Hepimiz aynı avludaydık – 5

|

Hâlâ tek tük de olsa sokaklarda oynayan çocuklar, avlularda oturup sohbet eden kadınlar var. Teyzelerden biri ‘Gitmeyin otellere, ne para vereceksiniz, gelin bizim evde yatın,’ diyor. İnsanlar hâlâ o kadar içten ve sıcaklar ki. Şehirler yada evlerimiz büyüdükçe mi birbirimize yabancılaştık diye düşünüyorum.

Antakya dünyanın en eski şehirlerinden bir tanesi. O zamanlar şehirler su kaynaklarının yakınlarına kurulurmuş. Büyük İskender’in komutanlarından Selevkos Nikator da Antakya’yı Asi Nehri‘nin etrafına kurmuş. En az iki bin yıldır aynı yerde dimdik ayakta duran bir şehir. Belki de ilk kurulduğundan beri hâlâ yaşamın sürdüğü nadir şehirlerden. Bu yüzden canlı tarih müzesini andıran sokaklarında keyifle ve merakla dolaşıyoruz.

Eski Antakya’nın en büyük caddesi olan Kurtuluş Caddesi‘nin etrafı eski binalarla dolu. Burası Affan Mahallesi. Arapçada affan “yiğit” anlamına geliyormuş. Güvenlik zafiyetinin olduğu eski zamanlarda halk kendi güvenliğini kendisi sağlarmış. Güvenliği sağlayan bu yiğit kişiler genelde bu mahallede yaşadığı için o zamanlardan bu yana bu mahalleye Affan Mahallesi denirmiş.

Bu mahalle ilginç bir yer. Çan sesleriyle ezan sesleri birbirine karışıyor. Bir kilisenin çatısından çan kulesini çekerken, kadrajınıza bir minareyi de sığdırabiliyorsunuz. Bir caminin önünden biraz yürüdüğünüzde karşınıza bir havra çıkıyor. Kiliseyi, camiyi ve havrayı bu kadar küçük bir mahallede bir arada görmek şaşırtabilir insanı. Sokakta insanlara bir yer sorduğunuzda “Kilisenin önünden düz git, sağa dön, camiyi de geç,” gibi cevaplar alıyorsunuz. Bu mahallede her sokak bir sürpriz taşıyor. Burada Müslüman Mahallesi yada Yahudi Mahallesi yada Hıristiyan Mahallesi nerede diye sormuyorsunuz.

Bu mahallede zamanında Hıristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanlar bir arada yaşarmış. Bu üç din aynı bölgeden çıktığı için Hıristiyanlar da, Yahudiler de, Müslümanlar da genelde Arap kökenli. Kiliselerde dualar Arapça okunuyor. Burası için üç büyük dinin bir arada yaşadığı hoşgörü diyarı diyorlar. Ne zaman bir aradaymış; çok eskiden. Şimdilerde mahallede yaşayan çok az Hıristiyan ve Yahudi var. Antakya’da hiçbir şey eskisi gibi hoşgörü altında yaşanmıyor artık.

Binaların çoğunda Fransızların izlerini görüyoruz. Sanki geçmişe ışınlanmışız hissine kapılıyoruz. Bu cadde dünyanın ilk ışıklandırılan caddesiymiş. Gezerken bunu hatırlayarak etrafımıza daha dikkatli bakıyoruz. Caddenin üst tarafı oya gibi işlenmiş dar sokaklardan oluşuyor. Birçoğu o kadar dar ki taşıt girmesi imkânsız. Bazılarının üzerinde eski, yıkık dökük kemerler var. Yerdeki taş döşemeler suyun akışı için ortaya doğru eğimli yapılmış. Böylelikle sokaklarda su birikmiyor.

Avlulu evlerin dış kapılardan içeri kafamı uzatıp bakıyorum. Arkadaşımın anlattığı aynı avluya açılan küçük taş evleri arıyor gözlerim. Ama şimdilerde sokaklarda Arapça, Ermenice, Süryanice konuşarak koşuşturan çocuklar yok. Müthiş bir dinginlik ve sessizlik hakim. Başka bir huzur duygusu var. Orada bulunduğum zaman dilimi içerisinde arkadaşımın neden orayı çok özlediğini anlıyorum ya da anladığımı sanıyorum.

