımızda değildi ama kamplara dışarıdan girmek pek mümkün değil. Bunu konuşurken servis yapan garsonlardan biri “Bizim oraya girmemiz zor ama onların dışarı çıkması çok kolay,” diyor manidar bir gülümseyişle. O sırada öğreniyoruz ki Cilvegözü Sınır Kapısına çok yakın bir yerdeyiz. Arkadaşımızın akrabalarını beklerken sınır kapısına gidip gelmeye karar veriyoruz.

Reçine kokulu çam ormanlarının arasına dalıyoruz birden. Ormanların güzelliği bizi hayran bırakıyor ama yolun tenhalığı biraz ürkütüyor. Yol boyunca bizden başka bir araçla karşılaşmadık. Acaba doğru yolda mıyız diye şüpheye bile düştük.

İnsana hasret bir sınır kapısında

Sınır kapısını uzaktan görünce, kaybolmamışız diye sevindik. Ama bizi gören sınır kapısı görevlilerinin sevinci daha başkaydı. Bir insan görmenin heyecanıyla karşıladılar bizi. Birlikte oturduk çay içtik, etrafı gezdik. Normalde hiçbir sınır kapısında ziyaretçiyle böyle ilgilenildiğini görmedim. Hepsinin işi başından aşkındır. Ama buradan kayda değer araç geçişi olmadığı için dağ başında insana hasretler.

Suriye kapısının oraya kadar gittik. Suriye tarafındaki görevlilere “kolay gelsin” diyerek selamlaştık. Herkeste bir burukluk vardı. Suriye’de muhalefet hareketleri başlamadan önce bu kapıdan günde 400 civarı araç geçermiş. Şimdi ise 40’ı zor buluyormuş bazı günler. Onlar da Suriye’den gelen tüccarlar ve bu tarafta akrabaları olanlarmış. Türkiye’den karşıya geçenlerin sayısı ise nerdeyse yok denecek kadar azmış.

Bizim taraftaki görevliler, Suriye tarafındaki görevlilerle eskiden bir araya gelir çay içer sohbet ederlermiş. “Zaten bazılarımız birbirleriyle akrabadır, tanıdıktır” diyorlar. Olaylardan sonra dostluklarda değişen bir şey olmamış, “biz biliyoruz kimin ne olduğunu” diyorlar. Ama yine de bir mesafe girmiş araya. Hiçbir şey eskisi gibi değil diyorlar. Özellikle Suriye tarafında Türklere karşı bir tepki varmış. O sırada bizim taraftan bir otomobil yaklaşıyor ama Suriye plakalı. Bu taraftan mal alan tüccarlardan biriymiş. Kendisine özel sınır kapısından geçen araçtakileri selamlıyoruz. Sonra tenhalaşan sınır kapısından ayrılıyoruz.

Sınır denen şey nedir?

Yayladağ’a döndüğümüzde arkadaşımızın akrabalarını bizi bekler buluyoruz. Hep birlikte köyün yoluna düşüyoruz. İki araba peş peşe giderken, öndeki araç durarak yolda bekleyen bir çocuklu kadını alıyor ve yola devam ediyoruz.

Köye vardığımızda arabalardan inip yoldan aldığımız bebeği seviyoruz. Meğer onlar da Suriyeli mültecilerden biriymiş. Kadın küçücük bebeğiyle bu köydeki akrabalarının yanına sığınmış. Karşı tepenin eteklerindeki küçük yerleşim yerini işaret ederek “Orası Suriye’dir, bu köyden birçok kişiyle akrabayız,” diyor. Anlatılanlara göre sınırdan görülen o köyde isyancılar büyük bir baskın yapmış, çatışma sesleri bu taraftan duyulmuş. Oradan kaçanlar da bu köydeki akrabalarının yanına sığınmışlar.

Rüzgâr gelip gidiyor, hayvanlar gelip gidiyor ama biz insanlar özgürce gidip gelemiyoruz.

