HDP’nin meclis fetişizmi

Erhan Acar |

HDP’nin meclise girmesinin demokratik bir Türkiye’nin garantisiymiş gibi lanse edilmesi kitleleri yanıltacak bir durumdur. Burjuvazi ile kapışmayı göze almadan Türkiye’yi demokratikleştirme düşüncesinin açıkça ifadesi, “burjuvaziyle işbirliği”dir.

20150421_831671

Türkiye’nin Malatya’sında geçen çocukluğum, 1990’ların hem başına hem sonuna denk gelir. Emekçi ve Kürt Alevi bir ailenin çocuğu olarak, nüfusunun çoğunluğunu özellikle Türkmen Alevi ve Kürt Alevilerin oluşturduğu bir mahallede yaşadım. Dolayısıyla Malatya, Elazığ, Dersim bölgesinde yaşayan Alevilerin kendilerini öncelikli olarak ifade ediş biçimlerinden olan “Kızılbaşlık” kültürü ile karakterize edildim.

Bu dönemde yaşanan ve hâlâ hafızamdan silinmeyen üç olay, beni çok etkilemiştir: Birincisi Sivas Katliamı, ikincisi Gazi Ayaklanması, üçüncüsü İnönü Üniversitesi’nde okurken ramazan ayında “oruç tutmadığı gerekçesiyle” faşistler tarafından katledilen Ümit Cihan Tarho’nun cenazesi.

İlk iki olayın vahametini, ninemin dizinde yatarken gözyaşlarının yüzüme çarpmasıyla idrak edebilmiştim. Televizyonda haberler, haberlerde Sivas Katliamı, kulaklarımda yanan canların kemik çatırtıları, ninemin gözlerinde çaresizlikten dökülen gözyaşları… Çocukların fizyolojik ve psikolojik sağlığını/gelişimini televizyonlarda +18, +13 uyarılarıyla gözeten devlet; konu Aleviler olunca, yakılan canların kemiklerinin çatırtısını canlı yayınla dinletmişti bizlere.

Gazi Ayaklanması olduğunda, kameraların önünden geçen cesetler, çamurlu yollar, asker-polis postalları ve alabildiğine yoksulluk gelip oturmuştu içime. Ninem yaşındaki kadınların ayaklarında çamur içinde kara lastik ve ellerinde kocaman taşlarla panzerlerin üstüne üstüne yürüdüğü sahneler…

Tabii ki benim o zamanlar içinden çıkamadığım sorular vardı:

Nine, İstanbul nerede?

Türkiye’de.

Türkiye nerede nine?

İstanbul’da. (Ağlıyordu.)

Malatya nerede peki?

—…

Bilen bilir, o dönemler İstanbul’dan bizim oralara misafir geldi mi yurt dışından gelmiş gibi karşılanırdı. Yani İstanbul bizim için bir nevi yurt dışıydı. Yani hediyelerdi, yani zenginlikti. İstanbul’da kışları bile dondurma, domates, salatalık yenebilirdi.

Peki ya Gazi Mahallesi de İstanbul’daysa, televizyondakiler niye yoksuldu?

Ümit Cihan katledildiği zaman, Reha Muhtar Atina’dan bildirmiyordu artık. Show TV’de anchorman olmuştu. Bangır bangır lanetliyordu ana akım medya katliamı. Günah mı çıkarıyordu, bilemiyorum.

Burjuvazinin bütün şiddet mekanizmaları tıkır tıkır çalışıyorsa ve siz hâlâ “meclis de meclis” diye tutturuyorsanız, bütün siyaseti meclise girip girmemek üzerine kurmaya başlamışsanız, siz meclisi araçsallaştırmaktan çok fetişleştiriyorsunuz demektir.

O gecenin sabahında gördüğüm cenaze,  o zamana dek gördüklerim içinde en kitlesel olanıydı. Özellikle mahallenin ağabeylerinin çoğu oradaydı. Kar yağıyordu, hava soğuktu ama kimse üşümüyordu. Ya da göstermiyorlardı üşüdüklerini. Şimdi düşünüyorum da, insanları o durumda sıcak tutan öfkeleriydi sanırım.

Çünkü, Ümit Cihan’dan önce de sık sık şehir dışındaki üniversitelerde okuyan abilerimizin cenazeleri gelirdi. Asker-polis halka karşı hep saldırgandı. Birçok cenazeyi tehditle ve zorla gece gömdürdükleri anlatılırdı. Yani, seçim vaatlerinde, bol keseden demokrasi ve “dini bütün mümin nutukları” atan siyasi partiler; konu halk çocukları olduğu zaman, insanlara evlatlarının cenazelerini gelenek ve göreneklerine göre defnetme özgürlüğünü bile tanımayarak acizleşip ortaklaşabiliyorlardı.