Evlerin boyaları rengârenk. Kapılar ve pencere çerçeveleri çoğunlukla maviye boyanmış. Mavi, Anadolu’da yaygın olarak kullanılan bir renk. Yılanlar, akrepler mavi rengi görünce su sanırmış, mavi renge yaklaşmazlarmış. Bu yüzden kapılar ve pencere çerçeveleri maviye boyanıyor genelde. Dışarıdaki keşmekeş hayat buraya girememiş. Hâlâ tek tük de olsa sokaklarda oynayan çocuklar, avlularda oturup sohbet eden kadınlar var. Teyzelerden biri “Gitmeyin otellere, ne para vereceksiniz, gelin bizim evde yatın,” diyor. İnsanlar hâlâ o kadar içten ve sıcaklar ki. Şehirler yada evlerimiz büyüdükçe mi birbirimize yabancılaştık diye düşünüyorum.

Çay bardağında kahvenin hikâyesi

Ara sokaklardan çıkıp dünyanın ilk ışıklandırılan caddesine indiğimizde iki katlı, eski bir taş binayla karşılaşıyoruz: Affan Kahvesi. Asıl adı “İnci Kıraathanesi” ama Affan Mahallesi’nde bulunduğu ve bu mahalleyle çok özdeşleştiği için Affan Kahvesi adıyla anılır olmuş. Yapı, 1911 yılında Fransız mimarların gözetiminde Halep’ten gelen taş ustaları tarafından yapılmış.

Bina ilk günden beri aynı aile üyeleri tarafından dört kuşaktır kahvehane olarak işletilmekteymiş. Bize servis yapan ailenin 20’li yaşlardaki genç üyesi duvarda asılı diğer aile üyelerinin fotoğraflarını gösteriyor.

Binaya ilk girdiğimizde bizi yüksek tavanlı taş duvarlı bir salon karşılıyor. Sağ taraftaki birkaç basamaktan çıkıp, bir holden geçerek arka bahçeye geçiyoruz. Burası, ortasında bir süs havuzu olan duvarların sarmaşıklarla kaplı olduğu bir iç avlu. Duvarlarda eski Antakya fotoğrafları var. İnsanlar hoş bir sohbet içerisindeler. Biz avluda oturmayıp kapalı kısmında oturuyoruz. Burası ün yaptığı halde popülariteye kurban olmamış bir mekân. Eski kahvehane havasından hiçbir şey kaybetmemiş. Eski tarz ahşap masa sandalyelerin, masalarda okey, tavla oynayan, birbirlerine laf atan neşeli insanların olduğu bir mekân.

Dikkatimi en çok yer döşemeleri çekiyor. Sanırım ilk yapıldığı günden kalma. Eski, renkli, desenli seramiklerle kaplı. O çevrede girdiğimiz birçok eski mekânda aynı tarz döşemelerden gördük. Resimli bir duvarın yere serilmiş hali gibi duruyor.

Benim kahve saatim geldi diyen arkadaşımıza eşlik etmek için hepimiz kahve istiyoruz. Kahvenin üstüne ise buranın meşhur tatlılarından tatmak gerekirmiş. “Bici bici” ve “haytalı” buraya özgü tatlılarmış. Hatta duvarlarda bu tatlıların fotoğrafları bile var. Hangisi diye düşünmüyoruz bile, ikisinden de istiyoruz.

Önden kahveler geliyor ama çay bardağıyla. Herhalde fincan almaya durumları yok diye içimizden geçirdiğimizi düşünen garson, “70’li yıllarda Ecevit kahve satışını yasakladığında zabıtalar kahvehanelerde kahve içiliyor mu diye kontrol yaparmış. Dedem de kahveyi ufak naylon torbalara koyup önlüğünde saklarmış. Kahve fincanı da bulunduramadıklarından çay bardağında verirlermiş kahveyi. İnsanlar cam bardakta kahveyi daha sever olmuşlar. O gün bu gündür kahveyi cam bardakta veriyoruz,” diyor.