Nusaybin’deki Suriye sınırını hatırlıyorum birden, orada da sınır şehrin ortasından geçiyordu. Telin diğer tarafındakilerle bu tarafındakiler hep akrabaydı. Kiminin toprakları, kiminin kardeşi, kuzeni, amcası, sınırın diğer tarafında kalmıştı. Başka bir deyişle hayatlarının diğer yarısı sınırın öte tarafında kalmıştı. Geçmek, gitmek izine bağlanmıştı. Bu, insanların özgürlüklerini gasp etmekten başka bir şey değil.

Sınır dediğimiz nedir, nasıl çizilir? İnsanların yaşadığı toprakları ortasından nasıl ayırırız? Kim hangi tarafta kalacak? Dünyadaki sınırların çizilme hikâyelerinin nasıl ayrılıklar ve acılarla dolu olduğunu düşünüyorum. İnsanoğlunun en tabii hakkının doğduğu yerde yaşamakken, nasıl topraklarından sökülüp atıldığını, kendi topraklarına girmesinin yasaklandığını düşünüyorum. İşte şimdi öyle bir yerdeyim, sınırların insanların canını acıttığı bir yerde.

Karşı tarafa bakıyorsunuz, görüyorsunuz ama uzanamıyorsunuz. Rüzgâr gelip gidiyor, hayvanlar gelip gidiyor ama biz insanlar özgürce gidip gelemiyoruz o karşıya. En kötüsü de bu yasakları bize doğa koymuyor, başımıza ne geliyorsa kendi kendimiz yapıyoruz. Doğanın en vahşisi, insan yapıyor tüm bunları.

Doğa vize koymaz

Doğada da sınırlar, geçitler vardır. Adı üstünde, “doğal” sınırlar; bir doğal ortamı diğerinden ayıran nehirler, vadiler, sırtlar, sıradağlar. Öyle keyfi de bölmez doğa. Birbirinden farklı yaşam alanlarının sınırlarını çizer. Hiçbir ortak yaşam alanını bölmez, bölse bile araya tel örgü ve vize koymaz.

Ama bizim böldüğümüz köylerde insanlar aynı dili konuşuyor, aynı geleneklerle yaşıyor. Ve çoğu birbiriyle akrabadır, dosttur. Hep dost kalacaklar, lakin sınırlar dostları ayrı koyuyor.

Sınıra yakın bu köyde herkesle çok çabuk kaynaşıyoruz. Tabii bunda arkadaşımızın ailesinin bu köyden olmasının da büyük payı var. Akrabalardan birisinin evine konuk oluyoruz. Teyzeler bize hoş geldin merasimi yaparken sarılıp, “Acını görmeyeyim,” diyordu. Hiç alışık olmadığımız bir karşılama şekli, ama çok hoşumuza gidiyor.

Biz gider gitmez aç mısınız diye sormadan sofralar kuruluyor, çaylar demleniyor. Biz “Aç değiliz zahmet etmeyin,” dediğimizde, “Ne bulduysanız yiyin, ne bulduysanız için” diyorlar.

“Buralarda üç çeşit insan vardır: Kürtler, Müslümanlar, Aleviler. Herkes haklıdır. Herkesin hakkını bilmek lazım.”

Yoldan gelene açlık sorulmaz, hemen sofralar kurulurmuş orada. Güzel kekikli salatalar, peynirler, zeytinler, surklar, tuzlu yoğurtlar, humuslar yedik. Hepsi ev ve el yapımıydı. Çaylarımızı içerken sohbet koyulaşıyor, konuyu güncel meselelere getirince en yaşlı teyze alıyor sözü, “Buralarda üç çeşit insan vardır, Kürt vardır, Müslüman vardır, Alevi vardır. Herkes haklıdır. Herkesin hakkını bilmek lazım,” diyor.

Biz ne daha ne diyebilirdik ki, herkes haklıydı, herkesin hakkını bilmek tanımak lazımdı. Belli ki onlar, bu topraklarda yaşarken yıllar içinde bunu öğrendiler. Herkesin hakkını bilip tanıyıp bu hoşgörü ortamını korudular.