Hiç unutmadım, unutamadım…

Ne değişti?

Dün Hasan Ferit Gedik’in mahkemesi vardı. Mahkeme süresi boyunca adalet, konu halk çocukları, devrimciler olduğu için her zaman olduğu gibi yine işlemedi. Hasan Ferit’in ailesi, avukatları tehdit edildi. Mahkemeye katılmak isteyenlere kapılar kapatıldı, basın içeri alınmadı, Hasan Ferit’i sahiplenmeye giden arkadaşları gözaltı terörüne maruz kaldı. Bunların sonucunda çeteci katillerden 4’ü tahliye edildi. Yani, çeteciler ödüllendirildi.

Geçen günlerde İdil Kültür Merkezi’ne yapılan operasyonla, 16 yaşındaki Sıla Abalay tutuklandı; “adli tutukluların” yanına koyuldu. Sıla Abalay, “siyasi tutsaklık” talebinin karşılanması için açlık grevine başladı.

Berkin Elvan’ın katillerinin cezalandırılması için demokratik eylemlere katılan herkes gözaltına alındı, tutuklandı, işkence gördü, işlerinden atıldı ve en sonunda 31 Mart’ta iki devrimci katledildi. Şafak Yayla’nın cenazesi kaçırıldı. Aileye bin bir türlü zorluk çıkarıldı.

Metal işçilerinin grevi yasaklandı. Anayasal bir hak olan grev, işçiler için artık polis terörünün uygulanması hâline büründü.

1 Mayıs’ta işçilere Taksim Meydanı yasaklandı. Sadece yasal, demokratik kitle eylemlerine katıldığı için binlerce insan gözaltına alındı, hakkında mahkemeler açıldı, tutuklandı.

Mevcut olan demokratik haklar, verilen mücadele ve bedeller üzerinden kazanılmıştır.Yoksa kapitalizm ve onun güdümündeki devlet, emekçi halklara durduk yere hak-hukuk bahşetmez, etmemiştir.

Kürdistan’da insanların üzerine yağmur gibi bombalar yağdırıldı. Çoluk-çocuk, genç-yaşlı yüzlerce insan devlet eliyle katledildi. Katledenler yargılanmadı. En son Cizre serhildanında, çoğu çocuk olmak üzere otuzdan fazla insan infaz edildi. Ortada ne mahkeme ne sorumlular, hiç bir şey yok.

Sadece son iki yılda Türkiye’de yaşanan hukuksuzlukları, katliamları yazsak, İstanbul’dan Malatya’ya yol olur.

Durum bu iken, takdir edersiniz ki Türkiye siyasi tarihinde demokrasi adına değişen, dönüşen bir şeylerden bahsetmek pek mümkün görünmüyor. Mevcut olan demokratik haklar da zaten verilen mücadele ve bedeller üzerinden kazanılmıştır.Yoksa kapitalizm ve onun güdümündeki devlet, emekçi halklara durduk yere hak-hukuk bahşetmez, etmemiştir.

Aksini iddia eden varsa ya şimdi konuşsun; yoksa ebediyete kadar sussun.

Seçim süreci ve HDP’nin hafızası

Türkiye’deki  genel seçim süreci, aslında cumhurbaşkanlığı seçimlerinde başlamış oldu. CHP ve AKP’yi dışarıda bırakırsak, HDP’nin “Türkiyelileşme” söyleminin ve buna dönük icraatlarının baskın olarak kendisini hissettirdiği bu dönem, Selahattin Demirtaş’ın oy oranlarında gözle görülür bir artış yakalamasıyla ivme kazandı.

Genel seçime sayılı günler kala seçim vaatlerinin açıklanması işin rengini ortaya koymuş oldu. İçerisinde, sol/sosyalist örgütlerin büyük bir kısmının bulunduğu  HDP’nin demokrasi ve reform vaatlerine diyecek bir söz yok. Bu reformların altına imzasını atan reformistlere de diyecek bir söz yok. Ama durum salt bu formda ilerlemiyor. İşte tam da bu yüzden söylenecek çok şey var.

Çünkü reformun ve reformizmin dik âlâsını, gözlerimizin içine baka baka;“İşte çağımızın sosyalizm ve devrim perspektifi!” diye yutturmaya çalışma durumu var ortada. Radikal demokrasiyi, Maksizm-Leninizm diye pişirip önümüze koyma var.

Mevcut durumun kendisine  “reform” dendiğinde, en devrimci reflekslerle öz savunma mekanizmasını sadece devrimcilere karşı işleten bir anlayış var. Devrimci şiddete bireysel terörizm deyip faşizme karşı taş bile atmayanların, konu HDP’yi eleştiren diğer sol/sosyalistler olunca silahlara sarılması durumu var ortada. Yani ortada “hem nalına, hem mıhına vurma” durumu var.