Kahvenin üzerine tatlılarımız geliyor. Bici bici buz parçacıkları, nişasta, pudra şekeri ve şerbetten veya gülsuyundan yapılan bir tür muhallebi. Haytalı ise ismini bir köyden alıyormuş. Bu tatlının yapıldığı köy oldukça fakirmiş. Tatlı olarak mısır unu ve sütün karışımından yapılan muhallebiyi gülsuyu üzerine koyarak yerlermiş. Arap kültürüne ait bir tatlı. Ama bizim haytalımız, üzerinde dondurmayla geliyor. İki tatlı da ağdalı ballı Arap tatlılarının aksine çok hafif bir lezzete sahip.

Din ve hoşgörü derken

Affan Kahvesi’nde verilen mola bizi kendimize getirmişti. Eski Antakya’nın daha çok küçük bir bölümünü dolaşmıştık. Dünyanın ilk ışıklandırılan caddesini takip etmeliydik. Bu cadde üzerinde Anadolu’nun ilk camisi bulunuyor. Cami Roma döneminde inşa edilen bir pagan tapınağının üzerine yapılmış.

Aynı mahallede caminin, kilisenin ve havranın bulunmasına şaşırmıştım ama buna hiç şaşıramıyorum. Bir din yayılmaya başlarken öncelikle diğer dinin kutsallarına saldırıyor. Hatta “Aman bir parça kırıntı kalır, kalmasa bile yeri burasıydı diye yine kutsarlar,” diye o dini yapının üzerine kendilerininkini yapıyorlar. Bunun dünyadaki örneklerini saymakla bitiremeyiz. Aynı yerde üç dinin kutsalları yükselirken pagan tapınağından ne istemişler belli değil. Ya da diğerleri arasındaki hoşgörü bir yanılsama mı?

Günümüzdeki cami ise Osmanlı dönemi yapısı. Caminin bir köşesinde İsa’nın havarilerinden Yuhanna (Yunus) ve Pavlus (Yahya) ile onlara ilk inanan ve şehit edilen ilk kişi olan Antakyalı Habib-i Neccar’ın türbesi var.

Anlatılanlara göre Antakya putperestliğe inandığı için tanrı, İsa’ya Antakya’ya iki elçi göndermesini emretmiş. İsa havarilerinden Yuhanna ve Pavlus’u Antakya’ya göndermiş. Yuhanna ve Pavlus, Antakya’ya geldiklerinde koyunlarını otlatan marangoz Habib-i Neccar ile karşılaşmışlar.

Habib-i Neccar’ın oğlu yatalak bir hastaymış. Bu iki havari çocuğu iyileştirince Neccar İsa’nın dinine iman etmiş. Ancak Antakyalılar bu havarileri hiç hoş karşılamamış ve hapse atmışlar. İsa bunun üzerine şehre üçüncü elçi olarak Barnabas’ı göndermiş.

Bu üç havariye rağmen Antakyalılar İsa’nın dinine inanmamış ve onları öldürmeye kalkmış. Bunu öğrenen Habib-i Neccar uzaklardan koşup gelerek, resullerin doğru söylediklerini ve onlara inanmaları gerektiğini söylemiş. Burada bulunan putperestler Habib-i Neccar’a “Bunlar seni kandırmışlar, ya eski dinine dönersin ya da ölürsün,” diye tehdit etmişler. Tehditlere boyun eğmeyen marangozun sonu kötü olmuş. Söylentiye göre Habib-i Neccar’ın kafası Silpius Dağı‘nda kesilmiş ve yuvarlanarak dağın eteklerinden aşağı, bugün cami ve türbesi bulunan yere kadar gelmiş. Hıristiyan dünyasının ilk şehidi olmuş.