Filiz_Tanya-Hepimiz1

Yoldan gelene açlık sorulmuyor, hemen sofralar kuruluyor orada.

Sohbeti ciddi konulardan uzaklaştırıp biraz da o yörenin az bilinen ritüellerine ve inançlarına getirmek istedik. Bir arkadaşımız ayağını bir gün önce burktuğundan biraz zor yürüyordu, bunu bahane edip, “Burada bir şifacı falan var mıdır göstersek?” dedik ama aldığımız cevap susup oturmamıza neden oldu: “Bizlerde yoktur öyle şeyler” dediler ve bu tür şeyleri reddettiklerini açık bir dille ifade ettiler. Bu zengin mozaik içerisinde, her yerde inançlar farklılık gösteriyordu.

Yol gidene yakışır…

Bu zenginlik içerisinde gidilecek pek çok durak var. Biliyoruz ki gidilecek yerde halkların kardeşleri bekler. Gidip o ellerden tutmak gerek. Daha yakından tanımak gerek. İsteriz sınırların olmadığı bir dünyada yolculuk edelim. Sınırlar ellerimizi birbirimizden ayırmasın.

Biz bütün bu sınırlara, yasaklara karşın “Yol gidene yakışır” diyerek, yüksek bir dağ tepesinde kurulu olan Yayladağ’dan deniz kenarındaki Samandağ’a doğru akıyoruz. Hikâyenin devamı orada, yeni insanlar, yeni dostluklar ve yeni deneyimler için sürüyoruz atlarımızı. Gitmediğimiz yer bizim değildir.

 yazisonuikonu Devamı var…



Bir yorum

Ekleyin
  1. sinan serin

    “Nusayri” kelimesi üzerine bir not eklemek istiyorum. Uluslararası kullanımda “Alevilik” olarak nitelenen Arap Aleviliği, ülkemiz sınırları içerisine girildiği andan itibaren iradi olarak “Nusayrilik” olarak tanımlanıyor. Arap Aleviliği’nin kurucuları arasında bulunan Muhammed bin Nusayr’den türeyen bu kavramın, ülkemizde özellikle bir ayrımcılığı daha kışkırtabilmek için yaygın kullanım haline getirildiği özellikle son yıllardaki gelişmelerde daha çok ortaya çıkmaktadır.

    Arap Alevileri’nin -okumuş/ yarı aydın- kesimlerinin bile kabullendiği ve kanıksadığı bu kavram, ayrımcılığı ve faşizmi bir şiar edinmiş devlet aygıtı tarafından Aleviler arasında da ayrımcılık yapabilmek için kullanıldığını Suriye iç savaşı sürecinde çok daha yakından görebildik. Mezhepçi/vahhabi/selefi ideolojiden beslenen iktidarın tarihçesine bakacak olursak, şu anki partisinin öncülü olan FP döneminde bizzat FP başkanı tarafından “sapkın nusayrilik” (http://bit.ly/1mDLegL) şeklinde yapılan nitelemeden, şimdiki iktidar döneminde Suriye yönetimi için kullanılan “nusayri azınlık” nitelemesine kadar gelişen sürece dikkatle bakıldığında, “nusayri” nitelemesiyle Anadolu Alevileri’ni Arap Alevileri’nden ayırmak, Anadolu Alevileri’nin Arap Alevileriyle bağı yokmuş gibi göstermek amacıyla kullanıldığı açıkça görünmektedir. Halklar arasında olmayan bir ayrım yaratarak halkların dayanışmasını engellemek, mümkünse bir düşmanlık yaratmak devletin ve iktidarının çok iyi bildiği başat politikadır.

    Burada Anadolu Aleviliği ve Arap Aleviliği arasındaki ritüellerin farklılığından kaynaklı kimi itirazlar olabilir; ancak ezoterik/batıni nitelik taşıyan her iki inancın görüntüsü (ritüelleri) bir yana bırakılıp öz itibariyle (felsefesi) incelendiğinde her iki inancın paralel olduğu ve çakışan noktalarının oldukça fazla olduğu gözlemlenebilir.


Yeni yorum ekleyin.