Buradan hareketle ortaya çıkan durum: “‘Biz’ler hem devrimciyizBiz’ler hem reformistiz” oluyor. “ ‘Biz’ler ne dersek o olacak!” oluyor.[Tweet “”Kürdistan’da yaşayıp da hiç bedel ödememiş kaç insan, kaç aile bulunabilir?””]

Bu bağlamda, Türkiye’deki sol/sosyalist hareketleri özellikle 27 Mayıs üzerinden darbe şakşakçısı ilan edenler, Gezi’de ifade edilen “Biz cemaatin darbesinin yangınına benzin taşımayacağız.” söylemini neyin şakşakçılığına mâl ederler acaba? Ya da yıllardır Türkiye’de “Sosyalist Türkiye” iddiası ile mücadele yürüten sol/sosyalist örgütleri ulusal soruna sırtını dönen “kemalist-ulusalcılar” olarak mahkûm edenler, radikal demokrasi paradigmasının öncüsünün kemalizm savunmalarını neden görmezden gelirler?

Türkiye’de demokrasi adına reformların olması güzeldir elbette. Bu reformlar, Türkiye’deki sol/sosyalist örgütlerin sosyalizm mücadelesinde önünü açacak bir durum olarak da değerlendirilebilir tabii ki. Fakat siz hiç parlamentoda halk yararına yapılan reform gördünüz mü?

Bir daha söylüyorum:

Türkiye’de demokrasi adına reformların olması güzeldir elbette. Bu reformlar, Türkiye’deki  sosyalizm mücadelesinin önünü açacak bir durum olarak da değerlendirilebilir tabii ki. Fakat siz hiç parlamentoda halk yararına yapılan reform gördünüz mü?

Var olan hak ve hukuk çerçevesinin, kan-can pahasına verilen mücadelelerin bir sonucu olduğunu kim inkâr edebilir?

Kürdistan’da yaşayıp da hiç bedel ödememiş kaç insan, kaç aile bulunabilir?

Bunca insan neden öldürüldü?

Şimdi;“Türkiyeli”leşince insanlar katledilmeyecek mi?

Adalet mekanizması gerçekten işleyecek ve mülkiyetsiz bir topluma doğru gidilmiş mi olacak?

Eğer, “Evet olacak, olabilir.” diyen bir savunuya sahipseniz, ya alternatifiniz yoktur ya da çok çabuk unutuyorsunuz demektir.

Bu bağlamda, burjuvazinin bütün şiddet mekanizmaları sınıflı toplumlar varolduğundan beri tıkır tıkır çalışıyorsa ve siz hâlâ “meclis de meclis” diye tutturuyorsanız, bütün siyaseti meclise girip girmemek üzerine kurmaya başlamışsanız, siz meclisi araçsallaştırmaktan çok fetişleştiriyorsunuz demektir.

Sonuç yerine

Sonuç olarak, HDP’nin meclise girmesinin “demokratik bir Türkiye’nin garantisi”ymiş gibi lanse edilmesi kitleleri yanıltacak bir durumdur. Yani, burjuvazi ile kapışmayı göze almadan Türkiye’yi demokratikleştirme düşüncesinin açıkça ifadesi, “burjuvaziyle işbirliği”dir.

Bu durum, artık açıkça ifade edilen bir tutum ve siyasetin malzemesi haline geldiyse, o zaman bu “işbirliği”ni onaylayanlara hatırlatılması gereken; Karl Marx’ın “Celladını kurtarıcısı olarak gören bir toplum, kasabın bıçağını yalayan aptal danaya benzer” sözü olacaktır belki de?

Durum böyle iken, seçimlerde başarı dileği de bizim dilimizden dökülmez.yazisonuikonu

HDP tartışmaları ve öznellik



Bir yorum

Ekleyin
  1. genc

    Seçimlerde başarı dileği dilememek burjuvaziye karşı verilen bir mücadele midir? Evet bu zamana kadar kazanılan haklar kanla-canla alınmış olabilir, böyledir de. Ama bu, bundan sonra alınması gereken hakları da kanla-canla almamız gerektiği anlamına mı gelir? Hdp’nin barajı aşması elbette “demokratik bir Türkiye’nin garantisi” değildir. Daha önce barajın aşıldığı zamanlarda ne olduğunu gayet iyi hatırlıyoruz. Yine de Hdp’nin barajı aşmasının bugün, Turkiye’nin demokratikleşme sürecinde ne kadar önemli olduğunu görmek ve ona göre hareket etmek gerekir. Bu yazı ve buna benzer yazıların kime ve ne için hizmet ettiği gayet açık ve nettir: Burjuvaziye karşı değil burjuvaziye hizmet eder, tek amacı da Hdp’nin baraj altında kalmasıyla yolsuzların elini güçlendirmektir.


Yeni yorum ekleyin.