Peki cami ne zaman yapılmış? Antakya şehri M.S. 636 yılında Halife Ömer’in komutanlarından Ebu Ubeyde Bin Cerrah tarafından fethedildiğinde fethin simgesi olarak Habib-i Neccar ve İsa’nın iki havarisinin mezarının bulunduğu yere bir cami yapılmış. İlginç olan, caminin yerinde bir pagan tapınağı olduğu söylentisi. Yani Habib-i Neccar ve havariler pagan tapınağının yanına gömülürken, Ebu Ubeyde Bin Cerrah da fethin simgesi olarak camiyi bu pagan tapınağının üzerine yaptırmış.

Daha sonra 1099 yılında şehri haçlıların elinden alan Memlük Sultanı Melik Zahir Baybars fethedince camiyi yeniden yaptırmış. Daha sonra birçok kez onarımdan geçmiş. Kitabesinde yeniden yapım tarihi olarak hicri 1275 yazıyor.

Benim ilgimi çeken Anadolu’ya yapılan ilk camiye Hıristiyanlık adına ilk şehit edilen kişinin adının verilmiş olması. Bu hoşgörüden mi kaynaklanıyor? Eğer hoşgörüden kaynaklanıyorsa, neden pagan tapınağına da aynı hoşgörü gösterilmedi? Hoşgörüde ayrımcılık mı vardı o zamanlar?

Bunu etraftaki insanlara sorduk ama birçoğu Anadolu’nun ilk camisine neden ilk inanan Hıristiyanın adının verildiğini bilmiyordu. Daha sonra izlediğim bir belgeselde Kur’an-ı Kerim’de Habib-i Neccar’dan ilk inanan kişi olarak övgüyle bahsedildiği için onun adının verildiğini öğreniyorum.

Hıristiyanlığın doğduğu yerin izinde

Camiden ayrılıp Hıristiyanların hac merkezine doğru gidiyoruz. Orada bize anlatılanlara göre Hıristiyanlar için kutsal şehir olarak Kudüs’ten sonra Antakya ve ardından Roma gelirmiş. İsa’nın havarileri ilk buraya gelmiş ve burada yaşamışlar. İsa’ya inananlara ilk kez burada Hıristiyan denmiş ve dünyanın ilk kilisesi buraya yapılmış. Antakya aynı zamanda dört büyük patriklik merkezinden birisiymiş.

Reyhanlı yolu üzerindeki St.Pierre Kilisesi, Habib-i Neccar (Silpius) Dağı’nın uzantısı olan Hac Dağı‘nın eteklerinde bir mağaraya oyulmuş. Girişinde “Habibineccar Tabiatı Koruma Alanı” tabelası karşılıyor bizi. Biraz basamak çıkarak kilisenin avlusuna varıyoruz. Burası Sümela manastırı gibi görkemli bir yer değil, küçük bir yer. Mağaranın girişi bir duvar örülerek kapanmış. Üç tane giriş kapısı yapılmış. İçerisi çok büyük olmamakla birlikte doğal haliyle kullanılmış.

Yerlerde kilisenin ilk zamanlarından kalma, ufak bir alanda mozaik parçaları görülüyor. Ortada mermerden bir sunak var. Duvarlarda çok az boya izleri kalmış. Sağ köşede dağın içine doğru giden bir tünel var. Burada ibadet edenler baskınlar sırasında kaçmak için bu tüneli kullanıyorlarmış. Tünelin ucu dağın eteklerine çıkıyor. Köşede küçük bir oyuntunun içinde su birikintisi var. Kayalardan sızarak gelen bu suyla zamanında vaftizler yapılırmış. Ve şifalı olduğuna inanıldığından su, son zamanlarda ziyaretçiler tarafından içilip, hastalara götürülüyormuş. Depremlerden dolayı günümüzde oldukça azalmış.

Bu mağara o dönemde tüm tehditleri göze alarak kendilerini “Hıristiyan” olarak adlandıran insanların dinsel yaşamına tanıklık etmiş, Hıristiyanlık dininin, özellikle Aziz Petrus’un ilk papa olarak kabul edilmesinden dolayı Katolik inancının dünyaya yayılmasında bir merkez konumunu kazanmış. Şimdi ise bizim gibi meraklılarını ağırlıyor. Mağaranın havasını tüm bunları hatırlayarak soluyoruz.

Mağara, 1983 yılında Papa İkinci Jean Paul tarafından Hıristiyanlar için haç yerlerinden biri olarak kabul edildiğinden beri yoğun bir ziyaretçi akınına uğruyormuş. Her yıl Haziran’ın 29’unda kutlanan St. Pierre günü için gelenler burada hacı olup dönüyorlar. Biz de hacı olmuşuzdur herhalde diyerek çıkıyoruz içeriden.

Kilisenin girişinden yukarıya doğru giden bir patika var. Patikadaki işaretler ileride görülecek bir anıt daha olduğunu işaret ediyor bize. Patikayı yürümeye başlar başlamaz çocuklar takılıyor peşimize; “Size buranın tarihini üç dilde anlatalım mı, “diyorlar.

Biz de “Buraya çalışmamıştık, anlatın hadi bakalım,” diyoruz. Kısa bir yolun ardından kayalıklarda bir oyuntuya rastlıyoruz. Burası yarım kalmış ya da yüzü kırılmış bir kaya kabartması. Adı Haron Cehennem Kayıkçısı. Helenistik dönemde Antiokhos IV. Epifanes zamanında kentte veba salgını yaşanmış. Bir sürü insan ölüyormuş ve kimse bir şey yapamıyormuş. Bir kahine danışılmış ve kahin de “Dağın yüzüne, şehre yüksekten bakan tanrıların kabartmalarını oyun ve üzerine ölümü önleyecek sözler yazın,” demiş. Tanrıların suretleri dağın yüzüne oyulmaya başlanmış; daha bitirilemeden veba salgını durmuş. Ve bu kabartmalar böylece kalmış.

Tanrıların kabartmasına niye ‘cehennem kayıkçısı’ denmiş? Peki kayık nerede?” diye sorduğumuz çocuklar ona çalışmadıklarını söylüyorlar. O zaman bir dahaki sefere diyerek ayrılıyoruz çocuklardan.

Çocuklar, ileride içinde bir sürü mağara olan bir kanyon olduğunu söylüyorlar ama artık bizim vaktimiz yok. Akşam olmak üzere ve bizim için dönüş vakti. Bir yerde oturup nereleri gördük, nereler kaldı hesabı yapıyoruz; daha gidilecek çok yer var. Onlar kalsın, tekrar gelmek için sebep olsun bize diyoruz.

Çan, ezan ve hazzan seslerinin birbirine karıştığı bu coğrafya çok hassas bir dengede duruyor. Suriye’de iç savaşın başlamasıyla birlikte burada yaşayan insanların içine de bir güvercin ürkekliği düştü. Çünkü burası Suriye’nin bir uzantısı. Burada yaşayan insanlarla oradakiler tanışık, akraba… Tarih boyunca benzer kaderleri paylaşmışlar. Onların derdi ötekilerin de derdi olmuş.

Yıl gelmiş çatmış 2014’e, o güzelim huzur ortamı eski sükûnetini yitirmeye başlamış bu kentte. Suriye’de başlayan mezhep çatışmaları buraya da uzanmış. Suriye’deki çatışmalardan dolayı birçok Suriyeli Türkiye’ye sığındı. Sınır illerinde mülteci kampları kuruldu. Bu sığınmacıların çoğu Arap Alevisi olan Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a başkaldıran muhaliflerden oluşuyor, yani Sünni Araplardan. Antakya’da yaşayan Arap Alevileri bu durumdan uzunca zamandan beri rahatsız. Yüzyıllardan beri süren kardeşlik ortamı bozulmasın istiyorlar.

Bunun için Antakya direniyor, “barış”ı sürdürmek için direniyor. Diren Antakya!



Yorum yok

Ekleyin